Tahrir'i başka nasıl anlatabilirdim ki?

Tahrir'i başka nasıl anlatabilirdim ki?
Tahrir'i başka nasıl anlatabilirdim ki?
Avusturya'da, Salzburg Devlet Operası'nda sahnelenen Tahrir Operası'nın yönetmeni Yekta Kara'yla çağdaş operayı ve Mısır'ı konuştuk. Kara, yüzlerce yıllık klasik tiyatroyu değiştirip temsilin bütün salona yayıldığı bambaşka bir reji uygulamış...
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Yekta Hanım Salzburg’daki Tahrir Operası’nın konusu nedir, Tahrir’e nasıl yaklaşıyor?
Libretto yazarı aynı zamanda bestecinin kendisi. Hüsam Mahmud (Hossam Mahmoud), Tahrir olaylarının içinde bizzat yer almış bir kişi. Bu eserde yaşadığı bir olaydan yola çıkarak Tahrir’i anlatıyor. Bu bir sipariş eser. Salzburg Operası Hüsam Mahmud’a sipariş vermiş. Batıda pek çok opera yapıyor. Bizde de olması lazım. Çağdaş bestecilere sipariş eser veriyorlar. Bu eserler günümüzdeki siyasi toplumsal olaylar hakkında oluyor, çağımızı yansıtan eserler oluyor tabii ki. Bu, opera sanatının geleceği açısından da çok çok önemli. Tabii ki klasik eserler çok önemli ve biz rejisörler buna farklı bakış açıları kazandırmaya gayret ediyoruz, müzik tiyatrosu dediğimiz apayrı bir akım var ve güncellemek istiyoruz. Ama onun ötesinde bir de eserin kendisi var. Mozart, Verdi kendi yüzyıllarını yansıtmış. Peki bu yüzyılı kim yansıtacak? O nedenle çağdaş eserler çok önemli. Elbette opera bestelemek kolay iş değil. Çok önceden harekete geçmek lazım. Nitekim bana bu operanın teklifi iki yıl önce geldi, besteci de yeni başlıyordu çalışmaya.

Siz teklifi aldığınızda ne düşündünüz?
Çok heyecanlandım. Çünkü layıkıyla çağdaş bir eser yapmayı çok çok istiyordum. Benim için de bir ilk oldu. İlk defa yaşayan bir besteciyle çalıştım. Onun da tabii zorlukları var. Eser de kendi içinde çok zor. Bir yandan da çok farklı, hiçbir şekilde klişelerle işe yaklaşmıyor. Şiddete başvurmadan anlatıyor. Müziği inanılmaz şiirsel. Sloganlar atmak, fortissimo en yüksek perdeden söylemek… Bunların hiç birine prim vermemiş besteci. Ben de ona koşut yeni bir sahne dili yaratmaya çalıştım. Ama bana öyle geliyor ki çıkış noktasıyla vardığı nokta arasında fark var. O da değişimler geçirmiş, hesaplaşmalar yaşamış. Bu olayların içinde bizzat yer almış bir Mısırlının sonraki gelişmeler konusunda bizden çok daha fazla etkilendiği kesin. Bence o şöyle bir sonuca varmış ve bu toplumsal özgürlük hareketinden yola çıkarak bireysel özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu, o özgürlük meselesini içselleştirmenin ne kadar önemli olduğunu her biri tek tek özgürleşene bireylerin ancak toplumsal özgürlüğü sağlayabileceği sonucuna varmış.

Hüsam Mahmut kimdir, nasıl biridir? O da Avusturya’da yaşıyor bildiğim kadarıyla.
Evet, ailesi Mısır’da. İki kızı, eski eşi orada. Yılın altı ayını Mısır’da geçiriyor altı ayını Avusturya’da geçiriyor. Almancası mükemmel, Avusturya vatandaşı ve bu ülkede çok sevilen ödül kazanmış bir besteci. Bana şu etkileyici hikayeyi anlattı. Tahrir Meydanı’nda önünde yürüyen o vesileyle bire bir tanıdığı bir delikanlı ortadan kayboluyor. On gün kimse haber alamıyor. Sonra annesi çılgın gibi arıyor ve sonunda hastanede oğlunu ölüm döşeğinde buluyor. Bu sahne bizim oyunda da var. Anneye deniyor ki, oğlunuza araba çarptı ve maalesef ölümcül yaralı. Sonradan anlaşılıyor ki çok şiddetli işkenceye maruz kalmış. Anne aslında siyasal bir angajmanı olan biri değilken televizyonlara çıkıyor, liderlerle konuşuyor ve ‘neden, ben hakikati bilme istiyorum’ diyerek bir mücadeleye girişiyor. Oğlunun idealizmini benimsiyor, özgürlük için, adalet için o savaşmaya başlıyor.

