'Sorunlu evliliği en iyi yansıtan şey yatak sahneleri'

'Sorunlu evliliği en iyi yansıtan şey yatak sahneleri'
'Sorunlu evliliği en iyi yansıtan şey yatak sahneleri'
Başrolünde Derya Alabora ve Esin Harvey'in yer aldığı censiz, perisiz yerli korku filmi 'Naciye'nin yönetmeni Lütfü Emre Çiçek, "Dizilerde, filmlerde gösterilen hep sekssiz evlilikler. Aslında sorunlu bir evliliği en iyi yansıtan şey yatak sahneleri. Seks sahnesini çıplaklık göstermeden çekmek de ilginç bir deneyimdi. Filmin artı 18 olmasının tek nedeni de seks sahneleri" diyor.
Haber: HÜLYA AVTAN - hulyavtan@gmail.com / Arşivi

RADİKAL - Yurtdışında Screamfest’te Türkiye’de ise ilk olarak !f İstanbul kapsamında izleyiciyle buluşan ‘ Naciye ’, festivalin ardından vizyona girdi. Film Pulse’un “Satın almak üzere olduğunuz evin geçmişine biraz daha detaylı bakmanıza neden olabilecek bir film” diye tanıttığı ‘Naciye’, aile yadigârı evini kiralamak isteyenlere ‘aşırı’ tepki gösteren bir kadının yaşattıklarına odaklanıyor. Gerek atmosferi, gerek karakterleri, gerekse müzikleriyle Türkiye izleyicisinin çok da alışık olmadığı türden bir katilin hikayesini anlatan ‘Naciye’nin yönetmeni Lütfü Emre Çiçek ile biraraya geldik.

Sizinle ilgil fazla bilgimiz yok, sizi tanıyarak başlayalım mı?
Burada (İstanbul) doğdum büyüdüm, Robert Koleji’ni bitirdikten sonra ekonomi okumaya Columbia Üniversitesi’ne gittim. Dördüncü seneme geçerken annem ve kuzenim vefat etti. Okula bir süre ara verdim, sonra New York Film Akademisi’ne geçtim. Orada iki sene okudum. New York’ta kurgu, kameramanlık yaptım. İki kısa filmim oldu. Önceden yazdığım bir uzun metraj film vardı, sonra da ‘Naciye’yi yazdım. Yapımcım Begüm Malaz, aynı zamanda Robert’ten çok yakın bir arkadaşım, İngilizce senaryomu görünce bir tane de Türkçe yaz demişti.
Lütfü Emre Çiçek

Sinema okuma düşünce ne noktada doğdu peki?
Çocukluğumda okuldayken de tiyatro gruplarında oyunculuk yapardım. Müzik falan çok ilgimi çekmez, ben konsere çok gitmem. Hep sinemaya götürürdü annem babam. Babam özellikle korku filmleri izletirdi. Benim de o adrenalin duygusu hep hoşuma gitmiştir. Hep sinemaya yönlendirildim babam tarafından. Hiçbir zaman bankada çalışacağım diye bir şey yoktu.

Türkiye korku sineması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ukalalıktan değil, çok uzun süre Amerika’da yaşadım. Oradayken duyardım ama insanın aklına Türk işi denince hep kötü olacağı düşüncesi gelir ya hiç şans vermedim. Bilmiyorum hep yabancı korku filmlerine yöneldim. Aslında korku filmi çok fazla ayırt etmiyorum. Boş bir günümde herhangi bir korku filmini izleyebilirim. ‘Rosemary’s Baby’deki karakterler, mizah anlayışı benim çok hoşuma gider. Dario Argento’nun belli bir stili vardır onu severim. Yeni Fransız korku filmleri çok güzel, İspanyol korku filmleri keza öyle. Avrupa Amerika ayırt edemem ama konu olarak daha dramatik temalara dayanan korku filmleri beni daha çok etkiliyor. Mesela benim en çok izlediğim yönetmen Pedro Almodovar’dır, neredeyse tüm filmlerini izledim. Onun karakterlerini bir korku filmine oturtmak ve 70’lerin 80’lerin görselini yakalamak benim ilgimi çeken şey.

Size göre iyi bir korku filmi nasıl olmalı?
Ben şurada ani bir hareket yapsam mesela korkarsın ama sonra güler geçersin, ama bu şekilde korkutan bir korku filmi değil istediğim. Türkiye’deki korku sineması anlayışı çok görsele dayalı, kanlı sahneler vs. Ben daha çok rahatsızlık hissi veren filmleri seviyorum. ‘Rosemary’de kocasının eşini şeytana pazarlaması, ‘Scream’de bıçaklı bir katilin sarışın bir kızı öldürmesinden daha rahatsız edici. ‘Beşikteki El’de dadının çocuğu emzirdiği bir sahne var, o bana çoğu korku filminden daha rahatsız edici geliyor.

