Yalnızca ten aşkı dostluktan ayırır

Yalnızca ten aşkı dostluktan ayırır
Yalnızca ten aşkı dostluktan ayırır
14 Ocak'tan itibaren yalnızca 40 gösteri için Paris'te Rive Gauche Tiyatrosu'nda oynanan 'Aşk İksiri'nin yazarı Eric-Emmanuel Schmitt, büyük bir sürpriz yaparak sahneye çıktı ve ünlü koreograf Marie-Claude Pietragalla'nın karşısında müthiş duygusal bir düo'ya imza attı.
Haber: TİLDA TEZMAN / Arşivi

Kendine birini âşık etmenin sihirli formülü nedir?
Kendine birini âşık etmenin kesin ve şaşmaz metodu nedir?


Sahnenin arka duvarında bir şehir panoraması. Binaları, yapıları, kiliseleriyle iki devasa fotoğraf: bir tarafta Paris, öbür tarafta Montreal. Bulutlar gökyüzünde dalgalanıyor. Her iki tarafta da bir büro masası ve iskemlesi. Ortada bir bank. Stéfanie Jarre’ın bu dekoru, oyunun metni için biçilmiş kaftan.

Son yirmi yılın en çok okunan ve oyunları en fazla sahnelenen yazarlardan biri olan E. E. Schmitt, “Aşk İksiri”nin tekstini “Roman” adı altında yayınlamıştı. Mektuplardan derlenmiş bir roman. Modern, çağdaş, elektronik mektuplar: gönderilenin eline anında geçen ve cevabının da aynı hızla geldiği sms’ler ve e-mailler. Uzun ve duygusal yazışmalar; tam bir aşk oyunu.

Louise ve Adam, beş yıl boyunca birbirlerini deli gibi sevdiler. Sonra ayrıldılar. Adam Paris’te kaldı. Louise Montreal’e yerleşti. Adam psikiyatr. Louise enternasyonal bir hukuk bürosunda avukat. Louise bu aşktan kaçtı, Adam onu aldatıyordu; kendini kurtarmak için çok uzaklara gitti. Louise bu ilişkiden bunalmıştı, özgürlüğü ve huzuru seçti. Aralarına okyanus girdi ama aşkta, meşkte işler planlandığı ve tasarlandığı gibi gelişemiyor. Adam Louise’le irtibat kurmak için bir yazışma başlatıyor. İpad’de yazmaya başlıyor. Louise ise Adam’ın yazdıklarını bir İphone’dan okuyor. Her ikisi de çok entelektüel ve edebiler. Akılcı bir yöntemle metinleri yazıyorlar. Her yazdıkları kelimenin anlamı çok derin; uzun uzadıya düşünmeden, tartmadan yazıp öylesine yollanan cinsten sms’ler değil…

Usta yazar E. E. Schmitt eğleniyor. Romanının kalbine “Tehlikeli İlişkileri” yerleştirmiş. “Aşk İksiri” elbette ki Donizetti’ninkiyle aynı ama aynı zamanda Adam’ın hararetle aradığı mucizevi iksir. Yazışmalarının hedefinde, aşkı başlatabilmenin, dürtmenin yolunu keşfetmek ve yüzde yüz âşık etme yöntemini bulabilmek. Yazışmalarında geçmişte yaşadıkları hüsranlar, ilişkilerinin açtığı yaralar anlatılırken, yeni hayatları, yeni maceraları ve özellikle duyguların ve çekimlerin sırları üstüne düşünceler yansıtılıyor.

Aşk İksiri denen oyun, tutkuyu kışkırtan tuzak, arzu uyandıran tahrik eden duygu, altında başka bir hileyi de barındırıyor.

Adam Louise’e aşkı başlatabilme yöntemini bulduğunu yazar. Psikiyatr olduğu için, ona içini dökmeye gelen hastaların birkaç seans sonra kendi problemlerini unutup psikiyatrlarına âşık olduklarını ve onları baştan çıkarmaya çalıştıklarını yazar. Adam, ona gelen hastaların arasından istediği kadını seçip kendine âşık edebileceğine %100 emin olduğunu, zaten bu teorinin Freud ve Jung’un psikanalizminde yer aldığını anlatır.


