Utanarak söylüyorum hâlâ Pamuk okumadım

Utanarak söylüyorum hâlâ Pamuk okumadım
Utanarak söylüyorum hâlâ Pamuk okumadım
22-23 Mayıs İKSV Salon konserlerini fırsat bilip Suzanne Vega'ya telefonla bağlandık. Orhan Pamuk'un da en sevdiği şarkıcılardan olan Vega, "Utanarak söylüyorum, hâlâ okumadım. Ama artık gerçekten okumalıyım" diyor
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Suzanne Vega’yla röportaj yapmak her zaman zor. Sadece ‘Tom’s Diner’, ‘Luka’, ‘Marlene on the Wall’, ‘In Liverpool’ gibi hitleriyle değil, her şarkısıyla bir şekilde dinleyicisine temas eden Vega külliyatını bir röportajın sınırlarına sığdırmak hiç kolay değil. Kitapları, David Byrne, David Lynch gibi isimlerle işbirliği, Second Life gibi beklenmedik yerlerde insanın karşısına çıkması gibi farklı aktiviteleriyle bu zorluk daha da pekişiyor. Bu efsane sanatçıya, 22-23 Mayıs İKSV Salon konserini fırsat bilip telefonla bağlandık. 

‘Close–Up’ serisinde klasik Suzanne Vega hitlerinin akustik versiyonlarını seslendiriyorsunuz. Yıllar sonra bu şarkıları tekrar ziyaret etmek nasıl bir tecrübeydi?
Halen benim için bir gücü olan şarkıları koymaya çalıştım bu seride. Seçtiklerim hâlâ izleyiciye hitap eden şarkılar. 80’lerin ortasında yazdığım ‘Ironbound’ gibi şarkıları bu kadar yıl sonra tekrar ziyaret etmek ilginç oldu. Ama diğer şarkıların hepsi, ‘Queen&Soldier’, ‘Luka’, ‘Tom’s Diner’ ve diğerleri, ilk yazdığım günlerde olduğu kadar güncel geliyor bana. 

‘Ironbound’u farklı yapan neydi?
Evlilikle ve New Jersey’de yaşamakla ilgili bir şarkıydı. O sıralarda da evlilikten kaçınıyordum. Şimdiyse altı yıldır evliyim. O yüzden tekrar o yılları ziyaret etmek ilginç. 

1985’ten albümlerin yanı sıra şiir kitapları çıkardınız, David Lynch’in müzik albümü gibi farklı projelerde yer aldınız. Yazar tıkanıklığı çektiğiniz oluyor mu?
Evet, devamlı. (Gülüyor) Çok kolay yazamıyorum. Ama aslına bakarsanız aynı zamanda devamlı da yazıyorum, bir günlük tutuyorum. Fikirlerimi yazdığım bir defterim var. Ama şarkı yazmak hiç bitmeyen bir mücadele gibi. 

En son Carson McCullers üzerine bir oyun yazdınız. ‘Edith Wharton Figurines’ gibi şarkılarınızda da edebi referanslar malum. Edebiyattan nasıl besleniyorsunuz?
Özellikle karakterler… Kaspar Hauser’in hayat hikâyesini ilk okuduğumda o kadar etkilenmiştim ki 80’lerde onun üzerine ‘Wooden Horse’u yazmıştım. Engellerle mücadele eden karakterleri, problemleriyle başa çıkabilen kahramanları seviyorum. 

Bir önceki telefon röportajımızda ‘Tom’s Diner’ın, Orhan Pamuk’un en sevdiği şarkılardan olduğunu söylemiştim, siz de heyecanlandığınızı, okumak istediğinizi söylemiştiniz. Okuma şansınız oldu mu?
Utanarak söylüyorum, okumadım. Ama artık gerçekten okumalıyım. Türkiye ’ye gelmeden hâlâ birkaç haftam var. 

DNA’in 1990’lardaki ‘Tom’s Diner’ miksi zamanının dans hitlerinden olmuştu. Ayrıca yine aynı şarkının MP3 formatına ilk uyarlanan parça olmasından dolayı ‘MP3’ün annesi’ olarak da anılıyorsunuz. Bir folk müzisyeninden beklenmeyecek unvanlar, şaşırtıcı gelmiş miydi?
Hayat hikâyem genelgeçer planlara hiç uymadığından dolayı çok da şaşırmadım. Kimseninki plana tam uymaz ama benimkinde şimdiye kadar birçok tuhaf dönemeçler, beklenmedik gelişmeler oldu. ‘MP3’ün annesi’ olarak anılmak da onlardan biri. Ama artık alıştım. 

