Trompet çalmak yaptığım en iyi şey

Trompet çalmak yaptığım en iyi şey
Trompet çalmak yaptığım en iyi şey
Almanya'nın Grammy adayı, pop listelerini zorlamış trompetçisi Till Brönner yarın 21.00'de İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde. Caz yıldızına bağlandık, trompetin vesile olduğu heyecanları, popülaritesini ve geçmişten miras aldıklarını konuştuk
Haber: SEVİN OKYAY - sevin.okyay@radikal.com.tr / Arşivi

Bop’u ve Charlie Parker’ı 13 yaşında keşfetmişsiniz. Klasik eğitimi almış bir trompetçide erotik bir heyecana vesile olacak türden bir keşif miydi bu?
Charlie Parker’ı ilk dinlediğim günü dün gibi hatırlarım. Büyük bir etkisi olmuştu, çünkü klasik müzikle büyümüştüm. O zamanlarda dinlediğim caz müziği bile Parker’ın yanında bayağı geleneksel kalıyordu. Bana kuralları yıkma hissini Parker kadar veren çok az müzisyen vardır. Bugün bile ne yapıyorsam, hâlâ ilk olarak Charlie Parker’da, Dizzie’de ve tabii Chet Baker’da keşfettiğim spontanlığın etkisi altında yapıyorum. 

İlk solo albümünüz ‘Generations of Jazz’ı hard bop’a bir saygı duruşu diye tanımlayabilir miyiz? Nasıl oldu da Ray Brown gibi bir isim Almanya’dan 20 yaşında bir trompetçinin albümünde çaldı?
Doğrusu, öyle bir albüm kaydetmek her zaman hayalimdi, sözünü ettiğimiz zamanlar da, yani ilk albümümü kaydettiğim yıllar 90’lar. Ve o sıralarda Berlin’e, sahne almak için gelen Ray Brown’la beraber çalabilmek yaşadığım en büyük deneyimlerdendi. Hayatımdaki tarihi anlardan birisi de ona Charlie Parker’la çaldığı yılları sormak oldu. Brown, Charlie Parker’ın o ünlü ilk dörtlüsünde çalanlardan biriydi. Tüm hikâyeyi anlattı. O sıralarda bir blues grubunda çalıyormuş. Ama sırf Parker’la beraber çalabilmek için grup dahil her şeyini bırakıp New York’a gitmiş. Brown, bayağı arkadaşça yaklaşmıştı bana. Stüdyoya büyük caz efsanelerinden biriyle girmeme rağmen sanki yanımdaki büyükbabammış ya da destek için başvuracağım herhangi bir insanmış gibi gelmişti bana. 

Şarkıcı yönünüzü göstermek için beş yıl beklemeniz gerekti. Öncesinde trompetçi olarak ünlendiniz. Sizi şarkı söylemeyi denemeye iten neydi ilk başta?
Şarkı söylememin arkasındaki asıl hikâye küçük bir grubun tek nefesli enstrüman çalan üyesi olduğum yıllara dayanıyor. Yani bu, tüm işin bana kalması anlamına geliyor. Enstrümanımdan biraz mola almak için şarkı söylemeye başladım ama şunu fark ettim, insanlar ben şarkı söyledikten sonra trompetle ne çaldığıma da daha dikkat eder bir duruma geliyorlardı. Ben de bunu bir araç gibi kullandım ama asıl dikkatlerini çekmek istediğim yer trompetimdi. Çünkü onu çalmak, en iyi yaptığım şey. (Gülüyor) 

Peki Chet Baker karşılaştırmalarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? ‘Chattin’ with Chet’ projenize bakılırsa o da kahramanlarınızdan biri gibi.
Chet Baker konsepti, yani aynı zamanda şarkı da söyleyen bir trompetçi olması, benim de şarkı söylediğimi gören insanların üzerime böyle bir etiket yapıştırmasına neden oldu. Aslına bakarsanız Chet Baker’dan o kadar da etkilenmedim. Sound’unu çok severim, tarzından da hoşlanırım ama kalbimde daha büyük bir yeri olan başka bir trompetçi var. Sürekli bu karşılaştırmayla uğraşmak durumunda kaldım. Ve Chet Baker’ın ucuz bir kopyası olmadığımı göstermek için Chet Baker’a tribute projesi yaptım. 

