Ulusal görüntü arşivi

Kim ne derse desin, 20. yüzyıl, görüntünün yüzyılı oldu ve görüntü de, hele yüzyıl tamamlandığında, durağan değil hareketli görüntü anlamına geliyordu.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Kim ne derse desin, 20. yüzyıl, görüntünün yüzyılı oldu ve görüntü de, hele yüzyıl tamamlandığında, durağan değil hareketli görüntü anlamına geliyordu. Özgül niteliğinden kaynaklanan önem bir yana, kitlesel boyutu ve etkisiyle düşünülünce fotoğraf, resmi geçti; sinema da fotoğrafı. En nihayet sanal görüntüler, sanal ortam da sinemayı aştı. O arada da gerek fotoğraf gerekse sinema tek başlarına birer olgu olmaktan çıkmış, alt sınıflara ayrılmıştı. Gerek fotoğraf, gerekse hareketli görüntü teknikleri, dokümanter başta olmak üzere dillere, yeni biçemlere açılıyordu.
Görsellik daha etkilidir
Görüntünün bu derecede etkili olmasını açıklamaya çalışan sayısız yorum geliştirildi. Fakat, 'Niçin görsellik daha etkilidir?' türünden bir soruyu yanıtlamaya çalışan antropolojik yönelimlerin ötesinde görüntünün gücü daha ötede bir nedene bağlanarak tamamlanıyordu: Bellek! Gerçekten de, fotoğraf olsun, hareketli görüntü olsun varlık nedenini de varoluş nedenini de (ikisi ayrı ayrı şeylerdir) zamanla ilişki üstüne kurmuştu. Bellek, sonunda zaman demekti. O nedenle fotoğraf, bütün çarpıtmalarına (çünkü, son kertede zamanı yakalamak olanaksızdır) karşın olayların, olguların tanımlanmasına 'yarayan' araçsal, işlevsel şeylerdi. Bu, onun ayrıca bir sanat olmasını engellemiyordu, fakat, kitle söz konusu olduğunda fotoğraf, bir noktadan sonra soru sormaktan öte yanıt veren bir nesneydi.
Bu, bütün bir görsellik kavramının yeni baştan kurulmasına yol açtı. Fotoğrafçılar, zaten ortada olan nesneye bir başka boyut getirmenin çabası içine girdi. Batı görselliğinin oluşturduğu bütün bir metafizik bu bağlama oturtulmaya çalışıldı. O anlamda da mesela Mapplethorpe gibi fotoğrafçılar sadece portre fotoğrafçılığını değil, bütün bir portre kavramını, bütün bir 'peyzaj' kavramını yepyeni bir düzeye ve içeriğe taşıyordu. Görüntünün metafiziği zorlanıyor ve dönüştürülüyordu.
Bellek iktidar ilişkisi
Bütün bunlar birer gerçek olsa da, öte tarafta duran ve en az bunlar kadar güçlü bir başka gerçek vardı ki, o da, görüntünün bellekle olan ilişkisinin iktidara dönük yanıydı.
Geçtiğimiz yüzyıl, görüntünün en çok siyasallaştığı dönemdi. Bunu doğal karşılamak
gerek; çünkü, son kertede, görüntü bu yüzyıla
ait bir mesele. Ne var ki, bu yüzyılda, siyasetin de tek başına bir şey olmadığını öğrendi insanlık. Siyaset kılıktan kılığa giren, açık ya da kapalı bir biçimde her şeye sızan, her şeyi denetlemeye çalışan bir edimdi. O anlamda da siyaset değil de, sorun, iktidardı. İktidarın halleriydi. Görüntü bu bağlamda ikili bir işlev üstleniyordu. Bir yandan iktidara hizmet ediyor, onun gücünü en çoklaştırmasına önayak oluyor, bir yandan da o iktidarın
eleştirisine, sorgulanışına araçlık etme özelliğini üstünde taşıyordu. Fotoğrafın da, sinemanın da tarihi bunu anlamamızı kolaylaştıran sayısız örnekle doludur. Fakat her şey bir yana, daha totaliter yönetimler bu konuda sayısız, sınırsız miktarda örnek sunar.
Grafik tasarım, afiş, kitap, vs. olarak bir yandan, sinema bir yandan 'propaganda-görsellik' ilişkisini gündemde tutarken gene aynı yönetimlerin görüntüye teknik düzeydeki müdahalesi ve o sürecin örnekleri işi bambaşka bir kapsama doğru genişletir. Stalin Rusya'sı, Mao Çin'i, Franco İspanya'sı
kimi imleri kareden yok ederek, görüntünün nasıl 'belleksizleştirildiğini' açıkça gösterirken, Capra'nın, Aral'ın görüntüleri de iktidarın savaş ve birçok şey olarak kirli yüzünü ortaya koyuyordu.
Hafızamızın kitabı çıktı
Türkiye de bunlardan nasibini alacaktı, aldı. Modernist bir rejim kurma çabası içinde üretilen görüntünün, görüntülerin çözümlemesini henüz yapmadık.
Bütün bunları ve nedenlerini, Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nün yayımladığı '1899-1999: Yüzyıl' başlıklı çok önemli kitaba bakınca anlıyor insan: 1920'lerden, 'postmodern' döneme kadar uzanan yılları kapsayan bir ulusal görüntü arşivimiz yok! Ve Türkiye'yi yüzyıla, yüzyılı Türkiye'ye yerleştiren bu kitap kendi ulusal görüntü belleğimizin nelere muhtaç olduğunu çarpıcı örneklerle gösteriyor. Gerçekten de, tıpkı müzelerimizin
yetersiz, hatta belli konularda bütün bütüne olmayışına koşut bir biçimde, bir ulusal görüntü arşivine de sahip değiliz. Bazı üniversitelerin, bazı vakıfların bu konuda girişim ve çabaları var, ama onların da yeterli olması olanaksız.
Kültür tarihimiz yenilenir
Oysa, Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nün, evrensel benzerleri ölçüsünde dikkat ve özenle hazırladığı bu kitap böyle bir birikime ne kadar gereksinmemiz olduğunu açıkça gösteriyor. Öyle bir arşiv, siyasi tarihin ya da kültür tarihinin bambaşka açılardan ele alınıp yeniden yazılmasına
olanak sağlayabilirdi. Bilincimizin katmanlarını bize kat kat açabilirdi.
Bizi geçmişimiz ve çocukluğumuzla yüzleştirebilirdi. Kendimizi sorgulamamıza, etrafımızı alan koşullandırmaları kırmamıza olanak tanıyabilirdi. Bütün bunlar bize, o çok yakındığımız 'belleksizlikten' bir parça olsun kurtulma fırsatı verebilirdi.
Basın Yayın Genel Müdürlüğü bunu yapabilir.
Çok iyiyi başaran birisinden daha iyisini istemek çok mu?