'Türk olmak bir hayat tarzı gibi'

'Türk olmak bir hayat  tarzı gibi'
'Türk olmak bir hayat  tarzı gibi'
İstanbul'a her gelişinde aynı soru çıkıyor karşısına: Soyadın nereden geliyor? Yanıtı esprili: Ata'dan! Britanya'nın çağdaş sanat yıldızlarından Gavin Turk'un Galerist'te açtığı son sergisi 'Turk'te Türkiye'ye de göndermeler var.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

1990’larda çağdaş sanatla pop starlığı arasındaki mesafeyi iyice kısaltan ‘Genç Britanyalı Sanatçılar’ın has yıldızlarından Gavin Turk. Bomboş beyaz bir stüdyoya koyduğu ‘Gavin Turk burada çalıştı, 1989 - 1991’ yazılı mavi bir plaketten ibaret eseri ‘Mağara İşi’, Royal College of Art’tan mezuniyet için yeterli bulunmadığından beri, sanat tarihini coşkulu bir şekilde ters köşeye yatırıyor. Robert Indiana’nın ikonik ‘Love’ tablolarını kendi soyadı ‘Turk’ü yerleştirerek yeniden yaratıyor, Jackson Pollock’ın pratiğini yineleyerek onun avangart pozisyonunu tarumar ediyor, kâh Che kâh Sid Vicous’ın yerini alarak isimler, imza ve özgünlük konusundaki fikirlerimizi yeniden işliyor. İşleri konusunda her sorulana geniş geniş cevap veren Turk’le Galerist’teki sergisi ‘Türk’ü konuştuk.
Bu, İstanbul ’a üçüncü gelişiniz. İşleriniz nasıl bir etki yaratıyor sizce burada?
İnanın hiçbir fikrim yok. Bence Türkiye ’de insanlar Türk olduklarının çok bilincindeler. Neredeyse kişisel kimliklerini tehdit edecek kadar... Bir hayat tarzı gibi. Bence Britanyalı olmanın bir parçası da başka ülkelerin varlığının bir çeşit kabulüdür. Çünkü Britanya’nın sömürgeleri bir noktada geriye çekilince kültürlerin karışımı İngiltere için çok iyi bir sonuç verdi. Ama işimin bir kısmı da karıştırmak üzerine. Zaten soyadım Turk. Ve buraya her geldiğimde de her seferinde bu soyadı nereden alıyorsun sorusuyla karşılaşıyorum. Ben de Ata’dan aldım diyorum. (Gülüyor) Çok karmaşık. Bir sanatçı olarak kültürel kimliklerin farkındayım. Zaten kimlik üzerine çalışıyorum… İmza olsun, yaratıcılık teması olsun… Sanatın nasıl bir kültürel mekanizma, toplumsal bir iletişim olduğu üzerine çalışıyorum. Ve İstanbul’a gelmek de soyadımdan dolayı benim için tuhaf bir durum. Hayatım boyunca beraber yaşadığım bir şey aslında bu. Okuldayken bana ‘hindi’ derlerdi. Sanat da büyük oranda imzayla ilgilidir. Sanatçı kavramı, yaşam içindeki tecrübelerde, dilde kendi yerini belirlemekle alakalı. Sanatsal bir varoluş gibi… Sanatçıdan, bize yeni görsel tecrübeler sunacak tuşları basmasını isteriz. Benim sanatım bildik tecrübeleri alıp sanatsal işler olarak yeniden sunup başka bir yere taşımakla ilgili. Ben sanatımı, izleyicinin başka sanatçılarla ilgili düşünmesi için yapıyorum. Herkes bir sergiye önden belirlenen bir algıyla gelir. Ben de bu önden algıları alıp biraz değiştirmek istiyorum. Küçük bir değişiklik ama benim için sanat, sergiye gitmeden önce kafanızda oluşturduğunuz kavramları biraz değiştirebilir. Neredeyse gerçeküstü bir şeye dönüşür. Ve sonunda çoğunlukla işin sonu klişelere gelir.
Klişelerde sizi cezbeden ne?
Bence klişelerin ortasında bir hakikat var. Herkesi kendine çeker ve herkes hakikatin kendince bir versiyonunu oluşturur.
Klişelerle bu ilişki, popüler kültürün ana damarlardan olduğu 20’nci ve 21’inci yüzyılla alakalı bir şey mi sizce?
