Yedinci kıtadan ezber bozan bir şarkı: 'Song' İstanbul'da!

Yedinci kıtadan ezber bozan bir şarkı: 'Song' İstanbul'da!
Yedinci kıtadan ezber bozan bir şarkı: 'Song' İstanbul'da!
Ezber bozduracak bir performans olduğuna şüphe yok! Avustralyalı Ranters tiyatrosunun son dönemde ortaya koyduğu en başarılı çalışmalardan biri olarak kabul edilen 'Song', görsel sanatçı Laura Lima ile müzisyen James Tyson'ı bir araya getiriyor. Tyson'a merak ettiklerimizi sorduk. 'Australia in Turkey 2015' programı kapsamında İstanbul'u ziyaret edecek 'Song', 4, 5 ve 6 Eylül'de Garajistanbul'da beş gösteri yapacak.
Haber: CAN TOGAYHAN / Arşivi

James, kendi perspektifinden Song’u bize nasıl anlatabilirsin ve daha önemlisi bu proje neyi hedefliyor?
İşin başında bu projenin merkezine bir ‘şarkı’ formu yerleştirmeye karar verdik. Zamanında Sibelius’un öncülük ettiği ‘senfonik şiir’ gibi bir şeydi düşündüğümüz… Buna oldukça yakın duran formlar üzerinde oynadık. Tıpkı bir müzik grubunun performansında olduğu gibi, bu işin merkezinde de ‘şarkılar’ yatıyor. Bu projede hem sanatçıların hem de dinleyicilerin bir araya gelerek, şarkıları birlikte söyleyip dinleyebildiği bir ‘yer’ yarattık. Kısacası yola çıkarken zihnimizde ilk beliren soru işin atmosferi ve gerçekleşeceği çevreydi, elbette müzisyen ve performans sanatçılarının nasıl konumlandırılacağı da çok önemliydi. 


‘Mekanın dönüşümü’ terimi sizin için ne anlama geliyor?
Sanırım şöyle özetleyebilirim; ‘’Kendimizi sınırlara sahip bir mekan algısı olmadan, görsel, işitsel ve dokunsal olarak nasıl hazır hale getirebileceğimiz ve bunu nasıl karşıladığımız…’’ Aslına bakarsan ‘dönüşüm’ bunu karşılamak için en iyi sözcük olmayabilir, yine de algıları açık birinin mevcut durumu ve ‘an’la karşılaşması tam da böyle bir şey.

Song sıradan bir odyovizüel performanstan çok daha ileride bir noktada duruyor gibi görünüyor. Bu projenin çağdaş dünyadaki sanatsal pratiği tam olarak nedir?
Sanat tarihinin akışına bakacak olursak, insanların çeşitli sebeplerle biraraya geldiğini görebiliriz. Bu kolektif bir mağara resmi yapmak, bir hikaye dinlemek ya da şarkı söylemek için de olabilir. Bunu bir soyutlanma eylemi olarak görmeyiz, ama aslında tüm hücrelerimizle algıladığımız özel bir deneyimdir. Toplumsal kurallar, kişisel algılarımızı fazlasıyla etkiliyor, Song tam da bu noktada devreye giriyor ve bize vücudumuzun gerçekte neler duyduğunu, gördüğünü ya da dışarıda diğer insanlarla olan ilişkilerimizin ne durumda olduğunu anlatıyor; elbette doğa’yı da unutmamalı…

Peki ‘Song’ kelimesine bir karşılık vermeni istesek?
Aklıma hemen Georg Lukács’ın ‘lirik’ formu ‘epik’ olana tercih eden düşünce şekli aklıma geliyor. Ses olarak nitelendirdiğimiz şey aslında bağımsız bir varlık. Song’u hayata geçirirken biz de bunun üzerinden ilerledik; bu proje ona ses veren her neyse, onun ne, kim ya da nerede olduğu sorularına yanıt arıyor ve bunlar üzerine yoğunlaşıyor.

Seni performans sanatları dünyasına çeken ilk şey neydi?
Kesinlikle ‘yavaşlık hissi’. İçinde yaşadığımız toplum ve baştan çıkarıcı sanat formları - özellikle de sinema -, zamanı olabildiğince hızlı harcıyor. Tiyatro ise her zaman gelişmeye ve dinlemeye açık olanı sunar. Aynı odadaki insanlar birbirini izlemeye ve dinlemeye teşvik edilir.

Garajistanbul sezona hipnotik gösteri 'Song'la giriyor!

Çalışmalarını bir bütün olarak nasıl tanımlayabilirsin ve buna bağlı olarak bu projede takip ettiğin felsefeyi de açıklayabilir misin?

Günümüz performans sanatları dünyası içinde ortak algı bence şu küresel çerçevede toplanıyor: işin tam olarak ‘ne’ olduğu, ondan ne öğrenebileceğimiz ve bundan sonra onunla nasıl birlikte yaşayabileceğimiz. Sanırım her iki soruya da aynı yanıtı verebilirim.

Görsel sanatlar senin ruh halini ya da ilham perilerini nasıl etkiliyor. Song’u tetikleyen en önemli şeyler neler?
Bence her sanat eseri bir başkasının yeniden düşünülmüş halinden başka bir şey değil. John Keats ‘Ode to a Nightingale’de, kuşların sesini dinlediğini ama bunu yaparken bir bahçede oturmadığını sadece bir galerideki çalışmaya baktığını söyler. Song, Melbourne’de ortaya çıktı ve dolayısıyla ilk performansı da burada gerçekleştirildi. Ben ise dünyanın bambaşka bir noktasından, İngiltere’den buraya gelmiştim. Avustralya’nın kendine has derin bir kültürü var. Aynı oranda diğer coğrafyalar kadar karmaşık bir yapıya sahip. Bu ülkenin doğal hayatla yani hayvanlar, kuşlar ve böceklerle kesintisiz ve farklı bir ilişkisi var.

Song projesini küresel çağdaş sanat dünyası içinde nasıl bir noktaya konumlandırıyorsun? Song’un performans sanatları pratiğinde yeni bir trend ortaya koyduğunu söyleyebilir miyiz?
Sanırım, çağdaş sanat dünyasında bir çok sanatçının ‘yaşam’ üzerine duyduğu hayranlık sonucu ortaya çıkan işler, aslında ölçülemez, nesnelleştirilemez hatta daha basitçe söylemek gerekirse bir çerçeve içine sıkıştırılamaz. Öte yandan sanat dünyasının temel işleyişi tam da bu ‘çerçeve’ye dayanıyor. Bu paradoks ise, farklı sanatçılar ve sanat kurumlarının giriştikleri müzakerelerde kendilerine farklı çıkış noktaları bulmak için ortaya çıkardıkları tuhaf bir danstan başka bir şey değil. Tüm bunların ötesinde Song, sanat dünyasındaki bu durumun kendine has bir yansıması olarak da nitelendirilebilir sanırım.
‘Song’, 4 Eylül saat 19.00, 5 ve 6 Eylül’de ise saat 17.00 ve 19.00’da Garajistanbul’da.