Türk filmlerinde kötü oyunculuk görmedim

Türk filmlerinde kötü oyunculuk görmedim
Türk filmlerinde kötü oyunculuk görmedim

Mark Johnson Yağmur Adam , Not Defteri ve Kafka gibi çok başarılı filmlere imza atan Oscarlı bir yapımcı.

Akademi'nin 'Yabancı Film Oscarı' ödülünün seçim sürecini yöneten komitenin başkanı Mark Johnson: "Bir Zamanlar Anadolu'da'nın büyük bir hayranıyım. Bu yıl az kalsın 'kısa liste' adlandırdığımız ilk dokuza giriyordu" diyor
Haber: EMRE KORKMAZ / Arşivi

Uzun adı Academy of Motion Picture Arts and Sciences olan, yönetmenler, oyuncular, senaryo yazarları, film müziği bestecileri gibi sinema sanatçılarının içinden sadece mesleklerinde en yüksek seviyelere ulaşmış olanların üyeliğe kabul edildiği, kısaca Akademi dediğimiz kurum, yaklaşık altı bin üyeden oluşuyor. Mark Johnson, bu kurumun ‘En İyi Yabancı Film Oscarı’ ödülünün seçim sürecini yöneten komitenin başkanı olmanın yanında, ‘Yağmur Adam’, ‘Not Defteri’, ‘Kafka’ ve ‘Narnia’ serisi gibi çok başarılı filmlere imza atmış ve kendisi de Oscar ödülü kazanmış bir yapımcı. Böyle birini görmeye giden herkes gibi ben de bir asistanlar serisinden oluşan basamakları tek tek tırmanacağımı düşünüyordum, ancak kendisi beni kapıda karşıladı. Hollywood manzaralı şahane köşeofisine girer girmez “Hemen şunu söyleyeyim, ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’nın büyük bir hayranıyım. İlk dokuza neredeyse giriyordu. Ceylan olağanüstü bir sinemacı” deyiverdi.
Johnson ile bu zor randevuyu başka sebepler sayesinde alabildiğimi sanıyordum, ancak girer girmez bana bu kapıyı açan şeyin Ceylan’ın sinemasının Akademi’de uyandırdığı büyük saygı olduğunu hissettim. Filmlerini sevmeyenlerimiz mutlaka vardır, ancak neresinden bakarsanız bakın, Ceylan’ın ve filmlerinin Türkiye sinemasına yaptığı katkı saygıyı hak ediyor. 

Hiçbir Türk filminin henüz Oscar’a aday olamamasını, filmlerimizin Los Angeles’ta pahalı bir tanıtım kampanyası yapmamasına bağlayan görüşler var. Buna katılıyor musunuz?
Katılmıyorum. Buraya büyük tanıtım bütçeleriyle gelen filmler var, ama iş filmin kendisinde bitiyor -bunun çok örneği yaşandı.- Unutmayalım ki filminizi kaç kişinin izlediği çok önemli değil, izleyen üyelerin filmi nasıl oyladıkları önemli. Biraz garip ama süreç şöyle işliyor: Eğer filminizi 30 üye izledi ve tamamı en yüksek notu verdiyse, bu yapabileceğinizin en iyisi. Eğer filminizi genel komitenin 250 üyesinin tamamı izlediyse ve küçük bir kısmı düşük not verdiyse, bu film ilk filmin altında kalıyor. Hollywood’daki film tanıtım şirketleri bunu söylediğim için çok kızacak ama iş tanıtımda değil, kesinlikle filmde bitiyor. 

Yabancı film Oscar adaylarının seçim sistemi geçen yıllarda sert eleştirilere uğruyordu ve kurallarda bazı değişiklikler yapılmak zorunda kalındı. Bize bu değişiklikleri ve süreci anlatır mısınız?
Akademi’nin yabancı film komitesinin en başından beri hem form olarak hem de konu olarak daha ‘standart’ filmleri tercih ettiğini biliyoruz. Sistemin değişmesinin kaçınılmaz olduğunun anlaşıldığı 2008 yılında, Romanya’dan Cristian Mungiu’nun ‘4 Ay,3 Hafta, 2 Gün’, Meksika’dan Carlos Reygadas’ın ‘Silent Light’ ve Almanya’dan Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’ adlı üç muhteşem filmi ilk dokuza giremedi. Bu filmlerin Oscar’ı kazanamamaları bana göre sürpriz olmazdı ama ilk dokuza bile girememelerini bir türlü hazmedemedim. Bu işi bırakmayı düşündüğüm bir dönemdi. Ancak Akademi bana bu yanlış işleyişi değiştirebilmem için büyük destek verdi. Aktif üyelerin 60-65 filmi seyredecek zamanı bulamamasının ana sebebi, aslında bizim bu filmlerin bir sinema salonunda seyretmelerini zorunlu kılmamız, evlerinde DVD’den seyretmelerini yeterli saymamamız. Bu kuralı değiştirmek istemedik, ancak 250 kişilik genel komitenin seçeceği filmlerin sayısını dokuzdan altıya indirdik ve dünya sinemasını iyi takip eden 20 Akademi üyesinden oluşan bir uzman ekip oluşturup, bu ekibe üç tane ‘joker’ kullanma hakkı verdik. Her yıl çok değerli sinemacıları davet ediyoruz bu ekibe: Örneğin Xavier Koller vardı bu yıl, Türk sinemacılarla birlikte çalıştığı ‘Umuda Yolculuk’ filmiyle en iyi yabancı film Oscar’ını almıştı. Bir başka Oscar ödüllü yönetmen Florian von Donnersmarck vardı. Bu ekibin en beğendiği üç aday adayı yabancı filmi, diğer Akademi üyeleri bu filmler hakkında ne düşünürse düşünsün, ilk dokuza ekliyoruz. Ancak hangi üç filmi biz seçtik, hangi altı film genel komiteden geldi, bunu açıklamıyoruz. Sonra bu dokuz filmden beş aday çıkarmak için Akademi’nin halen çalışan gözde üyelerinden oluşan 30 kişilik bir grup kuruyoruz. Bu grupta geçen yıl Ryan Gosling, Julian Schnabel, Anne Hathaway ve Michael Mann gibi isimler vardı, bu yıl Merly Streep geldi. Bu ekibin üyeleri bize üç günlerini ayırıyorlar ve bu dokuz filmi seyredip Oscar adayı olacak ilk beşi onlar seçiyor. Son aşamada ise bu beş filmin beşini de sinema salonunda seyreden tüm üyelerimiz oy kullanıp Oscar’ın sahibini belirliyor. 

