Umarım Kadıköy Çarşı'yı fırsatçılığa kurban etmezler

Umarım Kadıköy Çarşı'yı fırsatçılığa kurban etmezler
Umarım Kadıköy Çarşı'yı fırsatçılığa kurban etmezler
Sıkı Radikal okurlarının yıllar önce Mine Kırıkkanat'ın köşesinde yayımlanan fotoğraflarından hatırlayacağı Daniel Colagrossi, Türkiye'ye yerleştikten sonra Türk damak tadının peşine düştü, alışverişini Balık Pazarı ve Kadıköş Çarşı'dan yaptı, yemekleri kendi ülkesi Fransa'nın yemekleriyle harmanladı, önümüze bir de 'Alafranga Türk Sofrası' kitabını koydu. Şimdi de o yemeklerin sergisini açıyor.
Haber: GÜLBİN ÖZBEY - gulbin.ozbey@radikal.com.tr / Arşivi

Biz onu fotoğraf sanatçısı ve ressam olarak tanırken, eşi Mine Kırıkkanat ile birlikte Türkiye ’ye yerleşti ve önümüze bir de ‘Alafranga Türk Sofrası’ kitabını koydu. Türk damak tadının peşine düştü, alışverişini balık pazarından yaptı, yemekleri kendi ülkesinin; Fransa ’nın yemekleriyle harmanladı. Şimdi de o yemeklerin sergisini açıyor Daniel Colagrossi.
Sanatçı, resimleri yapmaya 2008 yılında başladı. Bir gün, Paris’teki Guimet Müzesi’nde Japon resim sanatının en önemli ustası Hokusai’nin bir sergisi açıldı. Serginin adı, ‘Sanatının Delisi’ydi. Colagrossi bu sergiye gitti ve çok etkilendi. Ve işte o günden sonra kendi dünyasını çini mürekkebiyle çizmeye başladı.
Çini mürekkebinin tekniğini bizzat belirleyen bir malzeme olduğunu söylüyen Colagrossi, “Mürekkeple uyumlu bir ilişki kurarsanız, istediğiniz yöne gidiyor” diyor.
Peki ne yapıyor? İnsanın aklına sanki önce yemeği pişiriyor, sonra da gidip onun resmini yapıyormuş gibi geliyor. Ama hayır, o mutfaktayken sadece pişirdiğine konsantre. Her ikisinin farklı tempoları olduğunu söylüyor, çizmek için gerçekleştirmek istediği desene dalıyor. Ama yemek pişirirken anında fotoğrafını çektiği de oluyor.
Mutfak onun için bir harikalar diyarı. Bu dünyaya ailesindeki kadınlar sayesinde girmiş: “Büyükannem, annem ve teyzelerimin birlikte mutfağa girip el yapımı yaş makarna hazırlamaları, karşı konulmaz bir mutluluk yayıyordu. Yaptıkları, çocuk gözüme gizemli görünüyordu: Hamur yoğuruyorlar, açıyorlar, ‘tagliatelles’ kesiyorlar ve aralarında anlamadığım bir dil, İtalyanca konuşuyorlardı. Derken elime Fransa’da ‘Cordon Bleu’ mutfak okulunun kurucusu Henri-Paul Pellaprat’ın bir yemek kitabı geçti. Büyüye kapıldım, gittim.”

SULTANLARIN SOFRALARINA BAKIN

Biz Türkler’i anlamakta zorlandığı yanlar var. Mesela Sultanların mutfakları onlarca yaratıcı ve zengin yemek çeşitleri üretmişken, yeniden yorumlanabilecek bu lezzetli tariflerin ocakların üstüne asılmak yerine, kütüphanelerde unutulmuş olması onlardan biri.
Mine ve Daniel ile bir Paris ziyaretinde bir araya gelmiştik. Beni bir bara götürdüler. Orada da Amerikan servislerde Daniel’in çizimleri vardı. Yani Paris’in bir barında tabağınızın altındaki servise bakarsanız kendinizi birden bir sanatçının dünyasında bulabilirsiniz.
Birlikte gittiğimiz bir tekne gezisinde de müthiş makarnalar yaptığını hatırlıyorum. “Gezimizini nasıl şölene çevirdiğini hatırlıyor musun?” diye sorduğumda, “Mutfakta uçarıyım, daima pazarın en tazesi, en güzeline gönül veririm! Bazen bir balığa, bazen bir kümes hayvanına, diri enginarlara ya da olgun meyvelere vurulabilirim. Anın yemek tercihimi, işte bu vurgun hali belirler” cevabını alıyorum.

UMARIM KADIKÖY ÇARŞI OLDUĞU GİBİ KALIR!

Daniel’e soruyorum: Bugünlerde alışverişini nereden yapıyorsun? “Hayatımda gördüğüm en güzel pazar yerlerinden biri, Kadıköy Çarşı’dan yapıyorum. İki günde bir oradayım. Türkiye’deki ilk yıllarımda Balık Pazarı’na da bayılırdım. Ama orayı öldürdüler. Umarım Kadıköy Çarşı olduğu gibi kalır, onu da görgüsüz bir fırsatçılığa kurban etmezler!”
Kısacası bu sergiye gidin. Sağlığınıza zararsız, hem de şişmanlatmayacak bir sanat rejimi olduğu için gidin. Müren ittifakını, gelin balıklarını, kalkan balığı güzellemesini görmeden dönmeyin.
Sergi, 23 Ekim’den itibaren Lycée Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde.