Ustama seslendim uzaktan...

Ustama seslendim uzaktan...
Ustama seslendim uzaktan...
Son günlerde sanat gündemimizin ilk sıralarında yer bulan ve kendilerinden çokça söz edilen iki yapıt, Yüksel Aksu'nun 'İftarlık Gazoz' filmi ile Orhan Pamuk'un 'Kırmızı Saçlı Kadın' romanı, öyküleri itibariyle usta-çırak ilişkisi üzerinde yükseliyor ve bu açıdan büyük bir temasal benzerlik taşıyorlar. Aksu'nun da Pamuk'un da öncelikle Doğulu anlamda 'babam ve ustam' zemini oluşturmaları hayli dikkat çekici. 'İftarlık Gazoz' ve 'Kırmızı Saçlı Kadın', ustaların çıraklara değil, çırakların ustalara seslendiği yapıtlar olarak "Ustama seslendim uzaktan..." öyküleri sunuyorlar.
Haber: TUNCA ARSLAN - tuncaarslan@yahoo.com / Arşivi

Bilge Karasu ‘Usta Beni Öldürsene’ öyküsündeki genç ip cambazının zihninde, “Ustası neler katmıştı kendisine, kendi neler katmıştı? Katmak ne demek oluyordu gerçekte? Önceden hiçbir şey getirmemiş miydi ustasının karşısına çıkarken? Her şeyini ustası mı biçimlemişti?” sorularını yankılandırırken, buna karşılık ustanın da “Şimdi düşünme bunları... Usta olduğunda düşünürsün” diye karşılık verebileceğini varsayar. 

Bir sorusu daha vardır Karasu’nun: “Usta, bir yerde, yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış değil midir ki?”
‘Paracelsus’un Gülü’ ise bir Borges öyküsü olarak, ustasının evine varmak için üç gün üç gece yürümüş olan ve Paracelsus’a “Senin öğrencin olmak istiyorum. Sahip olduğum her şeyi getirdim” diyen bir öğrenci çıkartır karşımıza. “Altın umurumda değil” der, “Bana Sanat’ı öğretmeni istiyorum. Taş’a giden yolu senin yanında yürümek istiyorum.”

Son günlerde sanat gündemimizin ilk sıralarında yer bulan ve kendilerinden çokça söz edilen iki yapıt, Yüksel Aksu’nun ‘İftarlık Gazoz’ filmi ile Orhan Pamuk’un ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ romanı da öyküleri itibariyle usta-çırak ilişkisi üzerinde yükseliyor ve bu açıdan büyük bir temasal benzerlik taşıyorlar.
Her iki yapıt da aktardıkları serüvenlerin vardığı noktalardan ve içerdikleri yan öykücüklerden bağımsız olarak, bir çırağın gözünden-gönlünden yola çıkarak ustaların portresini çiziyor. Bilge Karasu’daki “Her şeyini ustası mı biçimlemişti?” sorusunun ve Borges’teki “Sahip olduğum her şeyi getirdim” inancının ötesinde, Aksu’nun da Pamuk’un da öncelikle Doğulu anlamda “Babam ve Ustam” zemini oluşturmaları hayli dikkat çekici.

Filmde de romanda da 1970’lerin sonu-1980’lerin başı Türkiyesi fon ve manevra alanı olarak kullanılarak, iki usta ile çıraklarının izleri sürülüyor. Gazozcu Cibar Kemal Usta ile ilkokulu yeni bitirmiş Egeli Adem ‘İftarlık Gazoz’da, İstanbul yakınlarındaki Öngören beldesinde kuyuculuk yapan Mahmut Usta ile üniversite sınavlarına hazırlanan Cem ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da, altın ya da altın bileziği çok da umursamadan ustalarının yanında yürüyorlar. Bir yaz boyunca yürüdükleri yollar, sattıkları gazozlar ve kazdıkları kuyular, öğrendikleri şey bir ‘sanat’ olmasa da daha sonraki yaşamlarını etkiliyor, çok şey ‘katıyor’. Öte yandan iki öykü de siyaseti, özelde de sol siyaset ve 12 Eylül’ü içeriyor.

‘İftarlık Gazoz’un Adem’inin tütün tarlasında çalışan anne-babasından yana bir derdi yok, ikisi de çocuklarına karşı sevgi dolular. Ustasından, kendisine babalık yapmasını beklemiyor ama Cibar Usta, “Usta, baba yarısıdır” diyerek kol kanat geriyor Adem’e, yolu yordamı, hayatı öğretmeye çalışıyor. Tüm film boyunca kendisini her açıdan Adem’den sorumlu hissediyor Cibar Kemal.


‘Kırmızı Saçlı Kadın’ın Cem’i ise ya hapse girip işkence gördüğü ya da bir kadına kapılıp gittiği için evden, kendisinden ve annesinden hep uzaktaki solcu bir eczacı olan babasının yerine Mahmut Usta’yı geçiriyor hemen. Babasında itiraz edemediği şeylere ustasında itiraz etmek, babasını öldüremediği için ustasını öldürmek istiyor belki de... Ustasının anlattığı hikâyelerin, Batı’daki ‘babayı öldürmek’ (Kral Oidipus) ile Doğu’daki ‘oğulu öldürmek’ (Rüstem ve Sührab) izlekleriyle buluşması, insanımızın “Babalarını da, oğullarını da öldürebileceklerini biliyordum” (s. 182) dedirtecek noktaya geldiği koşullarda, “Usta beni öldürsene!” kulvarından “Usta seni öldürsem mi?”ye de kolaylıkla geçilmesini sağlıyor.
Cibar’ın ve Mahmut Usta’nın ortak noktası ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ın şu satırlarında netleşiyor: “Mahmut Usta’ya göre usta-çırak ilişkisinin sırrı, baba-oğul ilişkisine benzemesiydi. Her usta, bir baba gibi çırağını sevmek, korumak ve eğitmekle yükümlüydü. Çünkü işi sonra çırağına miras kalacaktı. Bunun karşılığında çırağın görevi de ustasının işini öğrenmek, onu dinlemek ve ona itaat etmekti.” (s. 34)

Fakat gerçekte her iki çırak da geçici bir süre için itaat etseler de ustalarına, ne kendilerine miras kalıyor, ne de gazoz yapımı ve kuyu açmayı öğreniyorlar. “Çırağına güvenmezsen kuyucu olamazsın” diyerek kuyu kazanlar da kalmıyor serüvenin sonrasında, küçük bir atölyede gazoz imal edenler de. Evet, görüldüğü kadarıyla ustalar, yaşamanın yolunu bir şekilde buluyor ama çıraklar için aynı şeyin söz konusu olduğu pek söylenemez. Çünkü Doğu’da oğullar babalarından, çıraklar ustalarından daha erken ölüyorlar. Ve Doğu’da ustalar, hiçbir zaman çıraklarının yanında yürümüyorlar.

‘İftarlık Gazoz’ ve ‘Kırmızı Saçlı Kadın’, ustaların çıraklara değil, çırakların ustalara seslendiği yapıtlar olarak “Ustama seslendim uzaktan…” öyküleri sunuyorlar. Bu seslenmenin karşılığını ise Bilge Karasu’nun öyküsünün son satırlarıyla aldığımız söylenebilir: “Ustasının ‘vah şaşkın oğlum’ diyen sesini işitemedi.”