TEN DEĞİL DUYGU ÖNEMLİ
E. E. Schmitt fiziksel aşkla, ruh aşkının zıt olduğunu anlatıyor. Adam Louise’e ihanet ediyor çünkü fiziksel olarak artık onu cazip bulmuyor, ten eskimesi yaşıyor ama bu ona göre önemsiz bir ayrıntı, önemli olan duygusal olarak Louise’e bağlılığı. Louise ise ilk başlarda, romantik bir şekilde, Adam’la hayat boyu kopamayacağını düşünürken, zaman içinde kurnaz ve pragmatik bir kişiliğe bürünüyor. Evet, kadın idealist bir romantik. Erkek daha uyanık aşka açık ve hazır. Ama birbirlerinden vazgeçemiyorlar; ayrılığı kabullenemiyorlar. Mail ortamında aşık edebilme ustalığı üstüne chatleşiyorlar. Kurban kim olacak? Av kim olacak? Bu oyunun arkasına saklansalar da, bir zamanlar onları çılgına çeviren ve sonra uzaklaşan ama zamanla belki onları tekrar birleştirecek bu aşkın sırrını çözmeye çalışıyorlar. Bu ikili yazışıyor, konuşuyor, birbirine kulak veriyor, susup sessizliğe bürünüyor, birbirini dikkatle inceliyor.

Oyunda, birbirlerinden kilometrelerce uzakta olsalar da, sahnenin büyüsü sayesinde yalnızlıkları ve sevdiklerine olan tutkuları ve derin duygularıyla, seyircinin karşısındalar.

Louise, Adam’dan Kanada’daki büroda beraber çalıştıkları genç bir hanım avukatın Paris’e tayin olduğunu ve onunla meşgul olmasını rica ediyor. Adam’la, Paris’e gelen genç avukat hanım arasında ateşli bir aşk başlıyor. Adam, yazışmalarında, yaşadıklarını özellikle Donizetti’nin Tristan ve Yseult operasını genç sevgilisiyle nasıl el ele seyrettiklerini, birbirlerine duydukları tutkuyu müthiş bir müzik eşliğinde anlatıyor.

Louise ise Kanada’da genç bir sevgilisi olduğunu ve yatakta çok iyi anlaştıklarını yazıyor.

Günün birinde Adam, aşkının birdenbire Paris’i terk ettiğini ve aniden hiçbir açıklama yapmadan Avustralya’ya gittiğini, berbat bir durumda olduğunu ve ne yapacağını bilemediğini yazıyor. Louise, Adam’a Kanada’ya onun yanına gelmesini teklif ediyor. Nefsine düşkün, kendini beğenmiş, hayatın formülünü keşfettiğini sanan egosu şişik Adam, bir saniye bile düşünmeden Louise’in yanına Kanada’ya yerleşir. O zaman, Louise’in iç sesinden, arkadaşını Paris’ten Avustralya’ya tayin ettirenin kendisi olduğunu ve genç sevgilinin Adam’ı kıskandırmak için uydurulmuş bir yalan olduğunu anlarız.




Oyundan çarpıcı cümleler:

“Yalnızca ten, aşkı dostluktan ayırır.”
“Düşüncelerinin efendisi olabilirsin ama duygularına hükmedemezsin.”
“Aşk sayesindedir ki, gerçekleri düşlerimizin eleğinden geçirerek görürüz.”
“Aşk bilgiyi besler ve geliştirir. Arzu bilinmeyeni besler.”
“Seks ve aşk iki farklı alanı kaplar.”


Aslında bu oyunda, aşkta özgür olunabilir mi olunamaz mı olgusu sorgulanıyor. Yazar bunu açıkça cevaplamıyor, seyircinin kararına bırakıyor.

Maria Pietragalla’nın, sahnedeki performansı şaşırtıcı. Paris Operasının eski balerini ve koreografı, bu ilk sahne deneyimindeki doğallığıyla büyülüyor. Uzun boyu, ince, narin, şık elbisesi içinde, ihtiraslı ve ateşli bir vahşilik yayıyor.

Sahne rejisine imza atan Steve Suissa, statik olan duruma hareket getirmek için, oyuncularını birkaç saniyeliğine sahneden kulise yolluyor; daha doğrusu bürolarından çıkarıp Adam’ı bahçeye, Louise’i avluya gönderiyor. Özlemlerini yazdıklarında, ikili dans ediyor, birbirlerini ta içlerine çekiyorlar. Ama diyaloglarda birbirlerine bakmıyorlar, bankta sırt sırta oynuyorlar. Ama duygu seli seyirciye mükemmel geçiyor.


E. E. Schmitt bir sahne kurdu olduğunu ispatlıyor. Gözleriyle konuşuyor. Ağzının aldığı kıvrımlarla, heyecanını seyirciye geçiriyor. Doğal bir karizması var. Pascale Bordet’nin tasarladığı toprak rengi kostümü, kırmızı mendili ve kırmızı kravatıyla harika. Tabii teksti yazan o olduğu için de, diyalogların en ufak nüansına bile hâkim. Nefes alışı bile duygu yüklü. Karizma, zarafet, mükemmel diksiyon, şahane tekst ve nükte bir arada.

Tek perdelik bu bir buçuk saatlik oyun Rive Gauche Tiyatrosunda pazartesiden cumartesiye saat 19’da, 15 Mart’a kadar devam ediyor.