Türkiyeli gençler kadraja uymuyor

Türkiyeli gençler kadraja uymuyor
Türkiyeli gençler kadraja uymuyor

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Altı yıldır gençleri fotoğraflayan Ahmet Polat, Atatürk'ün rüyasının izini sürüyor. Polat, 'Türkiye'de sürekli o iki yüzü görüyorum; Batı'ya doğru ama değil, Doğu'ya dönük ama değil' diyor
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Fotoğrafların altında hangi şehirlerde çekildiği yazılıysa da çok önemli değil. Altı yıldır Türkiye ’nin farklı şehirlerinden gençleri fotoğraflayan Ahmet Polat, gençlere dair kalıpyargıların onayının değil, ilk bakışta kendini ele vermeyecek ikircikli durumları sezdirmenin peşinde. Hollanda doğumlu fotoğrafçının Türkiye’deki uzun soluklu projelerinin en yenisi ‘Kemal’in Rüyası’, 21 Nisan’a kadar Tütün Deposu’nda. Daha önce Amsterdam’da FOAM’da açılan sergi, İstanbul ’un ardından Mardin’e de uğrayacak. 

Serginin ismi ‘Kemal’in Rüyası’. Atatürk ’ün rüyasının hâlâ bir güncelliği var mı?
Türkiye’de şimdiki durumdan bahsederken bir başlangıca ihtiyaç duyuyorsun. “Türkiye, şu anda istediği gibi oldu mu?” sorusu üzerine çalışmak içindi bu başlangıç da. Her büyük liderin arzusu, rüyası vardır. Ben de “Kemal’in rüyası gerçekleşti mi? Olmasını istediği oldu mu?” diye sordum. 

Hangi noktada ilginizi çekti bu mesele?
Aslında konuya ilgim, son beş altı yıldır gençlerin arasındaki bu Atatürk dövmeleri modasıyla başladı. Şu arkadaki fotoğrafta adam dövmesini gösteriyor. Dövme yaptığın zaman bir şeyin karşısında olmalısın, değil mi? Ama bu ‘pro’ bir dövme olduğu için ilginç. Ben sürekli Türkiye’de o iki yüzü, aslında Batı’ya doğru ama değil, Doğu’ya dönük ama değil, görüyorum. 

Fotoğraflardaki tüm gençler tam anlamıyla bu ikiliği yaşayanlar değil. Türban takanlar da var, İstiklal’in gece hayatından gençler de...
Bir profil ortaya koymak da istemedim. Bu genelde Batı’nın yaklaşımı. Punk’lar budur, bu tipolojiye böyle bir kıyafet, saç gider şeklinde. Öyle bir kadraja soktuğun zaman orada kalıyor. Ama Türkiye’deki gençler ve toplum o kadar net değil. Kadraja uymuyor. Uyması da yanlış bir şey olurdu zaten. Bir dil olarak düşündüğün zaman fotoğraf, hem yüzeysel hem de çok hızlı yargıya varılmasını sağlayacak bir medyum. Çünkü orada bir ses, koku, konuşma, eğer koymuyorsan bir altyazı da yok. Hemen yargılıyorsun. Fotoğraf çekerken, bu tip işleri yaparken de bu temsil işi üzerine çok düşünüyorum. Türk gençlerini bir kadraja sokmayı değil, o fotoğraflarda beklenenin dışında bir şey vermeyi istedim. Bu sergi tam benim istediğim şeyi veriyor, Türkiye’nin konumunun ne olduğuna dair hissettiklerimi tam anlamıyla ifade ediyor. Bence Türkiye hep bu çatallı konumda… Ne o ne de öbürü. Ben de o çifte anlamı fotoğraflamayı denedim. 

Gençliğe dair bir sergide politik eylem fotoğrafları olmamasının sebebi de bu mu?
Gazetecilikte, fotoğrafçılıkta en çok kullandığımız, insanların bağırarak bir şeye karşı çıktıkları an, görsel temsil olarak çok tehlikeli. Böyle öncesinden oluşmuş algılarla şekillenmiş ilk izlenimler hiçbir zaman ilgimi çekmiyor. 

Fotoğrafı çektiğiniz insanlarla nasıl ilişki kurdunuz?
Ben, sokakta gezerken her şey çok rahat ve açıktır. Kocaman bir kameram var. İnsanlar beni görebiliyorlar. Pek saklamıyorum kendimi. O önemli. İnsanlar beni gördüğünde anlıyorum olur mu olmaz mı. Artık hissedebiliyorum, bu kadar çalıştıktan sonra. Bazen gençlerle takıldık, yemek yedik. Misafir olarak çağırdılar. Eski tanıdıklarım da var. Ama hiç tanımayanlar da var. 

Andrew Finkel, sergi kataloğuna yazdığı yazıda Atatürk dövmeli genç için ‘görünmek istediği insan mı?’ diye soruyor.
Andrew çok güzel bir noktaya parmak basıyor. Onun yazıyla ifade ettiğini ben de fotoğrafla aktarmaya çalışıyorum. Bence hepimiz kendi temsillerimizle uğraşıyoruz. Özellikle Facebook, sosyal medya çağında bu her gün devam eden bir süreç. Eskiden sadece sokakta kafaya taktığımız bir şeydi. Sabah tıraş olup kiliseye, camiye ya da başka bir yere gittiğimizde nasıl göründüğümüzle ilgilenirdik. Bugünlerde ise elimizde dijital temsil meselesi var ve hep bunun üzerine düşünüyoruz. Bir şeyler post’luyoruz, yorum yapıyoruz, her zaman görünmek istiyoruz. Fotoğrafçılar da bunun farkında olmalı. Temsil üstüne çalışıyoruz. O yüzden sokağa çıktığım zaman oradayım diyorum. Saklanmak, kamera arkasına gizlenmek, insanlara şiirsel bir uzaklıktan bakmak yok artık. 

Fotoğrafını çektiğiniz insanlarla konuştunuz mu kaygılarını, endişelerini?
Bir sürü insanla görüştüm. Hrant Dink suikastı zamanı Trabzon’da, suikastçının kasabasının yanındaki kasabadaydım. Bu tip meselelerle başa çıkmaları çok zor. Yine kimlik ve temsille ilgili bir şey... Bu olay sonrası “ben Rize’denim” falan demeye başlayacaklarını söylüyorlardı. Çalışmalar sırasında konuştuğum herkesin kendi özel hayatlarına, konumlarına dair anlatacak bir hikâyesi vardı. Bence bu beklentilerini ve endişelerini açabilmek, kavramsal olarak anlamak çok kolay değil. Ama hissedebiliyorsunuz. Benim için de önemli olan bu. Ben de bu serinin bütününden o hissin geçtiğini ümit ediyorum.