Yasak aşkın kalıcılığı

Daha önce bir şeyler yazmak istiyordum fakat gecikmem biraz da iyi oldu; çünkü, bu sayfayı okuyanlar, Halit Ziya Uşaklıgil'in
'Aşk-ı Memnu' (Yasak Aşk) romanının 100. yayımlanış yıldönümü nedeniyle yeni ve bir düzeye kadar da eleştirel bir basımının yapıldığını editörüyle gerçekleştirilmiş bir röportajdan öğrendiler.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Daha önce bir şeyler yazmak istiyordum fakat gecikmem biraz da iyi oldu; çünkü, bu sayfayı okuyanlar, Halit Ziya Uşaklıgil'in
'Aşk-ı Memnu' (Yasak Aşk) romanının 100. yayımlanış yıldönümü nedeniyle yeni ve bir düzeye kadar da eleştirel bir basımının yapıldığını editörüyle gerçekleştirilmiş bir röportajdan öğrendiler. Ben de onun kaldığı yerden sürdüreyim.
Aşk-ı Memnu, bizim ilk modern romanımızdır. Ondan önce yayımlanan romanlar içinde de belki önemli ve ilginç noktalar bulunabilir, hatta mutlaka ve elbette mevcuttur da, fakat, bir bütün olarak bakıldığında sorun, onlara roman denilip denilmeyeceğidir. Bu, her şeyden önce teknik bir sorundur ve asla o romanların küçümsenmesini gerektirmez.
Çünkü, roman da, öteki sanatsal üretimler de onu meydana getiren kişinin içinde yaşadığı ortamla kurduğu ilişkiden ve orada biçimlenmiş zihinsel yapılardan doğar. Bu yanıyla ele alınınca bizde romanın niçin geç doğduğu, ilk örneklerinin yaşadığı kısıtlamalar bir yana, onların neye tekabül ettiği, neyin bir göstergesi olduğu sorusu önem kazanır.
Modernliğin gizli yönleri
Toplumsal kuram denilen ve insanın içinde yaşadığı gerçeği ideolojik düzeyde nasıl biçimlendirdiği kadar içinde yaşadığı gerçeğin kişinin kurduğu ideoloji kalıplarıyla ne türden bir etkileşim geliştirdiğini sorgulayan çalışma düzlemleri esas alınırsa ilk dönem romanları da,
oyunları da bizim modernleşme serüvenimizin gizli kalmış yönlerine bir hayli ışık düşürebilir. Oysa en zayıf olduğumuz alan da bu. O nedenle romanları sadece teknik yanlarıyla ve artık neredeyse kliseleşmiş bilgilerle ele alıyor ve okuyoruz.
Bu bağlamda, 19. yüzyılın ortasında yazılmaya başlanan öykülerin ve anlatıların meddah ve diğer sözlü anlatım geleneklerinden
türediğini biliyor fakat onların dünyayı kavramada ne gibi boyutlara sahip olduğunu daima görmezden geliyoruz. Oysa, daha ayrıntılı incelemeler o yapıtlardaki dil, anlatım, kurgu, tasarım, karakter gibi öğelerin çok daha kapsamlı ve farklı içerikler taşıdığını bize gösterebilir. Mekânla, bellekle, bedenle yaşayageldiğimiz ilişkilerin gizli ve karanlık yanları o romanlarda ortaya çıkarılmayı bekliyor.
O anlatılardaki zihin ve ruh durumlarını görmeyi, anlatıların metin kabuklarını kırmayı herkesten önce Tanpınar istedi. 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi, mesela Namık Kemal'in vatan şairi olmaktan başka ne olduğunu veya Abdülhak Hamit'in şiirindeki bir dizenin neye denk düştüğünü bize şaşırtıcı bir yorumlama gücüyle anlattı. Son dönemde büsbütün unutulan, o nedenle de eklemlenmeleri yok sayan hatta olanaksız hale getiren bu kapıyı Jale Parla gibi mükemmel karşılaştırmalı edebiyat uzmanları araladı. 'Araba Sevdası'nın nasıl bir zihinsel kırılmanın uzantısı olarak okunabileceğini ondan öğrendik. Tanzimat romanının bir baba-oğul mitosu etrafında kurulduğunu da o bulup ortaya koydu. Ama hala çözümlenmeyi bekleyen sayısız nokta var.
Üstelik, şurası muhakkak ki, 19. yüzyılı bu şekilde irdeleyip aydınlatmadıkça bugünü kavramamız olanaksız. Onun ne kadar yoğun şeyler barındırdığını Halit Ziya'yı eksen
alarak, o romanın her şeyin ötesine geçen bir karmaşıklığa sahip olduğunu da bize Selim İleri öğretti.
