'Toz' olup giden bir film

Venedik Film Festivali bir hafta önce sıcak bir politik ortamda başladı. 70 yıla ulaşan geçmisiyle ülkenin en eski yerleşik kültürel kurumlarından biri olan;
Haber: MEHMET BASUTÇU / Arşivi

VENEDİK - Venedik Film Festivali bir hafta önce sıcak bir politik ortamda başladı. 70 yıla ulaşan geçmisiyle ülkenin en eski yerleşik kültürel kurumlarından biri olan; plastik sanatlar, tiyatro, dans, müzik ve sinema dallarında etkinlikler düzenleyen 'La Biennale di Venezia'nin (Venedik Bienali), Berlusconi hükümetiyle çelişkiye düşecek olması doğaldı.
Açılış törenine, geleneğin tersine, İtalyan Parlamentosu Başkan Yardımcısı dışında hiçbir bakanın katılmaması, yeni bir statüyle özerkliğe kavuşan Venedik Bienali ile devlet arasındaki ilişkilerin kara bulutlarla yüklü olduğunu kanıtlıyordu.
Bu ortamda, 1959 Üsküp doğumlu Milcho Manchevski'nin, yarışma dışı gösterilen
'Toz' (Dust) adlı açılış filmi, sinemasal ve politik polemiklere yenilerini ekledi. Biçim olarak dağınık ve tutarsız, içeriği kuşkulu, başarısız bir film izledik.
Türkler karikatürize ediliyor
Basın toplantısında, bir İngiliz gazetecinin, aşırı milliyetçi bir Türk meslektaşının ağzından çıkıyormuşcasına her şeyi birbirine karıştıran sorusu, 'Toz'un bıraktığı genel izlenimi özetlemesi açısından ilginçti: "Türklerin kötü yanlarıyla karikatürize edilerek görüntülenmesi, yapımcının İngiliz olduğu, Türkiye'nin de Avrupa Birliği'nin kapısını çaldığı göz önüne alındığında, filminizin, bu üyeliğe karşı olan Avrupalıların görüşünü yansıttığı söylenebilir mi?"
Manchevski, yeni polemiklere girmemek için, soruyu haklı olarak yanıtsız bıraktı... Bu uç tepki bir yana, festivali izleyen, tanıdığım Avrupalı, Asyalı ya da Afrikalı sinema yazarları arasında kimse 'Toz'u beğenmiyor, birçoğu dudak büküp geçiyordu.
Yedi yıl önce, ilk uzun metrajlı filmi 'Yağmurdan Önce' ile Venedik'te 'Altın Aslan' kazanan Manchevski, bu kez Doğu işi bir 'western' gerçekleştirmiş. İtalyanların ünlü 'spaghetti western'lerine göndermede bulunarak 'lahmacun eastern' ya da 'tuzu, biberi bol tam yağlı balkan kebabı' demek, 'Toz' için belki de en uygun tanımlama olacak.
23 yaşında ülkesinden ayrılarak Batı'ya yerleşen Makedonyalı yönetmen, beni alıp çocukluğumun Malkoçoğlu ve benzeri popüler filmlerindeki anlı ve şanlı, kanlı ve dumanlı iki renkli dünyaya götürüverdi...
Üstelik, yönetmenin bakış açısı, ticari Batı sinemasının en kötü reçeteleriyle kotarılmıştı. Günümüz New York'unda, genç bir Afro-Amerikalı, para ve mücevherlerini çalmaya çalıştığı yaşlı kadının yaşamöyküsünü
dinlemek zorunda kalması, 100 yıl öncesinin Balkanlar'ına giden yolculuğun başlangıcı oluyordu.
Yaşlı kadının alabildiğine melodramatik bir dille işlenen yaşamöyküsü, Osmanlı egemenliğinden kurtularak bağımsızlığını elde etmek isteyen bu bölgede, Türk askerlerin Komitacılara karşı giriştiği alabildiğine kanlı 'barbar' savaşın barut kokularına boğuveriyordu izleyiciyi...
Politik film böyle olur
Amos Gitai de Doğulu bir yönetmen, hem de Ortadoğulu. Elli yıl önce İsrail'de doğan Amos Gitai de uzun süredir Batı ülkelerinde yaşıyor ve Ortadoğu gerçeklerinden yola çıkan belgesel ve konulu filmleriyle tanınıyor...
Bu yıl, biri belgesel iki yeni filmle birden Venedik'e gelen Gitai, 'Eden' adlı konulu filmiyle Altın Aslan adayı yönetmenler arasında bulunuyor. Çağdaş politik sinemanın ne olduğu ya da ne olması gerektiği konusunda dört dörtlük, olgun bir film izliyoruz.
Dünya edebiyatının büyüklerinden Arthur Miller'ın bir öyküsünden yola çıkan Gitai, 1940'lı yıllarda İsrail'e yerleşen Amerikalı Siyonistlerin günlük yaşamlarını yalın ve şiirsel bir dille anlatırken, perde arkasındaki politik ortamı ince ince duyumsatmayı başarıyor. Her biri temelde farklı nedenlerle İsrail'e göç eden bu öncülerin düşleri ve yaşadıkları düşkırıklıkları, duyarlı bir dil eşliğinde önümüze geliyor...
Düşünmeye davet eden film
Üstelik, belirgin bir politik söyleve gereksinim duymadan; izleyicisine hiçbir tezi kabul ettirmeye çalışmadan; tam tersine, onu düşünmeye ve inandığı, doğru sandığı görüşleri yeniden sorgulamaya davet ederekten... Arthur Miller'ı önemli bir rolde, çocukları İsrail'e yerleşen, sağduyu sahibi bilinçli yaşlı babayı başarıyla yorumlarken izlemek, filme ayrı bir renk katıyor. Ancak 'Eden' ne konusunu, ne de jeneriğindeki ünlü adı, geniş kitlelere göz kırpmak için kullanmaya yeltenen bir film değil. Kendine özgü dili ve biçemiyle, has bir sanat sineması örneği...
Amos Gitai ile Milcho Manchevski örnekleri, La Mostra'nın başarılı yöneticisi Alberto Barbera'yı 'Amerikan sinemasına karşı' olmakla ve festivali 'karamsar, ağır filmlerle' doldurmakla suçlayanların ne kadar haksız ya da ne kadar önyargılı olduklarını gösteriyor. 'Eden'ı Altın Aslan'a aday gösterirken, 'Toz'u yarışma dışı sunmak, iki değişik sinema anlayışı arasındaki seçimin berraklığını kanıtlıyor.