Teatral sayıklama

Yüzyıllardır edebiyat ve tiyatro dünyalarını altüst ettiği yetmezmiş gibi, 20. yüzyılın tartışılmaz biçimde en 'etkili' sanat dalı olan sinemayı da egemenlik sınırları içine alan...
Haber: Film Eleştirisi- Murat ÖZER / Arşivi

Yüzyıllardır edebiyat ve tiyatro dünyalarını altüst ettiği yetmezmiş gibi, 20. yüzyılın tartışılmaz biçimde en 'etkili' sanat dalı olan sinemayı da egemenlik sınırları içine alan William Shakespeare'in en gözde oyunlarından 'Hamlet', bu kez de Serdar Akar tarafından Doğu'nun törelerle çevrelenmiş atmosferine taşınıyor.
'Gemide'yle çarpıcı bir ilk filmin altından kalkan, 'Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'la yüksek bütçenin keyfini çıkaran Akar, Shakespeare'in sağlam metinlerinden yola çıktığı 'Maruf'la 'cesur' bir projenin üzerine gidiyor. Eski ustalardan Metin Erksan'ın zamanında Hamlet'i, yine cesurca bir kararla kadınlaştırdığını hatırlarsak,
Akar'ın işinin zorluğunu daha iyi anlayabiliriz sanırım.
Bir aile trajedisi
Filme de adını veren Maruf (Ruhi Sarı), Doğu'daki küçük bir köyde yaşayan sıradan bir gençtir. Askerliğini yapıp, sevgilisiyle (Arzu Oş) evlenmekten başka bir amacı yoktur genç kahramanımızın. Her daim öfkeyle dolu babası (Nihat İleri) ve yatalak annesiyle (Emine Şans Umar) birlikte yaşayan Maruf, babasıyla geçmişten gelen ve annesini de ilgilendiren sorunları olan amcası
(o da Nihat İleri) ve yengesiyle de (Meltem Cumbul) iyi ilişkiler içindedir. Kısacası, son derece iyi niyetli, herkese yardımcı olmaya çalışan, kötü düşüncelerden ırak bir Doğu delikanlısıdır Maruf. Ancak bir gün amcasının nehirde boğulmasıyla, genç adamın da hayatı kararmaya başlayacak, törelerin kıskacında yitip gitmesi, peşinden de bütün ailesini sürüklemesi kaçınılmaz olacaktır...
Sinemamıza yeni açılımlar kazandırmaya yönelik bir ekip çalışması içine giren Yeni Sinemacılar ve özellikle de Serdar Akar-Önder Çakar ikilisi, başlangıç noktası
olarak sağlam görünen bir projeyi, ne yazık ki 'uzak', içine girilemeyen bir film olarak sunuyorlar. Köklerini tiyatrodan alan metinler, bir sinema yapıtının gerektirdiği
'soluk'tan uzaklaştırıyor filmi. Dolayısıyla da seyircinin kolayca benimseyebileceği bir karakter çalışması çıkmıyor ortaya.
Dil olarak 'temiz' bir Türkçenin kullanılması, kimileri için bir handikap gibi görünse de, beni rahatsız eden bir unsur değildi filmde. Aksine, bu tür bir film için gerekli olduğunu düşündüğüm bir yaklaşımdı bu. Amaca ulaşmak için seçilen araçlar açısından bir sorunu yoktu filmin, ama iş son noktayı koymaya gelince ortaya çıkanın tatmin edici olduğunu söylemek zor doğrusu.
Akar'ın yarattığı 'gölgeler'
Filmin törelerle kıstırılmış çaresiz insanın hezeyanlarını yansıtmak gibi bir derdi varken ve bunu destansı bir anlatımla sunmak isteği öne çıkarken, karşımıza gelenlerin teatral bir sayıklamadan öteye gidemediğini görmek, genç sinemacılar adına üzüntü verici gerçekten de. Sinemayı bilen ve onun gerektirdiği araçlara ulaşma konusunda sorunları olmayan Serdar Akar'ın, özellikle
yarattığı 'gölgeler'le sinemasal tatlar verdiği 'Maruf', yönetmenini zaman zaman zor bir projenin altında ezilme noktalarına getiriyor.
Oyuncu seçiminde de belirgin zorlamalar olduğunu düşünüyorum. Ruhi Sarı ve Nihat İleri'nin film boyunca öyküyü sırtlamak için gösterdikleri çabaya karşın, yapımın kadınlar kanadını temsil eden Meltem Cumbul ve genç oyuncu Arzu Oş'un, inandırıcı olmaktan uzak, daha çok rol çalma gayreti içinde olduklarını gözlemliyoruz.
Serdar Akar'ın 'Maruf'u, kısmi bir düş kırıklığı yarattı bende. Bir kez daha cesur olduğu ve cesurca film yaptığı için takdir ediyorum onu. Öte yandan, gerçekten inandığı ve bizim de inanmamızı dilediği filminin, beklentilerin (belki onun da beklentilerinin) uzağında olması nedeniyle üzülüyorum. Ama Yeni Sinemacılar'ın bir sonraki filmini merakla beklemekten de alıkoyamıyorum kendimi...