Ulay: Yaşlandıkça yapamamayı göstermek istiyorum!

Ulay: Yaşlandıkça yapamamayı göstermek istiyorum!
Ulay: Yaşlandıkça yapamamayı göstermek istiyorum!
Performans sanatının öncü isimlerinden Marina Abromoviç'le fırtınalı aşkı ve ortak işleriyle sanat seyircisinin aklına kazınan efsane sanatçı Ulay, 70'li yıllarda yaptığı solo çalışmalarıyla ilk kez İstanbul'a! Ali Akay'ın küratörlüğünde Şekerbank Açıkekran'da açılan 'Kimliksizleşme ve Dönüşme' adlı sergisi 10 Ekim'e kadar sürecek Ulay'la Radikal'in 'Güncel Sanat Kafa'sı performans sanatçısı Işıl Eğrikavuk konuştu.
Haber: IŞIL EĞRİKAVUK - guncelsanatkafasi@gmail.com / Arşivi

Ulay’ın işlerini ilk sanat okulunda öğrenciyken gördüm. Marina Abromoviç’le saatler boyunca bedenlerinin sınırlarını zorladıkları, kimi zaman galeri kapısında çıplak dikilerek gelenleri aralarından geçmek durumunda bıraktıkları, kimi zaman kendilerini galeri sütunlarına çarparak mekanın mimarisini değiştirdikleri, birbirlerine tokat attıkları, saçlarından bağlandıkları, Çin seddi üzerinde biribirlerine doğru yürüyerek ayrıldıkları işlerini bugün artık neredeyse herkes biliyor. Özellikle de Marina’nın MOMA’da yaptığı performansına geldiği ve göz göze bakıştıkları sahne herkesin ezberinde. O kadar ki, bugün benim derslerimde öğrenciler ‘hocaam o sahneyi izleyebilir miyiz’ deyip ağlamaklı gözlerle Ulay ve Marina’nin bakışlarını izliyor.


Ulay ve Işıl Eğrikavuk
Öte yandan Ulay’ın, daha az bilinse de, (Uwe Laysiepen) Marina’dan bağımsız bir sanatçı pratiği de var. 1970’lerde Amsterdam’a taşınıp sahip olduğu Alman, erkek, sanatçı kimliklerini ters yüz etmeye başlayan Ulay, o dönemin anti-art’ı olan provo hareketinin içinde yer alıyor. Yarı erkek yarı-kadın kılığında dolaştığı, Hitler’in favori ressamı Carl Spitzweg’in ikonik bir resmini müzeden çalıp göçmen bir Türk ailenin evine astığı, ve kendi bedeninin üzerine seyircinin görüntülerini yansıtarak fotoğraf ve bedeni birleştirdiği işleri Ulay’ın erken dönemin işlerinin en bilinenleri arasında.

Işıl Eğrikavuk yazdı. "Marina ve Ulay'ın dayanılmaz hafifliği"

Ulay’ın ağırlıklı olarak fotoğraf, müdahale ve performanslardan oluşan bu solo pratik, Ali Akay’ın küratörlüğünde Şekerbank Açıkekran’da açılan “Kimliksizleşme ve Dönüşme” adlı sergide 10 Ekim’e kadar görülebilir. Sergi dolayısıyla İstanbul ’da olan Ulay’la işleri üzerine konuştuk.

Öncelikle sağlık durumunuzu sormak istiyorum. 2013’te sizin hakkınızda yapılan Ulay (project cancer) belgeselinde kanserle olan mücadelenizi anlatıyordunuz. Hastalık şu an ne durumda?
Evet 2009’da çok agresif bir tür kansere yakalandığımı öğrendim. Doktorum dört-ile altı ay arasında ömrüm olduğunu söyledi. Tabi bu haber bende şok yarattı.Yine de kemoterapi görmek istemedim. Himalayalar’a gittim ve bir mağarada meditasyon yapmaya başladım. Kendimi iyi hissetsem de kanser o kadar hızlıydı ki mecburen geri dönüp kemoterapiye evet dedim. Ama bir yandan da alternatif tıp yöntemlerini araştırdım, özellikle de ayurvedayı. Kemoyla beraber çok fazla alternatif tıp yöntemlerini denedim, şu an kanser durmuş durumda. Ama vücüdumdan asla tamamen gitmeyecek. Şu an iyiyim, seyahat ediyorum, çalışıyorum.