Hayır. Bence önünde sonunda bu çok insani bir durum. Toplumu yaratan şey bu. Belli bir zamana özgü değil. Entelektüel olarak bunun bilincinde olmak daha karmaşık bir şey. Çünkü 1960’larda Guy Debord, Baudrillard gibi isimlerin de öne sürdüğü üzere hakikatin farklı farklı yüzeyleri var. Bir şekilde hakikate yoğunlaştığınızda ona ulaşmanın ne kadar zor olduğunu görüyorsunuz.
Jarvis Cocker’la yaptığınız söyleşiyi okumuştum. Klişelerle oynamanın şimdilerde ne kadar zorlaştığından bahsediyordunuz.
Evet, klişe üzerine konuşmak da bir klişe artık. Farklı ve dürüst olmaya veya geniş bir kitleye bir şeyler söyleyebilmeye çalışırken işin içinde özgünlük olmak durumunda. Özgün fikre ulaşmak ise çok zor. Özgün olmaya çalışmıyorum. Ama şunu da belirtmek lazım, Umberto Eco, “aşkla ilgili doğrudan konuşamazsınız, onu bir bağlama yerleştirmek durumundasınız” diyor. Sadece “seni seviyorum” diyemezsiniz, onun bir bağlama ihtiyacı vardır. Ama o bağlamın bile daha başka bir bağlama ihtiyacı vardır. Barbra Cartland’ın yazdıklarının bağlamı mesela...
18’inci yüzyılda otomatik satranç oynadığı iddia edilen düzenleme ‘Otomatik Türk’, burada da bir işin konusu. Nedir bu hikâyede sizin dikkatinizi çeken?
Elinde pipo var. Hem İngiliz felsefecilerinin geleneksel olarak ellerinde pipoyla verdiği pozu çağrıştırıyor hem de Magritte’in ‘Bu bir pipo değildir’ eseri akla geliyor. Satranç da Duchamp’ı… Bir de tabii Türk meselesi var. ‘Otomatik Türk’ün Türk olmasının sebebi, 18. yüzyıl Avrupa saraylarında Türk’ün, başka bir dünyadan geliyormuş gibi görülmesiydi. Satranç da bir ev içi oyun. Yani farklı bir ülkeden biri evine gelip seninle gayet domestik bir oyun oynuyor. Ve neredeyse bilgisayar fikrinin de öncülü ‘Otomatik Türk’. Amazon da kurduğu soru - cevap sitesine bu adı verdi.
Sizin de favori temalarınızdan pop kültür internet çağında daha da hareketli ve kısa süreli. Nasıl etkiliyor işinizi?
Belli ki benim işimin büyük bir kısmı artık çok demode. Tıpkı resim gibi. Hep kullandığım medyumlarla ilgili bir kafa karışıklığı olur. Resim yapıyorum, heykellerim var, baskı kullanıyorum, enstalasyon yapıyorum. Biraz kafa karıştırıcı bir durum. Ama bir yandan da çok demode. Çünkü önünde sonunda duvara asılan bir sanat bu.
Sergideki ‘Nazar’ resminizi hâlâ mükemmelleştirmeye çalışıyormuşsunuz...
Bir resmi yapmanın birden çok yolu var. O doğruyu bulmam lazım. Biraz karmaşık bir süreç, şansa ihtiyaç var. O kadar incık cincık ayrıntı var ki... Bazen boya çatlayabiliyor, başka bir sorun olabiliyor. Geçen yıl ki Elgiz koleksiyonunda sergilemek istiyordum ama olamadı. 2.5 metrelik bir yarıçapı var. İki yıldır bu resimleri yapmaya çalışıyorum. Bakarsan karmaşık değil. Ama sonuca ulaşması çok zor. Eğer batıl inançlarla oynuyorsanız onunla başa çıkmak durumundasınız.
Neyle başa çıkmak?
İnsanlar bana niye tamama ermediğini bildiklerini, çünkü çok güçlü bir sembol olduğunu söylüyorlardı. Bu kadar güçlü bir işaretle uğraşırken dikkatli olmalısınız.
Biraz pop art’ı anımsatan bir yönü de var.
Evet. Aynı zamanda bir hedef tahtasını da çağrıştırıyor. Jasper Johns gibi... Pop art’ın kendisi de sanatta görsel bir iletişimin kurulduğu bir nokta. O noktada bir kırılma olmuş ve “şu anda nasıl düşündüğümüzün sembolü bu” denmiş. Bir resim olarak hedef tahtası, sanatçının kanvas üzerine damga koyması demek. Bu hedefte sanatçı tam gözü buluyor. (Gülüyor)
Sanatın tanımı siz o mavi plaketi koyduğunuzdan beri nasıl değişti?
