'Taş olsam çatlardım, toprak oldum dayandım'

'Taş olsam çatlardım, toprak oldum dayandım'
'Taş olsam çatlardım, toprak oldum dayandım'

Nezahat Gündoğan?ın (ortada) yönettiği ?Dersim?in Kayıp Kızları?, üç yıllık bir çalışmanın ürünü.

Nezahat Gündoğan'ın yönettiği 'Dersim'in Kayıp Kızları - İki Tutam Saç' belgeselinin Dersim'deki galası ortak hafızayı bir kez daha harekete geçirdi. 1938'de yaşananların acı hikâyeleriyle büyüyenler gözyaşlarını tutamadı
Haber: FİGEN ŞAKACI / Arşivi

TUNCELİ - Tunceli Kültür Merkezi’nin 300 kişilik salonunda çıt çıkmıyor... 1938 tarihli fotoğraflardan gözleri üzerimize dikili kızlar büyük ekranda... Burun çekişler, iç geçirişler, koltuklarda huzursuz kıpırdanışlar... O kızlardan biri de Huriye Aslan. Yine dimdik, keskin bir bıçak gibi gözleri. “Taş olsam çatlardım, toprak oldum dayandım” diyor... ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ndan biri olarak, 80’ini aşmış yaşından geriye doğru hatırladıklarına anı demek aymazlık olur, hatta ‘travma’ bile  yetmez...
Nezahat ve Kazım Gündoğan, ‘Dersim’in Kayıp Kızları - İki Tutam Saç’ belgeselini üç yıllık bir çalışmanın sonunda bitirip de İstanbul Cemal Reşit Rey’de ilk galasını yaptığında, insanlar fuayeye taşmış, yerlerde oturmak pahasına seyretmiş, kapıdan dönenlerin aklı filmde kalmıştı...
Cumartesi akşamı ise Dersim’deki (Tunceli mi demek lazım illa?) salonu dolduran kalabalık, sanki meraktan çok, iyi bildikleri, hatırladıkları ya da hatırlamaktan korktukları bir tarihle yeniden karşılaşmaya gelmişlerdi. Onlar ve bu topraklarda yaşayan herkes adına yüksek sesle dile getirilenler; 72 yıldır süren suskunluğun da son bulmasıydı çünkü... 

Belgeselin kavuşturdukları
‘Beni konuşturma kızım’ diye Nezahat’i başından savmak isteyenler, nefesini toplamış, boğazında düğümlenen yumruya rağmen yutkunmuş ve anlatmaya başlamıştı...
1938 Dersim harekatında ailelerinden koparılıp evlatlık verilen ve tam 72 yıl sonra Gündoğanların sayesinde birbirlerine kavuşan amca kızları Huriye Aslan ve Fatma İçin’in anlattıkları, sadece sözlü tarih değeri taşımakla kalmadı, o yıllardan bugüne hâlâ kayıplarını arayanlar için de bir umut oldu. Erdal Karakoç da 1997’den beri aynı umutla kapı çalanlardan biri... Harekattan sonra kaybolan ablası Sakine Karakoç’u aramaya, babasının bıraktığı yerden devam etmiş ama bir yerde tıkanmış, artık hukuki bir süreç başlatmak istiyor ve ona yol yordam gösterecek ehil birini arıyor...
Film bitip de ekranda hala kayıp olanların listesi akmaya başladığında yerinden kalkamayanlar, mendillerini elinde der top edenler, sahneye çıkan yönetmen Nezahat Gündoğan da gözleri dolup, cümlelerini tamamlayamayınca iyice koyverdiler... O anın suskunluğu artık başkaydı çünkü, o an kimsenin kimseden saklayacağı bir şeyinin olmadığı, gözlerini birbirlerinden kaçıracağı bir an değil, hakikatli söze gerçek kıymetinin teslim edildiği bir andı... 
Toplumsal Bellek Platformu adına Rakel Dink sahneye çıkınca da alkışlar patlayıverdi...
“Hepinizin benim gibi yüreği yaralı ve keder dolu” diyen, en çok ihtiyacımız olanın tövbe, ikrar ve özür dilemek olduğuna değinen Dink’in yanına avukat Fethiye Çetin de gelip, ‘Ben de 1915’in kayıp kızlarından birinin torunuyum’ sözleriyle konuşmasına başlayınca ayağa kalkanlar bir kez daha iç geçirdi... Bir film aracılığıyla gün yüzüne çıkan tanıklıklar herkesi bir kılmıştı işte... Tunceli’nin çiçeği burnunda Belediye Başkanı Edibe Şahin de, yıllardır kayıp halasını aradığını söylediğinde ortak hafızayı bir kez daha harekete geçirmiş, Fetiye Çetin’in “1915’le yüzleşilebilseydi Dersim olmayacaktı, Dersim gerçeğiyle yüzleşilseydi, Çorumlar, Maraşlar olmayacaktı. Yüzleşmenin ilk şartı hatırlamaktır” sözü salonda mıh gibi asılı kalmıştı...
Galanın ertesi günü misafirlerini Munzur’un eteklerinde dolaştıran Gündoğanlar, baktığımız her taşa, her dağa, her yeşile tarihi notlarını düştükçe kalbimiz bir kez daha sıkıştı, aklımız yaşananları anlamaya çalışmaktan bitap düştü... Otele döndüğümüzde ise televizyonda ‘Şemdinli’de çatışma: 11 asker şehit’ haberi altyazı olarak geçiyordu...