Uyku ilacı gibi bir film!

Uyku ilacı gibi bir film!
Uyku ilacı gibi bir film!

Hayvanat Bahçesinden Posta Kartları'ndan bir görüntü

İlk filmi, Uçmak İsteyen Kör Domuz ile 2008'de büyük başarı kazanan Endonezyalı yönetmen Edwin'in Postcards From the Zoo (Hayvanat Bahçesinden Posta Kartları), yarışmalı bölümde yer alıyor
Haber: AHMET BOYACIOĞLU / Arşivi

BERLİN – Filmin başında yapım aşamasında filme katkıda bulunan kuruluşların adları sıralanmış: Cannes Cine-Foundation, Rotterdam’dan Hubert Balls ve Cinemart, Busan, Sundance, Torino FilmLab, Göteburg. Evet, tüm bu kuruluşlar filme proje geliştirme döneminde katkıda bulunmuşlar. Genç sinemacı kardeşlerime önemli bir uyarı: Eğer siz de projenizi bu kadar çok kuruluşa sunup destek alırsanız büyük festivallere katılma şansınız artar.

Sabah 09:00 gösterimindeyiz. Sekiz saat deliksiz uyumuşum ve kalkıp sinemaya gelmişim. Saat 09:40’ta uykum geliyor. Yani anlayacağınız uyku ilacı gibi bir film var karşımızda. Hayvanat Bahçesinden Posta Kartları, bir hayvanat bahçesi belgeseline benziyor. Bir zürafa var, ki filmin önemli karakterlerinden biri, sonra bir suaygırı ve yavrusu, bir kaplan yavrusu, filler. Zürafanın hayvanat bahçesinde yalnız yaşadığını öğreniyoruz, eşi yokmuş. Ana karakterimiz babası tarafından hayvanat bahçesine bırakılmış ve burada büyümüş bir genç kız. Sonra ortaya sığır çobanı kılıklı bir adam çıkıyor, küçük sihirbazlıklar yapan, kiralık da olsa bir atı olan bir genç. Tam bir aşk başlayacak derken tekrar fillere dönüyoruz ve Asya fili ile Afrika fili arasındaki farkları öğreniyoruz. 15-20 dakikada bir çıkan ara yazılar bizi hayvanat bahçeleri, nesli tükenmekte olan türlerin korunması gibi konularda bilgilendiriyor. Sonra kız yeni tanıdığı gençle beraber hayvanat bahçesinden dış dünyaya çıkıyor; mafya tarafından yönetilen bir kulüpte erkek müşterilere masaj yapmaya başlıyor. Arada canlı piton yılanının yanına bebeklerini oturtup fotoğraf çektiren tuhaf turistler görüyoruz. Kızımız sonra tekrar hayvanat bahçesine geri dönüyor, çok sevdiği zürafasını okşuyor. Yanımda Alin Taşçıyan tırnaklarını yiyor, sinema yazarlığı da zor meslek. Ben bu filmden ne öğrendim? Zürafaların dilleri o kadar uzunmuş ki, dilleriyle kulaklarını temizleyebilirlermiş. Allahtan 96 dakika insan hayatında kısa bir süre. Film bitiyor ve biz kendimizi dışarı atıyoruz. Güneş açmış.

Bir çok kişinin övgüyle söz ettiği, Macar yapımı, Bence Fliegauf imzalı Just the Wind (Sadece Rüzgar) var sırada. Genel olarak (ve neredeyse her yıl olduğu gibi) zayıf filmlerin yer aldığı Yarışma Bölümünde, festivalin sonlarına doğru gösterilen bu filme büyük umutlarla gittim. Macaristan’da 2008-2009 yıllarında Roman’lara karşı bir dizi saldırı düzenlenmiş. Toplam beş kişinin yaralandığı, altı kişinin de hayatını kaybettiği bu saldırılarla ilgili soruşturma ve mahkemeler halen sürmekteymiş. Filmin başında çıkan yazıda bu bilgi bize veriliyor ve filmin bu konudan yola çıkılarak çekilmesine karşın bir belgesel olmadığı belirtiliyor. Bir ailenin yavaş yavaş uyanmasıyla başlıyor film. Anne bakıma muhtaç durumdaki dedeyi besliyor, giyinip işe gidiyor. Ailenin lise çağındaki kızı da okula giderken kendinden küçük erkek kardeşini uyandırmaya çalışıyor ama çocuğun okula gitmeye niyeti yok. Yönetmen filmin başında izleyiciye aktardığı bilgilere de dayanarak karakterleri yakın planlarla takip ediyor ve filme tuhaf bir gerilim katmayı başarıyor. İlk 30 dakika böyle geçiyor, daha sonra cinayetlerin işlendiği evlerden birine gelen iki polisin birbirleriyle konuşmalarından insanların nasıl öldürüldüğünü anlıyoruz. Polisler hem olaya kayıtsızlar hem de hiç önemsemiyorlar. Roman çocukların çok şanssız olduklarından söz ediyorlar, “çünkü büyüyünce onlar da erişkin Roman’lara dönüşüyorlar ve her şey için çok geç oluyor.” Ailenin genç kızı Skype ile Kanada’daki babasını arıyor ve olanları anlatıyor. Baba bir-iki ay içinde tüm aileyi Kanada’ya aldıracağını söyleyip, “dayanın, bekleyin, birbirinize destek olun” diyor. Annenin iş ortamı da çok kötü, patronu geç kalan kadını “herkesin yeri doldurulabilir” diye tehdit ediyor. Kadının yanıtı da çok ilginç: “Doğru, sadece sizin yeriniz doldurulamaz”.

Tüm film boyunca Roman’lara kimin, neden saldırdığını öğrenemiyoruz. Hiçbir şey söylemeden çok şey anlatan filmler vardır ya, Sadece Rüzgar işte böyle bir film. Sürekli bir gerginlik hüküm sürüyor. Filmin minimalist müziği de bu gerginliği destekliyor, ama tüm film boyunca hiçbir şey olmuyor. Sabah ailenin uyanmasıyla başlayan film güneş battıktan sonra anne ve çocukların yatağa girmesiyle sona erecekmiş gibi görünüyor. Dışarıdan bir ses geldiğinde anne çocuklarını “sadece rüzgar” diye sakinleştirmeye çalışıyor. Sonra…

Sadece Rüzgar, önemli bir film, Altın Ayı Ödülünü alsa sevinirim.

Özellikle son aylarda Almanya’da tam bir skandal olarak patlayan Neonazi cinayetlerinden sonra Alman izleyicilerin bu filme nasıl tepki vereceklerini de doğrusu çok merak ediyorum.