Yeni 'Bir Ayrılık' mı?

Yeni 'Bir Ayrılık' mı?
Yeni 'Bir Ayrılık' mı?
Akbank'ın sponsorluğundaki 34. İstanbul Film Festivali inatla sürerken bugün aileler, insan ilişkileri üzerine hikayeler var seçtiklerimizde. Bir de sosyal medyadaki 'festival teyzesi' aşağılamalarına karşı bir çift lafım var!
Haber: ELÇİN YAHŞİ / Arşivi

Melbourne / Yeni Bir Bakış

Adı ‘Melbourne’ olan bir İran filmi. İzlerken akla hemen ‘Bir Ayrılık’ın gelmesi, iki filmin de erkek başrol oyuncularının aynı olmasından değil, hikaye yapısından kaynaklanıyor. Kendini ansızın, içinden çıkılmaz bir girdabın tam göbeğinde bulan insanlar. Herkes haklı, herkes çaresiz, “işin doğrusu şudur” denemeyecek bir durum. İşte o noktadan itibaren atılan adımlar, herkesin karakterine göre belirleniyor. İzleme zevkine zeval gelmesin diye buradaki trajik hadiseyi elbette belirtmiyoruz ama insan içi ürpererek “benim başıma gelse ne yapardım?”ı düşünüyor hep. En iyi film ve senaryo dallarında bir çok ödülü olan bu ilk filmde insanı koltuğunda rahatça oturtmayan gerilimli hikaye, kadın-erkek ilişkileri açısından da pek çok şey söylüyor ve filmi yazıp yöneten Nima Javidi’nin bundan sonraki işlerini merak ettiriyor. Not: Filmin gösterimine yönetmen de katılacak. (Rexx 2, 16:00)

Villa Touma / Aile Bağları
Villa Touma’nın enteresan bir ‘nesep’ sorunu var. Venedik’te Eleştirmenlerin Haftası’nda ilk gösterimine Filistin filmi olarak kayıt yaptıran film, İsrail Film Fonu’nu desteğiyle ve İsrailli bir yapımcı ortaklığıyla çekilmiş. Senaryolarını yazdığı Suriyeli Gelin ve Limon Ağacı’nı daha önce festivalde izlediğimiz Suha Arraf ilk yönetmenliğinde kendini ve filmini Filistinli olarak kaydettirince kopan fırtınayı Alin Taşçıyan yazmış vaktinde. (http://mobil.stargazete.com/mobilyazar.asp?Newsid=928223)

Ramallah’taki villada zaman 1967’deki savaşta durmuş. Onca acılaşmışlıklarına rağmen sanki hayatta hiçbir şey değişmemiş gibi yaparak yaşamayı sürdüren üç geçkin kızkardeşin hayatına, erkek kardeşlerinin daha önce yetimhanede yaşayan kızı giriyor. Amaç, genç kızı kendileri gibi bir ‘leydi’ olarak yetiştirip, hayırlısıyla baş göz etmek. Genel olarak bu tür kategorizasyonlardan pek hoşlanmamakla birlikte bir ‘kadın filmi’ olduğunu söyleyebilirim. Sahneler karanlık, oyunculuklar teatral ama ilgiyi ayakta tutan bir çok detay var. (Her tarafta içi porselen, kristal dolu vitrinler, oymalı kakmalı ağır mobilyalar, yatak odalarında porselen ‘ibrik ve leğenler’ bulunan bu ‘soylu’ evinin mutfağında IKEA’nın bulaşık kurutma tahtasını görmek de pek güzel olmayan bir sürpriz oldu. (Feriye, 16:00)

FESTİVALİNE SAHİP ÇIKMAKTAN VAZGEÇME Kİ...
Sansür, basın toplantıları, açıklamalar, imza kampanyaları, protestolar ve 23 film eksiğiyle yaralı festival inadına sürüyor bir yandan. Pazartesi günü Rexx 2’deki bütün gösterimler tamamen dolu salonlara yapıldı. 11:00’deki ‘Hayat Altmışından Sonra’yı izlemek için salonu dolduran ‘festival teyzeleri’nin bir kısmı ayakta kaldı. Hatta alt yazıyla ilgilenen görevli koltuğunu seyircilerden birine vererek işini merdivenlerden icra etti. Kahkahalar eşliğinde geçen gösterimden sonra sohbete katılan 48 yaşındaki yönetmen Sigrid Hoerner pek genç bulundu. Buna karşılık 60 yaşlarındaki bir çifti oynayan iki başrol oyuncusunun aslında 64 ve 65 yaşlarında olmaları takdir edildi. 13:30 seansındaki Ghadi bütün salonu çok güldürdü ve evet, utanıp sıkılmadan söyleyebiliriz ki, mutlu etti. 16:00’daki ‘Kaçış Sanatı’nın gösteriminden sonra filmin yönetmeni ve Türk oyuncusuyla (Aksel Üstün) sohbet sırasında aile meseleleri konuşuldu.
Not: Kendimi ‘festival teyzeleri’nin dışında tuttuğum düşünülmesin. Tabii ki onlardan biriyim ve sosyal medyada ‘festival teyzesi’ aşağılayanlara da diyorum ki, 34 yıl su gibi akıyor şeker, bir bakacaksın ki sen de ‘festival amcası’ olmuşsun. O zamana kadar sen de festivaline sahip çıkmaktan vazgeçme de 68. İstanbul Film Festivali’ni beraber izleyelim inşallah.