Kalbinizde daha büyük bir yeri olan diğer trompetçiler kimlerdi?
En büyüklerinden biri Freddie Hubbard’dır. Kenny Dorham’la birlikte... Ama tabii Dizzie Gillespie’yi de saymam gerek. Tom Harrell ve Randy Brecker’i de çok severim. Hatta Randy bir süreliğine hocam olmuştu. Bugün ne yapıyorsam çoğunu öğreten bir başka hocam ise Los Angeles’lı Bobby Shew. 

Bir caz müzisyeninin pop listelerine girmesi çok zordur. Siz ise ‘That Summer’la 6 numaraya kadar çıkmıştınız. Nasıl oldu bu?
Muhtemelen 90’larda ortada çok da yeni sanatçı olmamasının faydasını gördüm. Medya da kültür endüstrisinde çalışan insanlara ilgi göstermeye başlamıştı. Ben de en azından yaptığım şeyle ayırt edilir bir noktadaydım. Ortamda çok fazla caz müzisyeni yoktu. Bir de şu var; hiçbir zaman kendi ismimle çıkardığım müzikte avangarda çok kaymadım. O yüzden caz nedir ne değildir hiçbir fikri olmayan ama bir şekilde duydukları zaman bundan hoşlanacak insanlara benim albümümü satmak da muhtemelen daha kolay. Bir de tam lounge music furyasının yaşandığı yıllardı. Ki o da müzisyen olarak çok hoşuma giden bir durum değildir. Çünkü dinlenmektense tüketilecek bir müziktir. 

Grammy adaylığının halihazırda ünlü bir sanatçıya ne gibi katkıları oluyor? Ticari bir getiri mi, prestij mi yoksa sadece insana kendini iyi hissettiren bir deneyim mi?
Hepsi sanırım. Tabii büyük bir marka değeri var. Dikkatlerin daha fazla üzerinize çekileceği, daha çok insanın sizi dinlemek isteyeceği anlamına geliyor. Benim hayatımda çok fazla şey değiştirmedi. Sadece Take 6 projesinde yer aldığım için çok şanslı sayıyorum kendimi. Onların albümündeki soloyla Grammy’ye aday gösterilince kendimi hayatımda ilk kez Terence Blanchard gibi isimlerle yan yana görme şansına eriştim. Ve tabii, Los Angeles’ta da bayağı iyi vakit geçirmiştim. 

Bu arada ilk solonuza, özellikle de ‘The Standard’a bayılıyoruz. İstanbul ’da da şarkı söyleyecek misiniz?
Biraz şarkı olacak evet. 

Bir de burada kimin daha yakışıklı olduğu yönünde bahisler dönüyor, siz mi, Kurt Elling mi diye?
Gerçekten mi! (Gülüyor) Umarım trompetimle bu iddianın altından kalkabilirim.

FESTİVALDE BUGÜN
Önceki akşam Esma Sultan’da Türkiye cazının büyük ismi Neşet Ruacan’a onur ödülünün sunulduğu açılış töreniyle başlayan 19. İstanbul Caz Festivali, bu akşam efsane basçı Marcus Miller’ın festivale özel ‘The İstanbul Project’inin dünya prömiyerine ev sahipliği yapacak. İKSV’nin 40. yılı vesilesiyle festival izleyicisinin yakından takip ettiği Miller’a sipariş edilen ‘The İstanbul Project’te Türkiye’nin önemli müzisyenleri de sahnede olacak. Saat 21.00’de Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konserde Miller’a klarnetin ünlü ismi Hüsnü Şenlendirici, vurmalı çalgılar ustası Burhan Öçal, en basit ritimleri çarpıcı bir anlatıma dönüştüren perküsyon ustası Okay Temiz, ülkenin yetiştirdiği en iyi caz trompet sanatçılarından İmer Demirer ve kendine has tekniğiyle gitar virtüözü Bilal Karaman eşlik edecek. Ekibin diğer üyeleri ise üstün yetenekleri sebebiyle Marcus Miller tarafından desteklenen genç müzisyenler Louis Cato (davul) ve Alex Han’ın (saksofon) yanı sıra Miller’ın üyesi olduğu SMV ile birlikte birçok konser veren önemli müzisyen Federico Gonzalez Peña (tuşlu çalgılar).