'Ümitvar' cazda

'Ümitvar' cazda
'Ümitvar' cazda
Türkiye'nin sayılı saksofoncusu Yahya Dai, yıllardır sahnede ve sayısız projede yer aldı ama ilk solo albümü 'Ümitvar Mavi'yi yeni çıkardı. Dai, etrafımızı saran onca karamsarlığa rağmen "Ümit biziz ve teslim olmamalıyız" diyor
Haber: ERAY AYTİMUR - erayaytimur@yahoo.com / Arşivi

Uzun yıllar boyunca bu kadar farklı projede yer aldın da kendi albümün için neden bu kadar bekledin?
Öncelikle sahnede olmaktan çok mutluyum ve kırkımı geçene kadar da aklıma bile gelmedi desem yalan olmaz Belki biraz da birikim meselesi diye düşünüyorum, diyecek bir şeyler olmadan konuşmak gibi bir şey olurdu herhalde, sırf olsun diye albüm yapmaya kalkışmak. Ayrıca Yahya Dai Quartet’imizin albümü ‘Ümitvar Mavi’ye gelene kadar 1991-2011 arası 36 ayrı albüm çalışmasında yer aldım, bu çalışmalarda da hatırı sayılır imzalarımın olduğunu düşünüyorum. 

Onca ekiple çaldıktan sonra albüm dörtlüsü nasıl bir araya geldi?
Yahya Dai Quartet 1999’dan bu yana aralarla çaldı hep, dönem dönem Emre Tukur, Eylem Pelit, Cengiz Baysal ve Selim Benba yer aldılar. Topluluk bugünkü halini 2008’de aldı ve Ercüment Orkut’la olan müzikal paralelliğimiz beni “Albüm yapmalıyız” noktasına getirdi. Ayrıca Kağan Yıldız ve Ediz Hafızoğlu’nun katkılarıyla da bu fikir hızla pekişti diyebilirim. 

Dörtlü çalmanın sound ile performans ve zamanı yönetmek açısından avantajları var mı ?
Bu devirde kalabalık olmak hem kolay hem de ekonomik değil. Hatta pek çok yarı elektronik sound’lu proje çoğu kez iki üç müzisyenin elinden çıktığı halde oldukça büyük sound edebiliyor, tutucu cazcılar pek hazzetmeseler de. Az enstrüman ile tek tek müzisyenlerin üzerine binen müzikal yük arttıkça beraberinde gelen özgürlük giderek daha sıkı bir kontrol hissi uyandırıyor. Tam tersinde ise büyük senaryonun tamamlayıcısı olan her müzisyen aynı derecede katkıda bulunma fırsatını yakalayamayabiliyor. Tabii ki çalınanın da içeriğine ve düzenlemelere bağlı olarak. Yani azı da çoğu da farklı keyifler vaat etmekle beraber dörtlü ve beşli, benim ideal büyüklük olarak gördüğüm oluşumlar. Bu arada yaylı grubu ve büyük orkestra soundlarını çok sevdiğimi ve hayallerimi süslediğini de söylemem lazım, değil mi? 

‘Yankee Go Home’ değil de ‘Yankee Stay Home’. Bu parçanın müzik dışındaki göndermelerine değinelim mi biraz?
2000 yılı idi. Boston’un kuzeyinde bir yerde bir denizaltı müzesi gezdim. Bir mekanisyen olarak çok keyif alacağımı düşünerek hem de arkadaşlarımın “Tam sana göre bir yer” tavsiyeleri ile gitmiştim. Ama gördüklerim beni öylesine rahatsız etti ki, anlatamam. Okyanusun ortasında bir yerde, su yüzeyinde bile değil, çelik bir kapsülün içinde her an suyun üzerine çıkamama riski ile devriye gezen ya da saldırmak için uygun anı kollayan klostrofobik araçlarla, yüzeydeki gemileri batırmaya çalışmak...Ruhu şad olsun Rauf Denktaş ne güzel demiş, “Savaşı yaşamayan barışın değerini bilemez” diye. Birbirimize hükmetmek, başka ulusların kaderiyle oynamak... Birbirimizi sömürme-hükmetme sevdasından vazgeçebileceğimiz günlere kadar yeryüzü huzur ve mutluluğa hep aç olacak ne yazık ki. Bizim gibi sanat ve bilimle uğraşan insanlar topluluğunun en önemli sosyal sorumluluğunun ’Barış’ ve ‘Farklılıklara saygı’ gibi kavramlar hakkında topluma gerekli mesajları taşımamız gerekliliğine inanıyorum. Bugün dünyaya hükmetmeye soyunmuş başta ABD ve tüm diğer hevesli ülke ve güç odaklarının hiç de hayırlı olmayan aç gözlü, bencil maceralarının sonlanması arzusuyla besteme ‘Yankee Stay Home’ dedim. 

