Yaşam alanları üzerine farklı yaklaşımlar: Habitat

Yaşam alanları üzerine farklı yaklaşımlar: Habitat
Yaşam alanları üzerine farklı yaklaşımlar: Habitat
İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi'nin yeni sergisi Habitat yaşam alanları üzerine farklı yaklaşımlara yer veriyor. 23 Aralık Çarşamba günü ziyarete açılacak sergiyi sanatseverler 22 Mayıs'a kadar gezebilecek.

RADİKAL - İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi, “Habitat” sergisiyle Türkiye güncel fotoğraf alanının önde gelen sanatçılarının yaşam alanları üzerine farklı yaklaşımlarına yer veriyor. Sergi, İstanbul Modern Fotoğraf Danışma Kurulu’yla birlikte seçilen 13 sanatçının üretimlerini, habitat kavramı çerçevesinde bir araya getiriyor. İstanbul Modern, güncel fotoğraf alanının öne çıkan sanatçılarını, kavramsal bir çerçeve etrafında bir araya getirerek Türkiye’de fotoğrafın bugününe ve geleceğine dair yeni eğilimleri takip ediyor. “Habitat” sergisi, 2016 yılında Avrupa fotoğrafına adanan PHotoEspaña Fotoğraf Festivali kapsamında Festival Davetli Sergi Mekânı olarak konumlandırıldı.

Merih Akoğul, Orhan Cem Çetin, Murat Germen ve Sıtkı Kösemen’in danışmanlığında, küratörlüğünü Sena Çakırkaya’nın üstlendiği “Habitat”, insanın kent ve doğal yaşamla ilişkisi, göç, kentsel dönüşüm, yolculuk, kişisel alan ve distopya gibi konuları ele alıyor. Her geçen gün yeniden tanımlanan mekân kavramının izini süren “Habitat” sergisinde; konuya dair farklı bakış açılarını sunan Kürşat Bayhan, Kerem Ozan Bayraktar, Zeynep Beler, Görkem Ergün, Beril Gür, Çağlar Kanzık, Oğuz Karakütük, Barbaros Kayan, Gündüz Kayra, Neslihan Koyuncu, Desislava Şenay Martinova, Ali Taptık ve Serkan Taycan’ın fotoğraf ve videoları yer alıyor. Sergi, 23 Aralık 2015 - 22 Mayıs 2016 arasında İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde görülebilecek.

Yaşamın temel devinim ve çatışmalarının sahnesini tanımlayan kavramlardan birini kendine isim ve konu olarak seçen “Habitat” sergisi, fotoğraf aracılığıyla bu sahnenin farklı hâllerini, algılanış şekillerini ve zaman içinde geçirdiği dönüşümleri bir araya getiriyor. Fiziki olarak neredeyse her gün yeniden üretilen ve tanımlanan, bu nedenle de zaman içinde toplumsal bellekle çelişkili bir aidiyet ilişkisi kuran mekânlara yer veriyor. Diğer yandan sergi, var olan farklı toplumsal dinamiklerin girdiği ilişkiler veya çekilen sınırlar sonucunda birbirleriyle çatışan habitatlara odaklanıyor. “Habitat”, yaşam alanlarını oluşturan farklı etmenlere söz hakkı vermeyi, böylece değişen güç dengelerinin izini objektif bir şekilde sürmeyi hedefliyor.

ÇARESİZLİK VE İKTİDARIN, HAYALLER VE GERÇEKLERİN FARKLI TEMSİLLERİ

Kentlerin sürüklendiği dönüşümler karşısında bireylerin direnme çabasının, insanın ideal yaşam alanını kimlerin tanımlayabileceğinin ve mevcut koşulların bize sunduklarının halen kuvvetle tartışıldığına değinen küratör Sena Çakırkaya, “Habitat” sergisinin yaşam alanı üzerine farklı tahayyülleri bir araya getirdiğini belirtiyor: “Metropollerin bitki örtüsü ve kırsal alanlar üzerindeki iktidarı, değişen politikalar ve nüfus dengeleriyle sürekli geri dönüşüme maruz kalan şehir hafızası, barınma hakkı için verilen yaratıcı mücadele gibi konular, var olabilmek için gereken temel ihtiyaçlara dikkat çekiyor. İş bulabilmek veya sadece ‘kendini bulabilmek’ için kat edilen yollar, duvarlar arasında çıkılan yolculuklar, çizdiğimiz fiziksel veya hayali sınırlar yaşam ve mekân algımızı çerçeveliyor. Kendimizi daha güvende hissetmek için savunma veya saldırı tercihlerimiz yaşam stratejilerini belirliyor. Nihayetinde yaşamlarımızın ortak sahnesi olan habitat üzerinde söz sahibi olma çabamız; çaresizlik ve iktidarın, hayaller ve gerçeklerin farklı temsillerini bir araya getiriyor.”

13 SANATÇIDA YAŞAM ALANLARI ÜZERİNE FARKLI YAKLAŞIMLAR 

Kürşat Bayhan’ın yaklaşık beş yıllık süreçte ortaya çıkardığı “Evden Uzakta” (2006-2012) projesi, Anadolu’dan İstanbul’a göçen insanların yaşamına odaklanıyor ve sonra bu kişilerin geldikleri memleketlerini de görüntüleyerek onların göçle birlikte eksilen yaşamlarına tanıklık ediyor.