Oscar’larda duygu yüklü filmlerin, ‘sanat filmi‘ diye tabir edilen filmlere oranla daha şanslı olduğu söylenir.
Akademi; sinema yazarları ve eleştirmenlerinden değil, film yapan ve yapacağı filmlere çoğunlukla duygusal sebeplerden karar veren kariyerinin üst seviyelerindeki sanatçılardan kurulu bir kurum. Akademi her zaman basit insani duyguları, entelektüel olana tercih eder. Bu bir gerçek. Ancak üyelerimiz her şeyden önce birer sinema âşığıdır ve ödülü hak edene vermek ister. Türkiye’den son birkaç yıldır, izlenmesi zor demek istemiyorum ama izleyiciden oldukça fazla dikkat talep eden filmler aldık. Ne var ki bu filmleri çok beğenen ve ilk dokuza alınması için büyük destek veren üyelerimiz vardı komitede. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ bizim bu yıl komitede üzerinde en çok konuştuğumuz filmlerden biriydi. 

Türkiye’nin son yıllardaki Oscar adaylarını, Akademi’nin bu filmleri algılayış tarzı açısından güçlü ve zayıf yanlarını değerlendirir misiniz?
Öncelikle şunu söylemeliyim: Ceylan olağanüstü bir sinemacı. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın büyük bir hayranıyım. Bu yıl az kalsın ‘kısa liste’ diye adlandırdığımız ilk dokuza giriyordu. Bu liste 10 filmlik olsa girerdi. O kadar yakındı. Genel olarak bakarsak henüz oyunculuğun harika olmadığı bir Türk filmi seyretmedim. Oyuncularınızın sergiledikleri duygular oldukça doğal ve inanılır. Ayrıca filmlerinizde teknik açıdan olağanüstü bir kendine güven var. Amerikan filmlerinde olduğu gibi hızlı tempolu bir montajla ilerlemiyor hikâyeler, yönetmenler diyaloglara ve oyunculara çok güveniyor ve uzun zaman veriyorlar. Bu uzun planlarla dramdan gerilime çoğu sahnenin gizemini ve baskısını arttırmayı başarıyorlar. Ayrıca filmlerde Türkiye’nin zengin geçmişine bir bağlılık var gibi. 

Bu son söylediğinizi biraz açar mısınız?
Mesela ‘Bal’da geçmişte kalmış bir yaşam tarzına dair bir nostalji olduğunu hissetmiştim. Bu arada ‘Bal’ harika bir filmdi ve onun da ilk dokuza gireceğini düşünüyordum. (Bal ismini Türkçe kullanıyor.) “Bir Zamanlar Anadolu’da”, boş arazilerde karşımıza çok değerli tarihi eserler çıkaran bir film. Ayrıca bu tür kırsal boş alanlar filmlerinizin işlediği duyguları daha bir çarpıcı hale getiriyor sanki. Dezavantajlara gelince, biraz senaryolara bakmak gerek diye düşünüyorum. Filmlerinizdeki karakterler ne yapmaları gerektiğini çok net biliyorlar ve yapıyorlar. Kararsızlık yaşayan veya ikileme düşen bir karakter hatırlamıyorum. 

Kareterlerin genelde içsel çatışma ve çelişkilerden yoksun olduğundan bahsediyorsunuz sanırım.
Evet, Türkiye’den, mesela Woody Allen filmlerindeki gibi içsel çelişkilerle dolu karakterleri inceleyen bir film seyretmedik. Elbette ben çok sınırlı sayıda Türk filmi seyrediyorum ve bu fikirlerim yanlış ya da eksik olabilir. 

Türkiye’nin Oscar adayları içinden favori filminiz hangisi?
‘Üç Maymun.’ 

EMRE KORKMAZ: Yönetmen/ Kaliforniya Üniversitesi’nde sinema öğrencisi