Bence sanattaki temel değişiklik, Doğu sanatının da Çin veya Hindistan’dan gelen sanatın da işin içine dahil olması. Bu sermayeyle de ilgili bir şey. Ayrıca mesela Çin’den gelen sanat ilk başlarda ilginç değildi çünkü Batı sanatının pastişi gibiydi. Şimdi değişti, artık kopya değil. Ve daha ilginç haliyle.
Sanat ortamının pazar odaklı olduğunu söylüyorsunuz. Bu Doğu için de geçerli mi?
İstanbul’da sermaye, insanların uluslararası sanat alması için hazır. Bu da insanların sanatla ilgili görüşünü değiştiriyor. Yapabileceğimiz en iyi şey insanları çevrelerinin daha çok farkında olacağı koşulları yaratmak.
İmza, özgünlük meselelerini sizin için ilgi çekici kılan neydi?
Üniversitede sanat okurken, müzelerde işlerin imzalarına, duvarlardaki sembollere, çerçevelerine, neredeyse iş dışındaki her şeye bakıyordum. İşle ilgili her şey onun çevresinde olanlardı. Bu yüzden, işle ilgili asıl önemli olanın imzası olduğunu düşünürken buldum kendimi. Niye bir resmi imzalarsınız ki? Çünkü bir ihtimal sizin resminiz olduğu anlaşılmayabilir, özgün ya da gerçek sanılmayabilir. Resmi imzaladığınızda onu etiketliyorsunuz. Köşede bir imza olunca artık resme değil, o imzaya bakmaya başlıyorsunuz. Yani resimdeki süreci kapamak gibi bir durum. Bu yüzden de imzayı bir sürecin açılışını yapmak için kullanma fikrini çok tuttum.
Gavin Turk, ‘Türk’, 16 Ekim’e kadar Galerist Tepebaşı’nda.

‘Sanat bir din değil’
Sanatınızdaki devrimci unsurlar gündelik hayata nasıl yansıyor?

Bilmiyorum. Politikacı değilim. Bence sanat, şiirsel bir medyum. Motivasyonumun büyük kısmı, insanlara şeylerin olduğu gibi olabilmeyeceğini de göstermek. Naif olmak istemiyorum. Bu bir din değil. Eğlenceli olmasına çalışıyorum. Sadece tadına varın diyorum. Bu sanatı yapıyor olmamın sebebi eğleniyor olmam.
Genç Britanyalı Sanatçılar’ın ortak özelliği de bu muydu, yaptığından zevk almak, eğlenmek?
Bu grupla ilgili temel şey birçok sanatçının beraber sergi açmaya başlamasıydı. Galeriler ve eleştirmenleri de yanlarına kattılar. Tasarlanmış bir şey değildi. Genç Britanyalıların farklı gündemleri vardı. Gerçeküstücülük, fovizm, kübizm gibi bir akım değildi. Kültürel bir kimlik bile değildi. İstanbul’da da birkaç yıldır çok güçlü bir yerel sanat görüyorum. Canlı bir sanat ortamı vvar. Türkiye’de köklü bir çağdaş sanat tarihi yok. Bunu düşününce daha ilginç bir durum.
1990’larda çağdaş sanatı daha ulaşılır bir mesele haline getiren neydi?
Belki doğrudanlıkla alakalıdır. İngilizler doğrudan olmamalarıyla tanınır. Özür dileyerek başlarlar konuşmaya. Sonra tersine döner iş. Genç Britanyalı Sanatçılar’la ilgili illa müthiş bir şey düşüneceksek, bu doğrudanlıklarıdır. Özür dilememize, bilmeceler sunmamıza gerek yok. Sadece bu böyle diyebiliriz.
‘Mağara’ okul tarafından reddedildiğinde, bu kurum- sanat ilişkisi üzerine ne düşündürmüştü size?
28 Eylül’de ‘Royal College’da Sanatın 150 Yılı’ adında bir sergi açılacak. Benim de işim sergilenecek. Belki de beni mezun edecekler böylece. (Gülüyor) 21 yıl sonra belki de mezuniyetimi alacağım. İyi bir şey bu. Bazen insanın, sanatının sonuçlarını kestirebilmesi çok zor. “Güzel bir sergi miydi” denildiğinde cevabım hep “Bilmiyorum” oldu. İyi bir serginin kıstası ne kadar iş sattığınızla alakalı değil. Belki 20 sene sonra birileri gelecek ve “Burada bir şeyler olmuş” diyecek. Bunu nasıl bilebilirsiniz ki? Sadece böyle bir umudunuz olabilir.