‘Naciye’ye sadece bir korku filmi de diyemeyiz sanki...
Değil, Türkiye’de o korku janrası çok fazla açılmadığı için onu özellikle korku filmi olarak tasarlamayalım dedik. O benim kafamda melodramatik bir gerilim filmi. Melodrama kelimesini kullanmaktan çekinmiyorum, Almodovar da benim için melodramatik bir yönetmen. O da ayrı bir gariplik katıyor filme. Biz görüntü yönetmeniyle konuşurken özellikle korku filmi olarak çekilmesin istedik. Kamera hareketleri daha kontrollü, ev biraz daha uzun gözüksün dedik, yoksa kamerayı sallamak kolay. Kolaya kaçmadık demek istemiyorum ama tarz ya da amaç da o değil. Oyuncularla birlikte onların hızında geziyor ve yaşıyorsun. Korku filmi diyebilirim zaten yurtdışında korku filmi festivallerinde gösterildi, demek öyle bir yanı var, ama Türkiye’de korku filmi demek yanlış çünkü beklentileri farklılaştırıyor.

Ben filmin müziklerini çok başarılı buldum bu arada.
Kimileri de nefret etti müziklerden ama yurtdışında da çok beğenildi. Ben tamamen müziksiz bir film istiyordum ama müzik gelince dedim ki benim istediğim B sineması havasını bu müzik veriyor. Oryantal belli ritimler her sahneye uymuyor gibi geliyor. Bir film yaparken orta ayar bir film yapacağıma ya böyle beğenmeyen hiç beğenmesin, beğenen de çok beğensin demeyi tercih ederim.

Nasıl bir çalışma yaptınız bu konuda, sizin yönlendirmenizden bağımsız mı gelişti?
Benim yönlendirmemden bağımsız birkaç örnek yapıldı sonra onlar üzerinden ilerlendi, o gidişat hoşuma gitti. Ben ilk başta 70’lerin synthesizerları gibi bir şey istiyorum demiştim. Zafer Aslan aynı anda enstrüman çalmayı denemiş. Bana dinletince benim de çok hoşuma gitti. Bir de hakikaten bir türk filmi havası veriyor. Biz bunu yurtdışına da pazarlamak istediğimiz için, yurtdışına Amerikan özentisi bir Türk filmi yapacağımıza -ki onlardan bin tane örnek var, Amerika’da çok daha iyileri var- Türk bir hikaye olsun dedik. İzole bir ortam ama şehre çok yakın aslında. ‘Rosemery’s Baby’yi sevmemin nedeni şehrin içinde geçiyor olması.

Filmin hem kendine has kapalı bir dili var hem de sinemada görmeye çok alışık olmadığımız türden ilişkiler izliyoruz.
Yeterince ipucu var bu filmde bana kalırsa. Bu çift 2016 çifti bir kere. Dizilerde, filmlerde gösterilen hep sekssiz evlilikler. Sorunlu bir evliliği en iyi yansıtan şey aslında yatak sahneleri. Adamın ne kadar ısrarcı ve beceriksiz olduğunu gösteriyor ya da Naciye’nin annesinin hoşlandığı türden cinsellikten zevk alan insanlar da var. Seks tek katmanlı bir şey değil. Seks sahnesini çıplaklık göstermeden çekmek de ilginç bir deneyimdi. Bu arada filmin artı 18 olmasının tek nedeni de seks sahneleri. 10 yaşında bir çocuk izlemese daha iyi olabilir, elbette ama ben zannetmiyorum babamın bana izletmeyeceğini... Bilmiyorum ben karakter bozukluğu olan insanları seviyorum.

Derya Alabora ile nasıl bir araya geldiniz?

Benim kafamda hep orta yaşlı bilinen ama bilinen dediğim çok göz önünde de olmayan biri olsun istiyordum. İlk görüştüğüm kişi Derya Alabora’ydı, ona zaten ‘audition’ yapmıyorsun. Bengi’yi oynayan Esin Harvey de tipik bir Türk kızı değil mesela. Kocası da farklı bir tip. Küçük kızın bir tek Derya Alabora’ya benzer olmasına dikkat ettik, ama o da çok iyi oynuyor. Benim için senaryo organik bir şeydir, kurgusu bitene kadar değişebilir. Sahnelerin yeri değişti, pek çok replik atıldı, daha kanlı sahneleri çıkardık. Ama Derya Alabora’nın kendi bakış açısı vardı, biz onunla replik değil daha çok senaryo çalıştık. Saatlerce konuştuk ve benim için çok güzel bir şey bu. İşin içine kamera girince de değişiyor. Bazı diyaloglar yapmacık gözüküyor vs. Derya Alabora aklımdaki çoğu şeyi repliksiz ifade edebildi. Çok daha etkileyici oldu. Naciye çok karizmatik bir karakter, ben nefret edemiyorum ondan. Bence onu korkunç yapan da biraz o.

