Tiryakisine sor: Çay mı kahve mi?

Tiryakisine sor: Çay mı kahve mi?
Tiryakisine sor: Çay mı kahve mi?
Simit-peynir çaysız olmaz, yorgunluk kahvesiz atılmaz. İkisinin de yeri ayrı ama tiryakisi için birinin yerini diğeri tutmaz. Yağmurlar bastırmış, hava serinlemişken içinizi ısıtmak için siz ne alırsınız? Biri çay, diğeri kahve tiryakisi iki gazeteciyi 'kapıştırdık'
Haber: SİNEM DÖNMEZ - snmdnmz@gmail.com / Arşivi
ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

 

SİNEM DÖNMEZ

Çay çünkü...

Hâlâ tam olarak ne zaman, nasıl bulunduğu bilinmediğinden, varlığını mucizelere borçluyuz. Doğudan geldiğine eminiz, güneşin doğduğu yandan geldiğinden, kendimizi çaya emanet etmemiz şaşırtıcı değil. Kendimizi ona öylesine emanet ediyoruz ki radyasyonlu çayı bile, ‘gönül rahatlığıyla’ içmiş bakanımız vardı!

Sabır kantarıdır. Her şey hemen olsun isteyenlerdenim ama çay söz konusu olunca 20 dakika bekleyebiliyorum. Sonra oturup çayın oturmasını bekliyorum. Her çay sevenin de kendine göre bir sırrı vardır.

Sohbete sebeptir, gitmesini istemediğiniz birini göndermeyebilirsiniz; sırrı, “Şimdi çay koydum, içelim öyle gidersin”dir. Komşuyu arayıp “Çayı koydum, gel” dersiniz, çayı termosa doldurup komşuya gidebilirsiniz. “Sana çaya geliyorum” diye ararsınız birini. İnsan sevmediği insana çay da demlemez zaten. Özen ister çünkü.

Aklı başına geldiğinden itibaren etrafında mütemadiyen çay içen büyükler gören çocukların en çok özendiği içecektir. Bir bakıma büyümenin simgesidir. Oraletten çaya geçtiğinizde, ayağınız da sandalyedeyken yere basmış olur. Çok tepinen çocuklar için paşa çayı versiyonu mevcuttur.

Kaşığın bardakta çınlaması hayatın en güzel melodilerindendir. Birinin çayını karıştırmak bir şey demektir. Kaç şekerli içtiğini bilmek biraz da insan tanımaktır.

Bedavadır. Bedava değilse de herkes içebilir, öyle de ucuzdur. Türkiye’de yaşıyorsanız, kuyumcudan mobilyacıya, hangi dükkânda biraz dursanız, “Çay ikram edeyim” teklifiyle karşılaşırsınız. Yemek yersiniz, çay ikramdır. Dolayısıyla çay içmek genellikle bedavaya gelir. Eh, devir tasarruf devri...

Erzurum, Kars yöresi bilir, çay ‘kıtlama’ içilir. Anneannemin evinde dişimle kıramadığım, ne yapsam hasar vermeyi beceremediğim kocaman şekerler vardı. Eğer kaşığı bardağın üzerine koymazsanız sonsuza dek çay içersiniz. İnsan tek şekerle kırk bardak çay içenlerin hikâyelerini duya duya büyüyünce, 24 saat çay içmesi normal bir şey oluyor.

Hamur işinin yarenidir. Hamur işi, mutluluk demektir. İlk yudumunun gülümsetmesi de tesadüf değildir. En çok da çaya bisküvi batırırken verilen savaşta bisküviyi çayın içine düşürmek, en gergin ortamı bile yumuşatabilir.

Ağır bir yemek yediğinizde imdadınıza bir tek çay koşabilir. Yemek yaparken bir yandan çay konur, bir gönüllü kalkar çayı demler, çay yemeğin sonuna yetişir. Kahvaltıda içilir içilmesine de hazmetmek için bir bardak daha içilir.

Termodinamikçiler ne der bilemiyorum ama; yazın hararet alır, kışın ısıtır. İnanmayanlara, yazın sahilde çay içmelerini öneriyorum. Yani seneye yaza...

 

 

ELİF TÜRKÖLMEZ

Kahve çünkü...

Yabanidir, mucizedir, hikâyelidir. 8. yüzyılda, Kaffa’da yaşayan keçiler tarafından ‘bulunmuştur’. İnadıyla ünlü bu güzel hayvanın kesinlikle bir bildiği vardır.

Kahve; cezvesi, fincanı, yanında likörü, lokumuyla falan merasimdir. Makinede yapayım deseniz, o da öyle. Filtre koy, kahve ölç, su ekle, raftan en sevdiğin, kenarı kırık eski kupanı al, bir su tut. Yaşıyorsun, hayattasın… “Hayır ben yapılmışını içerim” derseniz, iyi işte, müdavimi olduğunuz dükkândaki tatlı garson, güzel bir günün yarısıdır.

Kahve bahanedir. “Hadi bir kahve”, ‘Konuşalım, dertleşelim, anlatalım, şaşıralım, sevinelim, üzülelim, avunalım’dır. Bir de “Yemeğe çıkalım mı?”, “Sinemaya gidelim mi?” diye sorulamadığı o ilk zamanlarda kurtarıcıdır, “E bir ara bir kahve içelim o zaman?” İçelim tabii…

“Kahve içme kararırsın” telkiniyle büyütülmüş çocukların isyanıdır: Lütfen ‘kara’ralım! Ayrıca da soralım: Kara donlu Beytullah, örtüsü kara değil mi? Samuel Eto’o, Malcolm X, Muhammed Ali, Debi Thomas kara değil mi?

‘Onu tanımak’, kahvesine süt alıp almadığını bilmek, ‘onu unutmamak’sa şekerli miydi, sade mi diye bir an olsun tereddüde düşmemektir. Zaten kahvesini nasıl içtiği; burcu ve elleri kadar önemlidir. Ne, kahve sevmiyor mu? O zaman geçmiş olsun.

Hatırı kırk yıldır. Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama İngilizce konuşulan memleketlerde ‘sake’ sözcüğü hâlâ, sıcak ekmek gibi. Tazecik. Biz ‘hatır’ı nadir kullanıyoruz. Halbuki ne güzeldir mesela: Hatırım için tadına bak bari…

Kahvenin, profesyonel bir içicinin uykusunu kaçırması zordur aslında. Aksine kupa kupa kahve içip uykuya dalarsanız, hıphızlı, saykodelik ve her bir ayrıntısı mucize kabilinden rüyalar görürsünüz. Uçarsınız. Ne yapayım öyle rüyaları demeyin ve Allahaşkına, Ahmet Haşim’in 40 Derece adlı yazısını okuyun. Kırk derece ateş ya da bir kupa kahveyle insan ne korkunç zevkler yaşarmış görün.

Nefis kokar. Hele ilk açılışlarda… Kahve paketini ilk kez açtığım anlardan birkaçında ‘ağladığımı’ bilirim. Marketlerde açılmamış kahve kutularına parmak atıp, deriiin bir nefes çekip kaçmışlığım vardır.

Kahvaltı, kahvenin altına iki lokma sermek içindir. Yani belki de ‘30 çeşit’ israf, pazar kahvaltısının fotoğrafını çekip paylaşmak ayıptır. Etimoloji iyidir.

‘Yorgunluk kahvesi’ diye bir şey vardır. Dermansıza can verir, işi olanı kuvvetlendirir. Bir şeylere yeniden, umutla başlamak için bir fincan, taze, sıcak kahveden daha iyi bir şey olamaz.