Peki ‘Datça Yolu’nun çağrışımları neler ki albümün genel düzenleme yapısı açısından sürprizleri olan bir parça ortaya çıkmış?
‘Datça Yolu’nun en ayırt edici özelliği benim blokflüt geçmişim ve tenor blokflüt denilen o canım alet ile çalageldiğim, yaklaşık lise yıllarında çaldığım ama hiç yazıya dökmediğim tema. Aslen fazlasıyla neşeli, Latin müziğine pek de yakın biri olmamakla beraber bu cıvıltılı melodi bende yıllardır her gittiğimde yaşama arzumu tazeliyen güzelim Datça yarımadası... Ve bir zamanlar (1982-1984) bisikletimle katedebildiğim, yaklaşık 100 kilometrelik Aktur-Marmaris yolunun bana verdiği keyif ve mutluluk ancak böylesi neşeli bir ifade ile anlamlı olabilirdi. 

Kendine “Alaylı saksofonist-lisanslı motor teknikeri” diyorsun ya, mekanik bilmekle müzisyen olmak arasında olumlu bir geçiş mutlaka olmalı.
Uzmanlar müzik zekâsı-sosyal zekâ gibi ayrımlar yapıyorlar. Aslında mekaniğin de müziğin de temelinde matematik var. Yani evrensel kanunlar. Yapabileceklerimiz; enstrümanlarımız ve kullandığımız algı dili ile şekillendiğine göre, ben diyorum ki, illa bir olumlu geçiş ya da etkileşim yaşamışımdır. Öte yandan bugün uğraştığım ‘B Planı’ projemi ve bilgisayarımla müzik yapmayı, bu dediğin etkinin daha belirgin bir işareti olarak gördüğümü de not etmek isterim. 

İki tekerlekli dünyaya çok hâkimsin. Biraz fantastik olacak ama, bisikletin ya da motorun için şarkı yazsan nasıl olur?
Biz motorluların gün boyu yoğun trafikteki ‘kendi yolunu bulma’ çabasını hesaba katarsak; Wayne Shorter’un ‘High Life’ albümündeki gibi usta elinden çıkmış, girift ve kalabalık bir düzenleme, buna karşın teknik olanaklardan hayli nasibini almış bir sound taşıyan modern havalı bir caz fusion iyi giderdi herhalde...

Kıyıda kalmış halimiz değişmeli
Türkiye cazının son yıllardaki ivmesi üstüne düşüncelerimi New York Times muhabiri Susanne Fowler’a açıklamıştım. Burada özellikle Bilgi Üniversitesi’nin Müzik Bölümü’nden yetişen genç kuşaktan bahsetmeliyiz ve tabii kendi kişisel çabalarıyla camiamıza katılan tüm değerli müzisyenlerden. Öte yandan dinleyicimiz ve caz organizasyonu yapan kurumlarımızın gözündeki ‘kenarda-kıyıda kalmış’ halimizi halen yeterince değiştirebilmiş değiliz. Bu müziği yakından takip eden küçük bir grubu saymazsak, kitlelere ulaşması anlamında kendi ülkemizde halen alınacak çok yol olduğunu söylemem gerekir. Medeni kabul ettiğimiz; sanat ve kültür etkinliklerini destekleyen ülkeler gibi biz de birgün ulusal anlamda sınırlı da olsa bir destek görebilirsek -müzisyen ve kulüp bazında- eminim ki pek çok müzisyen, enerjisini ve zamanını bu gün olduğu gibi karnını doyurabilecek uğraşlardan çok gönül verdiği projelere aktaracak ve bunun zincirleme-pozitif geri dönüşünü toplumca yaşayabileceğiz...