'Sürü' için çok çalıştı

'Delivery' adlı filmiyle Altın Aslan'ın en güçlü adayları arasında yer alan Yunan sanat sinemasının özgün adı, 60'lık usta Nikos Panayatopulos, ilk uzun filmini tam 30 yıl önce gerçekleştirmiş.
Haber: MEHMET BASUTÇU / Arşivi

VENEDİK - 'Delivery' adlı filmiyle Altın Aslan'ın en güçlü adayları arasında yer alan Yunan sanat sinemasının özgün adı, 60'lık usta Nikos Panayatopulos, ilk uzun filmini tam 30 yıl önce gerçekleştirmiş. 1978'de ikinci filmi 'The Idlers of the Fertile Valley' ile Locarno'da Altın Leopar kazanmış. Hemen ertesi yıl Locarno jürisinde görev alınca, aday filmler arasında en çok 'Sürü'yü beğenmiş...
Konuşmamıza, Türk sinemasının dünyaya açılmasında önemli bir kilometre taşı sayılan 'Sürü'nün başarısına ilişkin anılarını tazeleyerek başlıyoruz. "Hiç unutmam, o jürideki insanlar genelde kendi ülkelerinden gelen filmlere ödül vermek istiyorlardı. Bir dizi neden uydurarak görüşlerini savunuyor, kendi adaylarını öne çıkarmaya çabalıyorlardı. Bakın dedim onlara, ben bir Yunan yönetmenim ama bu Türk filminin izlediklerimiz arasında en iyisi olduğunu savunuyorum. Düşünün! Onların duygusal, milliyetçi yaklaşımları karşısına sürmek zorunda kaldığım bu gerekçe hepsine inandırıcı gelmişti. Verecek karşılık bulamadılar ve ödül 'Sürü'nün oldu."
Sonra yeni filmiyle devam...
'Delivery'de, Atina'nın kenar mahallelerinde yaşayan yersiz yurtsuz insanların yaşamlarını hümanist bir duyarlılıkla, şiirsel bir sinema dili eşliğinde anlatıyorsunuz. Arnavutluk'tan gelen genç kahramanın yaşadığı sürgün gerçeği aslında çok boyutlu. Küreselleşen dünyamızda herkesin bir anlamda 'sürgün' olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Evet anlatmak istediğim bu. Filmin ritminin yavaş olması bu yüzden. Çağdaş yaşamın hızına, çılgınlığına karşı duran, tezat oluşturan bir biçem seçtim. Aslında bu benim sinema dilim. Popüler filmlerdeki hızlı kurgunun simgelediği saygısızlığına karşı bir tavır da diyebiliriz. Bugün görüntülerin pervasızca sömürüldüğü bir dünyada yaşıyoruz. O kadar çok kötü görüntü var ki ortalıkta, ben giderek görüntü düşmanı olmaktan korkuyorum...
Halbuki, eskiden yeni bir görüntü, bir resim, bir sanat yapıtı görmek için kiliselere gitmek gerekirdi.
Uzun uzun, saygıyla bakılırdı o yapıtlara. Bu nedenlerle sinema dilinin hızlı olmasına karşıyım. Bol cilalı estetik görüntülerden de hoşlanmıyorum. Filmim belgesel bir tad veriyor olsa da gerçekleri olduğu gibi görüntülemek de beni pek ilgilendirmiyor. Farklı bir bakış getirebilmek, yeni bir şey keşfedebilmek, yaşamı anlama çabasında yeni bir
adım daha atabilmiş olmak önemli. Mizansen çok önemli. Gerçeklerin, salt gerçeklikten çıkarak sinemasal bir olaya dönüşmesi önemli...
1960'lı yıllarda Fransa'da öğrenciyken, o dönemin devrimci eylemleri içinde yaşadınız. Politik sinema konusundaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?
Sinemaya başladığım yıllarda politik filmler o kadar çok modaydı ki, belki de tepkisel olarak o akımdan uzak durmaya çalıştım. Ancak, bugün politik sinema yapılması gerektiğine de içtenlikle inanıyorum. Sinemanın popüler yanı o kadar çok öne çıktı, Amerikalılar sinemayı sıradan bir meslek haline getirip o kadar rezil ettiler ki, sinemanın yaratıcı bir sanat olduğunu, insan gerçeğine saygıyla yaklaşması gerektiğini unutmamalıyız diye düşünüyorum. Politik sinema derken, ideolojik yaklaşımları benimseyen ya da toplumsal çözümlemeler yapan filmlerden söz etmiyorum tabii...
'Delivery' bu bağlamda politik bir film sayılır, çünkü insanların yanında, onların acılarına ortak olan bir film. İnsanları kıvrandıran, yaşamlarını törpüleyen iç acılarını tanımak onları anlamak çok önemli değil mi? Nasıl kanunları bilmemek bir suçsa, yanınızdaki insanların acılarının farkında olmamak da suç sayılmalı. Kanuna karşı gelen kişi nasıl 'Suç olduğunu bilmiyordum' diyemiyorsa, insanların yüreklerinde yuvalanan acıları bilmiyordum demek de suç sayılmalı. Filmimin sonunda, dilenmek durumunda kalan genç kahramanın neden kendisine para vermeyenleri değil de avucuna iki euro atanı öldürüyor olmasını bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Onu öldürüyor, çünkü umarsız bir tavırla para veren o otomobil sürücüsü, farkında olmadan iki 'suç' işlemiş durumda: Hem karşısındaki insanın acısını anlamaya çalışmıyor; hem de eline para sıkıştırmakla onu dilenci konumuna getirmiş, yani toplum dışına itmiş oluyor.
Ya yeni projeniz?
Ölüm teması üzerine neşeli bir film projem var. Belki de ölümle ilgili bir müzikal film olacak...