Eski dönem işlerinizi sergilemenin yanında, yeni işler de üretiyor musunuz?
Evet, en son Zoo magazine ile işbirliği içinde, Anagrammatic Bodies adlı bir proje yaptım. Yaşları 16-72 arasında değişen kadınları detay olarak fotoğrafladığım ve fotoğraflardan kolaj yaptığım bir iş oldu. Aslında bu yöntemi 1975’te polaroid’le yapmaya başlamıştım. Ama o zaman işlerin boyutu küçüktü. Şimdi gerçeğe uygun boyuttalar.


Yaptığınız tüm işlerde dönüşme, geçici de olsa başka kimliklere ve bedenlere dönüşebilme ve anlayabilme çabası var. Bu durumda kullandığınız medyumlar ne gibi farklı alanlar açıyor?
Doğru, işlerimde bir olma, dönüşme hali gözlemlenebilir. Ben 1969’da iş yapmaya başladım ve o zaman ağırlıklı olarak fotoğraf çekiyordum. Ama bir süre sonra fotoğrafın hep bir yüzey üzerinde kaldığını hissettim. Sonra başka şeyler denedim, fotoğrafı bedenle birleştirdim, piercing ve dövme yaparak vücudu işimin içine katmaya çalıştım. Ama performans buna en çok izin veren medyum oldu. Performans çok daha özel, çünkü diğer medyumlarin hiç biri işi bedenle yapmanıza ve algılamanıza izin vermiyor. Performans bilinç, beden ve hissi bir araya getirerek iş üretmenize izin veren tek medyum.

Peki zaman geçtikçe yaptığınız performansların doğası da değişti mi sizin için?
Evet tabii, bu yaz Selanik Bienali’nde eski ve artık kullanılmayan bir hamamda bir performans yaptım. Seyircinin tek tek içeri girdiği, onların elini tuttuğum ve bana sadece tek bir soru yönelttikleri bir performanstı. El ele tutuşmak, ve fiziken yakın olmak seyirciyle inanılmaz bir bağ kurmamı sağladı. Bu da beni çok iyi hissettirdi. Şunu söyleyebilirim ki ilk defa performans yapmaktan zevk alıyorum.

Marina Abromoviç’le yaptığınız performanslarda böyle bir yakınlık yok, hatta tam tersine çoğu zaman seyirciyi görmezden gelen ya da zorlayan bir tavrınız var.


O zaman yaptığımız işler çok yorucuydu. Kendi limitlerimi ve seyircininkini de zorluyordum. O dönem yapabileceğim her şeyi yaptım ve durdum. Yaklaşık 18 yıl ara verdim ve bu dönemde hep tekrar performans yapıp yapmayacağım sorusuna maruz kaldım. Cevabım da şuydu, “Yeterince yaşlı değilim.” Demek istediğim şu ki, performans hep en iyisini yapmakla ilgili bir medyum. Bense yaşlandıkça yapamamayı göstermek istiyorum. Bu da aslında dayanıklılıkla ilgili, ama bu kez yaşlanma, hayat ve yapabilmek ya da yapamamak da işin içinde. Şu an 72 yaşındayım ve hiç birşey yapamayacağım yaşa gelene kadar performans yapmak istiyorum.


Peki son dönemde üretilen yeni işleri, performansları takip ediyor musunuz kimleri beğeniyorsunuz?
Ediyorum. Ama özellikle şu re-enactment (tekrar canlandırma) akımını hiç sevmediğimi söylemeliyim. Gençlerden Tino Sehgal’i beğeniyorum.

Son olarak, bilmiyorum biliyor musunuz Letters to a Young Artist adlı bir kitap var, yaşça büyük sanatçıların gençlere tavsiye verdiği bir kitap. Siz bu kitapta yoksunuz ama olsaydınız ne tavsiye ederdiniz?
Bilmiyorum kitabı ama tabi bir şeyler söyleyebilirim. Ben klasik bir eğitim almadım. Ben hoşnutsuzluktan sanatçı oldum. Kendimden hoşnutsuzdum, toplumdan hoşnutsuzdum ve yapılan sanattan da hoşnutsuzdum. Ben sanatı olduğumda Modernizmin son dönemleriydi ve o dönem sanatçılar tamamen toplumu estetik değerlerle iyileştirmeyi amaçlıyorlardı. Estetik zamanla tam tersine döner. Okula giderek sanatçı olunmaz. Galeri ve müzelere fazla takılmayın derim, ve de estetik ve etiği iyi bir dengede harmanlayın. Ama dengesi iyi olsun!