Tahrir’de farklı bir sahne düzeni kurmuşsunuz fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla.
Evet, tiyatronun her tarafında oynanıyor. Seyircinin arkasında, parterde, localarda… herkes her yerde. Koro öyle, orkestra öyle, oyuncular öyle. Tahrir Meydanı’nı başka nasıl anlatırsınız ki? Özgürlük meselesi dünyanın her yerindeki herkesi ilgilendiriyor. Bizim kadro da öyle çok kültürlü bir yapı sergiledi. Hepsi Avusturya’da yaşayan çalışan sanatçılar ama mesela anneyi Yunan asıllı bir Kanadalı oynadı, oğlunu İlker Arcayürek adlı bir Türk oynadı. Rüzgar nereden esiyorsa ona göre değişip dönüşen bir politikacı var, onu bir İtalyan oynadı. Orkestra şefi de Litvanyalı’ydı…

Böyle hareketli bir reji izleyici açısından da ilginç, çünkü koltukta sabit durmayıp sürekli hareket etmek gerek. Onlar nasıl karşıladı?
İnanılmaz ilgi gösterdiler. Çağdaş, zor bir müzik, çeyrek tonlar filan var. Bir de şunu söyleyeceğim ben tiyatro mimarisiyle de biraz oynadım. Burası çok klasik bir yapı, çok güzel altın varaklı süslemeler vs. Dekoru önden birkaç sırayı kaldırıp genişlettim; sahneden seyircinin içinine doğru uzanan bir çelik konstrüksiyonla bir tür köprü yaptım. Seyirci ile oyuncu iç içe geçti. Seyirci başını kaldırıyor, oyuncu orada. Tabii bu oyuncular için çok güçtü. Bu kadar burun buruna, orkestrayı kısmen arkasına alarak oynamak. Ama yaptık. Video da kullandım. Bir videowall kuruldu ki bu o sahne için bir ilkti. Videowall’u zaman zaman ışık kaynağı olarak kullandım zaman zaman Tahrir döneminde yapılmış animasyonlardan çok katmanlı görüntülerden elde ettiğimiz filmleri kullandım.

Mısır, kimilerine göre darbeci generallerin yönettiği bir yer, kimilerine göre İslamcı diktadan kurtulmuş bir ülke… Siz ne düşünüyorsunuz, Mısır’da olan bitenle ilgili?
Şunu gözden ırak tutmamamız lazım: Mısır’da ordu çok güçlü, her zaman da çok güçlü oldu. Biz buna çok uzak değiliz, Türkiye’de darbeler oldu filan… Fakat Mısır’daki ordunun bir de şöyle bir özelliği var, sadece siyasal olarak değil ekonomik olarak da çok güçlü. O ordu Hüsnü Mübarek’e destek olmasa Mübarek 30 yıl iktidarda kalamazdı. Arap baharı ilk başladığında, baktı ki olay tırmanıyor çok farklı bir noktaya gidiyor kendini geri çekti ve Hüsnü Mübarek’i yalnız bıraktı.  Sonradan Mursi’nin gelişi tamam demokratik yollarla geldi ama seçime katılım oranı neydi, onu da göz önünde tutmak lazım. O sırada ordu yine vardı ama en sonunda yine darbeyi yaptı, duruma el koydu. Mısır’da bunun değişmesi için insanların demokrat bir kimliğe bürünmesi, özgürlük nedir, adalet nedir, eşitlik nedir bütün bunları birey olarak tek tek herkesin özümsemesi, içselleştirmesi lazım. Mısır’da unutmayalım 10 milyon Hristiyan da var. Mesela Mursi Hristiyanlara yönelik eylemlerde bulundu. Bu Batıda da çok büyük tepki topladı. Ama ben şuna inanıyorum ki oyunda da bunu vurgulamaya çok gayret ettim, tıpkı diğer ülkeler gibi Mısır’ın barışa ve özgürlüğe çok ihtiyacı var. Ancak bireylerin tek tek bilinçlenmesiyle mümkün bu.

Peki barışa ve özgürlüğe bir gidiş var mı şu sıralar?
Ben umuda çok vurgu yaptım oyunda. Ve eğer olacaksa günün birinde barış ve özgürlük bütün dünyada bu birinci derecede geleceğimiz olan çocukların ve kadınlar sayesinde olacak. Bunu oyunda bütün mizansenlerde, yerleşimde vurgulamaya çalıştım. Mesela politikacının bir de karısı var ve kadın gün be gün kocasına yabancılaşmaya başlıyor. Onun aşık olduğu adam muazzam bir değişime uğruyor. Beşinci ana karakter ise bir moderatör. Hüsam Mahmud eserinde medyaya çok büyük bir eleştiri getiriyor. Çünkü sürekli yalan beyanda bulunan, gerçekleri çarpıtan bir medya söz konusu. Videowall’da sürekli moderatörü izliyoruz ve sürekli gerçekleri çarpıttığını görüyoruz. “Çocuk bir otomobil kazası geçirmiş, aile yanlış şeyler söylüyor” diye anlatıyor. Bu çok farklı düzlemlerde gelişen ve soyutlamanın büyük başarıyla kotarılmış olduğu bir eser.

Eser Almanya’da ne kadar sahnelenecek?
Bu sezon bitiyor. Gelecek sezon devam edecek.

Öyleyse yolu Avusturya’ya düşenlerin kaçırmaması gereken bir eser, diyelim. Gerçi burada da seyretmek isteriz, bizim Opera Festivalimiz var, Müzik Festivalimiz var. Belki seneye gelir Tahrir’i burada İstanbul’da dinleriz…
İnşallah, neden olmasın…