Şu modernleşme meselesi

İsmet Berkan, bir süre önce bir yazı yazıp Türkiye'nin hep makro meselelerle uğraştığını oysa geride mikro meselelerin beklediğini ve asıl toplumsal sorunların burada düğümlendiğini belirtti.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

İsmet Berkan, bir süre önce bir yazı yazıp Türkiye'nin hep makro meselelerle uğraştığını oysa geride mikro meselelerin beklediğini ve asıl toplumsal sorunların burada düğümlendiğini belirtti. Aradan bir süre geçtikten sonra bu defa yazdığı bir yazıda Radikal'in, adını henüz koymadığı bir sayfa başlatacağını, 'yaşam kalitesi' ile ilgili konulara eğileceğini söyledi. Berkan'ın bu çıkışının ne kadar yerinde olduğunu kendisini ilk gördüğümde belirttim. Çünkü, bundan belki bir buçuk yıl kadar önce dostum Erdağ Aksel'in evine gidip gelirken karşılaştığı büyük sıkıntıyı her gün yana yakıla anlatması üstüne ben de bir yazı yazıp bu 'makro' ve 'mikro' meselesine değinmiştim. Aynı şekilde 'yaşam kalitesi' denilen şey üstünde uzunca boylu düşünmeyi kendime iş edinmişimdir.
Günümüz Türkiye'sinde belli bir kesim yaşam kalitesi sözünü artık ediyor. Bir küçük rahatsızlığım nedeniyle doktora gitmiştim. Bana hastalığımın önemli olmadığını fakat tedbir alınması gerektiğini belirtti. Çünkü dedi, 'Dikkat etmezsek yaşam kalitenizi etkiler'. Öte yandan gündelik basının, benim katılmadığım hedonistçi takımı da bu yaşam kalitesi olgusuna eğiliyor. Fakat onlar için yaşam kalitesi, daha çok hayatın zevkleri anlamını taşıyor. O zevkleri almakla yaşamın niteliğinin gelişeceğini düşünüyor ve o yönde 'mutlu azınlık' için yayın da yapıyorlar. Bunu yanlış bulmuyorum ama toplumsal bir ortamın pahalı zevkler ve onların tatmini yönünde kullanılmasına ben o kadar yatkın değilim. Yoksa, o yaklaşımın da ardında büyük bir kültür barındırdığını biliyorum.
Yaşam kalitesi
Mikro-makro meselesi ve yaşam kalitesi kavramı benim için daha çok iki noktada düğümleniyor. Bu öncelikle bir türlü başa çıkamadığımız modernleşme ile ilgili bir olgu. Topyekûn kalkınmanın, kişi başına düşen ulusal geliri artırmanın, yol, baraj, köprü yapmanın modernleşme olduğuna inanılan bir kültürün içinden geliyoruz biz. Bu kültür bir yandan devletin egemenliğine dayanıyordu öte yandan da her şeyi makro bir planın içinden görmeye.
Yaşam kalitesi bu gelişme içinde etkili adımlarla artacaktı. Bu kaçınılmazdı. Aynı şey Batı'da da kendisini göstermişti. Orada da bu süreç işlemişti ve 'betonarme modernitesi' etkili olmuştu. 1945 sonrasında ise bu yaklaşım yerini sosyal güvenlik devletine bırakmıştı. Zorunlu sağlık sigortasından işsizlik sigortasına kadar her şey bu sürecin bir parçası haline gelmişti.
Ne var ki, bu kadarı bir toplumun yaşama kalitesini artırmak için yetmiyor. İşte mikro hayatın devreye girdiği nokta burası. Bu evrede hayat bir politika olarak tasarlanmasının ötesinde anlamlar üretmeye ve talep etmeye başlıyor. O da karmaşık bir olgu. Çünkü, arkasında gene modernleşmenin daha ayrıntıya inen, dikkat, hassasiyet, yapılan şeyin iyi yapılması gibi noktalar yer alıyor. Bir de hayatın 'kalite' kavramıyla bütünleşmesi geliyor ki, bunu da incelik ve ayrıntı duyarlılığı diye açıklamak mümkün. Yapılanın ne ölçüde ayrıntı özenine dayanarak yapıldığı apayrı bir sorun. Ben bu konuda genellikle 'saat' örneğini veriyorum.
Saat hassasiyeti!
Saat üretiminin gerektirdiği hassasiyeti hayatın her tür işine uyarladığımız anda bence modernleşme başlamıştır. Buna bir de tastamam kültür kavramının kendisini eklemek gerekir. Kültür deyince akla ne geliyorsa bu çerçeve onu kapsar ve hayatın asıl ayrıntıya taşındığı nokta odur. Herkes yemek yer; ama yaşamak için değil yemek için yaşamaya başladığınızda fakat onu da miktardan (kantiteden) niteliğe (kaliteye) taşıdığınız an o süreci kültürle buluşturmuş olursunuz.
Türkiye bu gerçeği tanımak bir yana tanıdığını da unuttuğu bir dönemden geçiyor. Gelenek, töre, deneyim gibi olgular hayatımızdan çıktı. Her şeyi basit bir mekanizmaya indirgedik. Cumhuriyet modernleşmesi hayatın belli bir düzeye taşınmasını başardı. Ama ötesiyle ilgilenmez oldu. Bu da gündelik hayatın bütün bütüne ihmali anlamına geliyordu. Onun da tek tip bir yaşam doğurduğunu, sadece ortalamaya dayanan bir kültür yarattığını ve herkesi onu yaşamaya tutsak ettiğini bilmek gerekir.
Hatta hep verdiğim örnektir, bütün toplumların karakteristiği olan bir içki vardır ve her toplum o içkide bir ayrıntıya gider. Türkiye için bu benim içmediğim rakıdır ve yaşadığımız çoraklığa bakın. Yıllar yılı sadece Tekel rakısıyla idare ettik. Buna tütünü ekleyin. Fırında usulüne uygun pişirilmiş ekmeği ilave edin. Bir de bunu gündelik hayatın kentsel ölçekteki sorunlarına taşıyın. Biz, yolu, suyu, elektriği, taşıma sisteminin bulunmadığı bir ülkede modern bir hayat yaşıyoruz. Kentleşme çarpık ve sorunlu. Arkasından insan ilişkilerinin gergin yapısı geliyor. Yaptığınız alışverişin ve size satılan malın üretim hataları karşınıza dikiliyor.
Bunu modern diye algılamak olanaksız. Moderne giden yolda bir dönemeç bunlar. Çünkü, Türkiye bugüne dek modernleşmenin biçimsel ve teknik yanıyla uğraştı. Şimdi gerçek modernleşmeye sıçrıyor. Bu da sancılı bir süreç. Öncelikle kendimizle çatışmayı, gerekiyorsa kendimizi reddetmeyi gerektiriyor. Ama o bile bir kültür sorunu işte.