Katilin kadın olması durumu var bir de...
Bana favori aktörün kim deseniz cevap veremiyorum, çok fazla aklımda kalan erkek karakter de yok mesela benim ama kadın performansı var. Kadınların işlediği cinayetler çok daha ilginç çok daha fazla tutkulu, bilmiyorum belki benim Almodovar’a sarmamın nedeni de o. Bana göre kadın karakterler çok katmanlı yapılmaya daha müsait, yapılmıyor da bir yandan garip. Çok klişe bir şey ama hep derler ya orta yaşlı bir kadına rol yok anne dışında vs. bence biz az çok feminist bir film yaptık, gerçi kadınlar ne düşünür bilmiyorum. Benim için iyi film, gerçeklere dayanan ama onu bir tık abartan filmdir, bunun da amacı o. Cinayet, kadına şiddet bir çıt daha abartılıyor. Evli çiftler arasında olabilecek her türlü problem var. Yani kadına şiddeti savunan bir film değil onu gerçekçi bir düzlemde anlatan bir film.

Filme mülkiyet ilişkisi üzerinden bakmak da mümkün.
Hep hikayeler duyuyorsun mesela evin hizmetçisi evin hanımının kıyafetlerini deniyor vs. Naciye’nin annesinde öyle bir şey var mesela bu ev benim deme durumu. En güvenli olman gereken ortam ev. Naciye orada kendine bir düzen kurmuş, evde nasıl karafatmaları öldürüp atarsın bu da öyle bir şey. Kendine öyle bir mabet oluşturmuş. Allah rahmet eylesin benim annemde de mesela bir ev takıntısı vardı. Ev ferah olacak vs. Ben de mesela haber vermeden evime gelmelerini sevmiyorum. Anlık bir tedirginlik. Naciye’de de var bu duygu. Bir takıntıyı görüyoruz bir de. Kedilerin başına nasıl meraktan geliyorsa insanların başına da takıntılarından geliyor bence. Naciyenin ev takıntısı da böyle.

Naciye bir yandan günlük hayatta karşımıza çıkan herhangi biri de olabilir.
Ben söyleyeyim bir sahnemiz eksik bizim o filmde. Naciye’nin alışverişe gittiği bir sahne ama adada çekmek zor. Her gün o bakkaldan alışveriş eden birisi neden böyle bir insan olmasın. Naciye dışarıdan bakıldığında bir teyze, evine musallat olan olmazsa kimseye bir zararı yok. Kendi hayatını kirleten insanları atıyor sadece.

Esin kaynağı neydi Naciye karakterinin?
Daha çok film karakterleri beni etkiliyor. ‘Whatever Happened To Jane’deki Baby Jane mesela. Benim annem ilginç bir kadındı. Ben de kendime göre takıntılıyım, sahiplenme duygularım ağır basıyor. Annem mesela evdeyken makyajsız gezmeyen bir kadındı. Teyzem değişik bir kadındır yine. Teyzemin adı Naciye bu arada. Kuzenim ve annem vefat etti dedim ya mesela kuzenim de teyzemin kızıydı biz birlikte büyüdük. Babamla annem boşanıncaki üzüntüsü, okulla ilgili tartışmalarımız, dışarıdan bu kadar sakin gözüken bir kadının içinde yaşadığı üzüntüler ve öfkesi, o beni etkiliyor. Herkesin bir yumuşak karnı var. Bunlardan biraz ilham aldım. Her insanın içinden bir canavar çıkabilir.

Film yurtdışında da gösterildi, nasıl karşılandı genel olarak hem burada hem yurtdışında?
İlk film olduğu için deneysel tarafları da var. Bence imkanlara göre iyi iş çıkardık. Benim için kusursuz bir film değil. Ama burada işlenmemiş bir tür olsun amacı var, yurtdışı için de işlenmiş bir türe farklı bir yorum getirsin. Atmosfer hep iyi eleştiriler aldı yurtdışında, bence görüntü yönetmenimiz Kamil Satir de çok iyi iş çıkardı. Tepkiler beklediğimizden çok daha iyiydi ama hepimiz için deneysel bir iş oldu. İkinci filmde de bu türü oturtmak isterim. ‘Naciye’yle güzel bir başlangıç yakaladı, ikinci filmle türe hakim oldu desinler. Yine gerilim, dram, korku belki biraz da kara komedi arasında gidip gelen tek mekana, atmosfere ve karaktere dayalı bir korku filmi ama çok daha pürüzsüz şekilde yapmak istiyorum ikinci filmde. Ondan sonra belki biraz daha dramatik, daha çok mekanlı, daha çok karakterli, yan karakterlerin de daha derinlemesine işlendiği bir film yapabilirim, ama önce bu türü oturtmak arzum. Emre Çiçek filmi dendiğinde insanlar ne demek olduğunu anlasın istiyorum.