Kerem Ozan Bayraktar’ın “Klimalar” (2015) serisi, dijital müdahale yoluyla bina cephesi fotoğraflarından pencerelerinin kaldırılarak klima, doğalgaz borusu gibi iklimlendirme araçlarının belirgin kılınmasına dayanıyor. Çalışmanın çıkış noktasını, barınma alanlarımızdaki doğal hava koşullarıyla mücadele çabamız gibi bizim için çok kanıksanmış bir durumun sıradanlığına dikkat çekerek, yaşam alanlarımızda oluşturduğumuz kapalı sistemi görünür kılmak oluşturuyor.

Zeynep Beler, “Konaklar” (2014) adlı serisinde İzmir, Urla’daki yapılmaya başlanan ama çeşitli nedenlerden dolayı yarım kalan ve terk edilen güvenlikli sitelerin tuhaf tenhalığıyla, Türkiye’de göçle beraber artmaya devam eden barınma ihtiyacına karşılık, ihtiyacın çok üstünde yapılan lüks konutların ciddi bir arz fazlası yarattığına dikkat çekiyor.

Görkem Ergun, “Yağma” (2015) serisinde insanın avcılık ve öldürme üzerine oynadığı sonu belli oyunun keyfi ve manipülatif yanlarını ifşa ediyor. Kamusal heykeller ve buluntu av fotoğrafları arasında kurduğu ilişkide, bu görsellerin siluetlerine yansıyan iktidarın anıtsal simgelerini ortaya çıkarıyor.

Beril Gür, “Evden Sokak Fotoğrafları” (2011-2012) serisinde Xavier de Maistre’in “Odamda Seyahat” kitabından ilham alan “pencereler arası” yolculuğunda sokağa/kamusal olana, özel olanın içinden bakıyor. Beril Gür, evinin mahremiyetine gizlenerek yaptığı gözlemlerle, çevresindeki günlük akışın sıradan ama bir o kadar da absürt durumlarının anlatıcılığını üstleniyor.

Çağlar Kanzık, “Ceza” (2012) serisinde İstanbul’daki Bayrampaşa Cezaevi’nin duvarlarına mahkumların çizdiği kale direklerinden yola çıkıyor. Projenin ilk aşamasında bu çizimlerin olduğu duvarları görüntülüyor, sonraki aşamada ise bu görüntüleri sınırların olmadığı, ıssız bucaksız arazi fotoğraflarına yerleştirerek, toplumsal ve kişisel olarak konulmuş görünmeyen sınırlara işaret ediyor.

Oğuz Karakütük,  “Delta” (2014-2015) serisinde, nehirlerin kat ettiği tüm yollar boyunca taşıdığı taşların biçimlerini değiştirerek sonunda bir delta yaratması gibi, yabancısı olduğu yerlere tek başına yaptığı uzun yolculuklarda karşısına çıkan doğa görüntüleriyle yepyeni bir gerçeklik kurgusu yaratıyor.

Barbaros Kayan, “Ayazma” projesinde kentsel dönüşüm alanlarından İstanbul’un Ayazma bölgesinde yaşayan 15 ailenin hikayesine odaklanıyor. Ayazma’da yaşayan bu aileler yıkımdan sonra gidecekleri başka bir yer olmadığı için yıkıntılardan barakalar inşa eder, bunların da yıkılmasından sonra o kalıntılardan barakalarını yeniden kurarlar ve barınma haklarına kavuşana dek bu döngüyü sürdürürler.

Gündüz Kayra, uzun süredir yaşadığı Ege’deki bir kasabada ürettiği “Ege” (1990-2000) serisinde kentin kaotik ortamından sonra kendisini karşılayan dinginlik manzaralarını ortaya koyuyor. Sanatçı, yılın belirli zamanları kalabalıklar tarafından kuşatıldıktan sonra, mevsim değişimiyle terkedilen bu coğrafyanın kendi haline bırakılmış doğasında insanların ardında bıraktığı izleri takip ediyor.

Neslihan Koyuncu’nun “Parmak İradesi” (2014) projesi, sanatçının annesinin kanser olduğunu yeni öğrendiği ve bununla mücadele etmeye başladıkları zamana dayanıyor. Fotoğraflarında istemediği görüntüleri parmağıyla kapatarak hayatının ve bulunduğu ortamın kontrolünü yeniden elde etmeye çalışıyor.

Desislava Şenay Martinova, “Gecenin Varlıkları” serisinde, geceyi başlı başına bir habitat olarak kabul ederek, hava karardıktan sonra ortaya çıkan bu insanların yaşam alanlarını kayda alıyor. Geceleri şehirde yaşanan hayata odaklanarak, belleğinde yer eden tuhaf anları, farklı zamanlarda kişisel olarak tanık olduğu sıra dışı olay ve kişileri fotoğrafla yeniden canlandırıyor.

Ali Taptık, 2010’dan beri devam ettiği “Bir Bitki Örtüsüne Doğru” adlı projesinde şehir yaşamının içine dahil edilmeye çalışılan veya kendiliğinden türeyen bitki formlarını, tespit ve kategorize etmek amacıyla, detaylı bir yaklaşımla ele alıyor. Şehirdeki bitkilere karşı farklı tutumlarımıza, onları yaşatma ya da belki de tahakküm altına alma konusundaki çaba ve hırsımıza odaklanıyor.

Serkan Taycan, “Kabuk” (2012) projesinde bugünün İstanbul panoramasını yakın tarihte yaşanan şehirleşme politikaları kapsamında ele alarak, oluşan bu yeni topografyayı gözler önüne seriyor. İçinde birçok rengi ve katmanı barındıran bu hafriyat görüntüsü, İstanbul’un çeşitli yerlerinde yaşanan yıkımların yanı sıra, farklı mekân ve zamanların döngüsünü de bir kesit olarak ortaya koyuyor.