Tarantino gerçeği: Western'lerin en gevezesi...

Tarantino gerçeği: Western'lerin en gevezesi...
Tarantino gerçeği: Western'lerin en gevezesi...
Quentin Tarantino imzalı 'The Hateful Eight', yönetmenin alâmeti farikası sayılan bol diyaloglara dayalı bir western. 168 dakikalık filmde silahlardan ziyade karakterler konuşuyor.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

Geçen ay festival dolayısıyla eşi Vanessa Redgrave’le birlikte Antalya’ya gelen ‘emektar kovboy’ Franco Nero’nun bir grup sinema yazarıyla yaptığı söyleşide naçizane kendisine şu soruyu yöneltmiştim: “Eastwood’un ‘Unforgiven’ı sonrası türün yatağı değişti. Öte yandan western’in öldüğünü söyleyenler var, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” İtalyan aktörün cevabı şöyleydi: “Bu hep söylenir ama western asla ölmez. Bakın Tarantino, benim eski bir karakterimden yola çıkarak ‘Django Unchained’i (‘Zincirsiz’) çekti, western yeniden canlandı.” Ve ekledi: “Birkaç hafta sonra Tarantino’nun yine bir western olan son filmi ‘The Hateful Eight’ vizyona girecek ve bir kez daha, bu türün ölmediğini, yeniden ayağa kalktığını göreceğiz...”


Valla biz sinema yazarları ‘The Hateful Eight’i gördük ama ben kendi adıma konuşayım; western’den ziyade Tarantino sinemasının, diyaloglara boğulmuş klasik yapımlarından biriyle daha karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Amerikalı yönetmenin sinema macerasını biliyor olmalısınız. Eğer bilmiyorsanız da sorun yok, ben hemen hatırlatayım: Vakti zamanında video dükkânında çalışırken kendine yakın hissettiği türlerin her türlü örneğini izleyip ileride tam da ‘Post-modernist çağlar’ın yönetmeni olarak geçmişte hafızasında biriktirdiği onca mirasın harmanlarını kendine özgü biçim ve anlatımlarla önümüze atar. Son dönemdeki favori alanı, 60’lar ve 70’lerin İtalyan sinemasının örnekleri. Mesela ‘Inglourious Basterds’, Enzo G. Castellari’nin 1978 tarihli filminin, ‘Django Unchained’ de benzer şekilde Sergio Corbucci’nin 1966 tarihli yapıtının yeniden yorumlanmasıydı. ‘The Hateful Eight’in ilham kaynağı ise yine Corbucci imzalı ‘Büyük Sessizlik’ (‘Il grande silenzio’) gibi görünüyor. 1968 tarihli bu yapımda öykü, olayların geçtiği yöreye atanan yeni bir şerif, acımasız bir kelle avcısı ve dilsiz bir adalet dağıtıcısı silahşorun etrafında biçimlenir. ‘The Hateful Eight’te ise öykü şöyle: İçsavaş sonrası Amerika’sında karlı bir kış ortamında kelle avcısı John ‘Cellat’ Ruth, yakaladığı kaçak Daisy Domergue’yu Red Rock kasabasına götürmek için bir posta arabasıyla yolculuk etmektedir. Onlara önce bir başka kelle avcısı, Binbaşı Marquis Warren, daha sonra da Red Rock’a yeni şerif olarak atandığını iddia eden Chris Mannix katılır. Ekip, güzergâh üzerinde yer alan Minnie’nin bir tür konaklama yeri olan büyük dükkânında kalmak ister. Lakin dükkânda kadın ve kocası yoktur, yerini baktığını söyleyen bir Meksikalıyla üç konuk vardır. Gece, hepsi için bilinmez bir serüvenin ifadesi olacaktır.

‘Lincoln mektubu’
Tarantino, 168 dakikalık upuzun filmini beş bölümde perdeye aktarırken bu toplam içinde ağırlıklı olarak diyaloglara sırtını yaslamış (ki biliyoruz ki en hâkim olduğu alan bu). Malum, western’de karakterlerden ziyade silahlar konuşur; ‘The Hateful Eight’in ‘ateşli’ sahneleri genel toplamın içinde çok az yer teşkil ediyor. Yolculuk kısmı itibariyle John Ford’un ‘Stagecoach’unu hatırlatan film, öyküdeki sonradan ortaya çıkan gizem nedeniyle Agatha Christie esintileri de yayıyor. Kanlı sahneler de yönetmenin eski bir filmini, ‘Rezervuar Köpekleri’ni akla getiriyor (Bu arada öyküdeki ‘Abraham Lincoln’ün mektubu’ muhabbetinin, ‘Pulp Fiction’daki ‘Le Big Mac’ türü bir vurgunun taze bir versiyonu olduğu kanaatindeyim). Son dönemlerde Amerika’daki siyahların yanında olduğunu gösteren çıkışlarına şahit olduğumuz Tarantino, hayattaki bu duruşunu tıpkı ‘Zincirsiz’de olduğu gibi ‘The Hateful Eight’te de gösteriyor göstermesine de, bazı sahnelerde rahatsız edici bir şekilde maço takılıp gereksizce ‘erkeklik’ taslıyor.


Oyunculuk performansları açısından herkes; başta Samuel L. Jackson Binbaşı Warren’da olmak üzere, Kurt Russell John Ruth’da, Jennifer Jason Leigh Domerque’de, Walton Goggins Şerif Mannix’te, ‘Mr. Orange’ Tim Roth Cellat Mobray’de, ‘Mr. Blonde’ Michael Madsen Gage’de, emektar Bruce Dern General Smithers’da vs. gayet iyiler.
Ara bir not: Tarantino, ‘Sekizinci filmi’ olarak lanse ettiği bu son adımını sinema tarihi boyunca klasik olmuş az sayıda yapımda kullanılan ‘Ultra Panavision 70’ formatıyla çekerek kasvetli western ortamı yakalamak istediğini belirtiyor. Filmin müziğinde de efsanevi İtalyan besteci Ennio Morricone’nin imzası var.
Sonuç? Tarantino, bir kez daha kendince serbest bir uyarlamaya soyunurken ‘western’ kisvesi (!) altında adeta bir tiyatro oyunu sahneye koymuş. ‘Gerçek western bu değil’ diyebilirsiniz ama gerçek Tarantino kesinlikle bu...