Nasıl tuhaflıklardı bunlar?
Çok küçük bir bebek olarak doğmuşum, 1.2 kilo geliyormuşum. Yani doğduğumda bile hayatta kalmak için uğraşmam gerekmiş. 9 yaşımdayken babamın gerçek babam olmadığını öğrendim ve kardeşlerimden farklı olduğum fikrine kendimi alıştırmam gerekti. Bir de şu anki kocamın bana 23 yaşımdayken evlenme teklif etmesi, benim bu teklifi 23 yıl sonrasında kabul etmem oldu! Zamanında ‘Luka’nın büyük bir hit olması da kaderin bir cilvesi gibi gelir bana. ‘Tom’s Diner’ remiksi de tüm bu tuhaf gidişata uyuyor. 

Çokça cover’lanan isimlerdensiniz. En son İsrailli grup The Young Professionals, ‘Blood Makes Noise’ şarkısını yine bir dans parçasına dönüştürdü. Sizi şimdiye kadar en şaşırtan cover hangisiydi?
The Lemonheads’in ‘Luka’ cover’ını ilk dinlediğimde biraz gergindim. Ama sonrasında o versiyonu çok sevdim. ‘Cool’ bir fikirdi. Ama son dönemde en şaşırtıcısı Snoop Dogg’un ‘Tom’s Diner’ı cover’laması oldu. Tam bir sürprizdi. 

‘Beauty&Crime’ albümünüzde hâlâ 11 Eylül etkilerini üzerinden atmaya çalışan bir New York resmi çizmiştiniz. Şimdi nedir durum?
Bazen insanlarla konuştuğunuzda anlıyorsunuz ki herkesi çok derinden etkileyen bir yönü var. İnsanların ya yakın bir akrabası ya bir arkadaşı ya da kendinin 11 Eylül etkilerini birinci elden yaşadığını fark ediyorsunuz. Yüzeyde ise iyileşme görüyorsunuz. Olayın 10. yıldönümünde beklendiğinden daha az bir katılım oldu. Galiba insanlar geçmişte yaşamak istemiyor. 

Bir New York’lu olarak Occupy Wall Street hareketi hakkındaki düşünceleriniz neler?
Kocam hem avukat hem de bir şair. Tutuklanan protestoculardan bazısının da savunmasını yapıyor. O yüzden oraya gidip protestolarda yer almasam da kocam dolayısıyla evimin içinden bir Occupy Wall Street manzarası görebiliyorum. Amerika’nın uyanıp daha ruhani biri haline gelmek istediğinin işareti. Materyalistik değerler bir şekilde çıkmaza girdi. Amerika’daki ekonomik zorluklar bir kuşağı uyandırdı. Hepsi de genç değil aslında. Bazıları 60’lardan, 70’lerden radikaller. 

‘Left of the Center’ şarkınızdan politik görüşünüze dair bir şeyler de çıkarabilmek mümkün mü?
Evet. Doğru. Kendime radikal diyemem ama merkezin solundayım.

Her aydınlığın bir karanlığı var
Şarkılarınızda karanlık temalar da sık sık yer alıyor.  Bu gibi temalar hikâyeciliğin gereği mi sizce?
Evet, kesinlikle. Özellikle de burada, Amerika’da mutlu olmamız yönünde büyük bir baskı var. Bu baskının bir kısmı da ekonomiyle bağlantılı. Her reklamda illaki gülen insanlarla karşılaşırsınız. Diş macunu, portakal suyu fark etmez... Bu da biraz delice. Çünkü hayat melankoliyle dolu. Ki melankoli de güzeldir. Depresif bir insan olduğumu söyleyemem. Ama her aydınlığın karanlığı vardır. Bir şekilde her zaman daha iyimser, neşeli, olumlu olmaya odaklı Amerikan estetiğine bir tepki de diyebiliriz. Benim denge bulma yolum bu. (Gülüyor) 

Gündelik hayat gözlemleri de yazdığınız sözlerin önemli bir parçası...
Evet atmosferde ne olduğunu görmek için New York’u sık sık dolaşırım. Ve bazı suratlar beni kendine çeker, onlar üzerine, kim olduklarını, problemlerinin ya da umutlarının ne olduğunu düşünürüm. Bundan hoşlanıyorum. Bir süreliğine kendimden çıkıp kendimi insanlığın bir parçası gibi hissetme yöntemim. Aynı zamanda çok da tetikleyici bir şey bence...

HAYATIMDAKİ TUHAFLIKLAR
*1.2 kilo doğmuşum, hayatta kalmak için uğraşmam gerekmiş. 
* 9 yaşımdayken babamın gerçek babam olmadığını öğrendim.
*Şu andaki kocam 23  yaşımdayken evlenme teklif etti, 23 yıl sonra kabul ettim.
*‘MP3’ün annesi’ olarak anılmak da bunlardan biri.