O daima küçümsenmiş, hiç değilse ihmal edilmiş edebiyat bütün cılızlığıyla gelir ve ansızın Halit Ziya'nın elinde bambaşka bir şeye dönüşür. Onun ne olduğunu, nasıl olduğunu, Robert Finn, Ahmet Evin bilimsel temelli çalışmalarında ele aldı. Aşk-ı Memnu bu sürecin bugün de aşılmayan ilk halkasıydı. Kendisine gelene kadar büyük bir dilsizliğin, ama simgesel değil, henüz oluşmuş, oturmuş bir yazı dili olmadığı için gerçek anlamda bir dilsizliğin içinden yazmayı deneyen Osmanlı romancıları Halit Ziya'yla birlikte bambaşka bir evrene açılıyorlardı. Halit Ziya, ansızın romana bir dönemeç aldırıyor ve onu kanlı canlı, hırsı ve bütün asabiyetiyle yaşayan insanların meselesi haline getiriyordu.
Roman ilk defa insanı kendi dışında bir varlık olarak ele alma cesaretini gösteriyordu. İnsan denilen muammanın karanlık yüzüydü Halit Ziya'nın asıl sorunu. Onun insanı, her şeye rağmen anlatımımızın kendisini bir türlü kurtaramadığı tasavvufun kozmik yapısının dışında, bütün 'ulviyet' düşüncesini aşan insandı.
Onun insanı ilk defa bir sınırda yaşamanın gerilimini yansıtıyordu. Aşk-ı Memnu'yla birlikte Bihter, artık aynanın karşısında, akşamın karanlığında ve açık pencereden içeri dolan doğanın önünde soyunuyor, o karanlık imgede yalnız kendisini değil bütün bir toplumun, ancak Lacancı psikanalize gidilirse anlaşılabilecek biçimde, kendi gerçeğini tanıyışının simgesi haline geliyordu. Bütün yaşadıklarıysa onu değil artık düşünmek isteyen bir toplumu nelerin beklediğini gösteriyordu. Herkes bir çelişkinin ve çatışmanın içindeydi artık. Nihal, Behlül'le cılız fakat asıl babasıyla gerçekten 'gizli' bir ilişkinin, Bihter, Adnan Bey ve Behlül'ün, Firdevs Hanım bugünüyle geçmişi, Mme-de Courton hayatla kaybettikleri arasında sıkışır. Halit Ziya adeta insana hayatın hiç de öyle sıradan ve kolay bir şey olmadığını öğretmektedir.
Bilincimizi tanımak...
O roman bir erken roman mıdır, bir geç roman mı diye sormanın anlamı yok artık.
Evet, 1900'lü yılların başında o yayımlandığında, bütün Rus, Fransız, Alman, İtalyan edebiyatı klasiklerini doğurmuştu. Bütün dünya modernizm adı altında çok ağır bir altüst oluşu yaşamaya başlamıştı. 15 yıl içinde onun en aykırı açılımları gelişecekti. Biraz sonra bilinç akışı tekniği doğacak, herkes bir yana, Joyce yapıtlarını yayımlamaya başlayacak, dadaizm ortaya çıkacak, sürrealizm gelişecekti. Biz belki de açılan bu parantezden sonra tekrar geriye gidecek, ancak 1920'lerin sonunda derli toplu romanlarımızı bir bütün halinde ve birbirini izleyecek biçimde yazacaktık. Fakat ne yapalım ki, bu bizim gerçeğimiz. Onu küçümseyerek, yok sayarak değil, tersine deşerek, sorgulayarak kendimizi ve bilincimizi tanıyacağız. Oysa bugün hiçbir romancımızın yapıtları derli toplu ve insanda okuma iştahı uyandıran bir kitap olarak bulunmaz orta yerde.
O nedenle Halit Ziya'nın kitabının yeniden yayımlanması sevindirici. Ama yetmez. Sadece Halit Ziya'nın yeniden yayımlanması değil, mesela ona herkesten çok emek vermiş ve gerçekten çok derinlemesine bir bakış açısıyla bize geniş ufuklar kazandırmış Selim İleri'nin 'Aşk-ı Memnu'yu değerlendirdiği yapıtı 'Uzun Bir Kışın
Siyah Günleri...' de bu yüzyıl anımsamasının içinde bir köşetaşı olarak değerlendirilmelidir.
Yoksa buna herkesten önce Halit Ziya Uşaklıgil itiraz eder!