'Tersten okuma'yı kıvıramayınca

'Tersten okuma'yı kıvıramayınca
'Tersten okuma'yı kıvıramayınca
Hollanda'dan gelen bu korku-gerilim filmi, bir 'efsane'yi tersten okumaya çalışıyor, ama 'şablon'dan yakasını sıyırmayı başaramıyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Hollanda ve Belçika folklorü içinde kendini gösteren, ‘Noel Baba’nın da kaynaklarından biri olduğu söylenen ‘Aziz Niklas’ın gerçekliği üzerinden bir korku motifi geliştiriyor ‘Sint / Korku Efendisi’. Uslu çocuklara hediyeler dağıtan, yaramaz çocuklarıysa kaçırıp İspanya’ya götüren bu ‘efsane’yi tersten okumaya çalışıyor bu Hollanda filmi.
5 Aralık 1492’de yakılarak öldürüldükten sonra, dolunayın olduğu her 5 Aralık’ta ortaya çıkıp Amsterdam’ı kan gölüne çeviren Aziz Niklas’ın, 2010 yılında yeniden yüzünü gösterip kentte terör estirişini izliyoruz ‘Korku Efendisi’nde. 1968’de bütün ailesini bu efsaneye kurban eden bir polisle, rastlantısal bir şekilde olayların göbeğine düşen bir öğrenciyi ‘ekip’ haline getiren film , Holly-wood çıkışlı benzerleriyle aynı yolu takip ediyor anlayacağınız. 

‘Korku Efendisi’nin Hollandalı yönetmeni Dick Maas’ın dişe dokunur pek filmi olmasa da, ülkesinin sinemasında (en azından gerilim türünde) belli bir yer edindiği söylenebilir. 1983 yapımı ‘De Lift / Asansör’le çıkışını gerçekleştiren yönetmen, 2010 yapımı bu çalışmasında da korku-gerilim motiflerini ‘teen slasher’ formülü üzerinden okumayı deniyor. Bunu gerçekleştirirken, atmosfer olarak da John Carpenter’ın ‘Sis’ini örnek alıyor Maas. Sinematografik derinliğin az çok sağlandığı yapım, hikâyenin zayıflığını bu yönüyle örtmeyi planlıyor, ki zaman zaman bunu başardığını söylemek mümkün. 

Tipik bir ‘kötü film’ havası taşıyan ‘Korku Efendisi’nin ilgi çekici yanlarından biriyse, otoritenin toplumu uyutma eğiliminin farklı bir yansımasını göstermesi bize. Aziz Niklas’ın cinayetlerini bilen ve bunları medyayı kullanarak gizleyen otoriteyi deşifre eden film, bu yanıyla eleştirel bir ton da yakalıyor denebilir. Devletlerin toplumları uyutmak için kullandıkları yöntemlerin başında geliyor medya ve film de bu vurguyla az da olsa kendini kurtarmayı başarıyor. 

Öte yandan, bu eleştirel yaklaşımın hikâyeye olumlu yönde bir katkı yaptığını söylemekse zor. Anlamsız bir kaçıp kovalamaca, ardı ardına işlenen Aziz Niklas cinayetleri ve tipik ‘hedef şaşırtma’ taktikleriyle süregiden hikâye, benzerlerine defalarca tanık olduğumuz bir şablonu uyguluyor en nihayetinde. Bu şablona hâlâ inanıyorsanız, o da sizin bileceğiniz iş!