Yeni müzede 1. etap

Türk sanatının müze gereksinimi, öyle görünüyor ki bir değil birkaç müzenin peş peşe açılmasıyla büyük ölçüde giderilmiş olacak; bugüne kadar müzesiz olmanın sıkıntılarını dile getiren sanat ortamı, artık bu müzelerin niteliğini tartışacak.
Haber: AHU ANTMEN / Arşivi

SANAT ELEŞTİRİSİ: İstanbul Modern/Gözlem, Yorum, Çeşitlilik
Türk sanatının müze gereksinimi, öyle görünüyor ki bir değil birkaç müzenin peş peşe açılmasıyla büyük ölçüde giderilmiş olacak; bugüne kadar müzesiz olmanın sıkıntılarını dile getiren sanat ortamı, artık bu müzelerin niteliğini tartışacak. Kapılarını yeni açan İstanbul Modern'den söz etmeden önce, bir noktaya değinmeden geçmemeli: Bizim modern sanatlar müzemiz aslında hep vardı. Eğer Türkiye'de kurulan bir modern sanatlar müzesinden bu ülkeye özgü bir modernleşme deneyiminin birikimini taşımasını bekliyorsak, o yer zaten yanı başımızdaki İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ydi. Türkiye'de resim ve heykel alanındaki birikimin özünü taşıyan bu müze, yazık ki talepsizliğe terk edilmiş bir mekân halini aldı yıllar yılı, bir 'yer' olmaktan çıktı. Son gittiğimde ayaklarımın altında çatırdayan parkeler, resimlerin üzerine üfleyen rüzgâr ve o zamanki müze müdürünün yoğun çabasına karşın çaresizliği, yazıklar olsun dedirtecek ölçüde acıklıydı. Resmi bir kurum olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nin bugün o halde olması hepimizin ayıbıdır ve işte bu nedenle bugün devlet desteği ve özel sektör girişimleriyle var edilen her müze, nedeni ne olursa olsun sonuçta adam edemediğimiz o eski kültürel mirasımızın gölgesinde açılmaktadır.
Tabii bu, yeni bir modern sanatlar müzesi gereksinimimiz yoktu gibi algılanmasın: Aksine, ülkemizde özellikle 1950'li yıllardan sonraki sanatsal birikimi tüm yönleriyle değerlendirebilecek, belli sanatçıları bugünün penceresinden belki yeniden konumlandıracak, yeni bilgiler, yeni yöntemler ışığında yeni soru işaretleri, yeni tartışma zeminleri yaratacak bir 'yer'e ciddi bir gereksinimimiz vardı. Bu yerin yeni talibi, İstanbul Modern. Batı ölçütlerinde bir çağdaş sanat müzesi gibi tasarımlanmış olan bu mekân, İngilizlerin Tate Modern'iyle isim benzerliği taşımakla kalmıyor, Tate'in eldeki koleksiyondan yola çıkarak, sanat tarihinin manzara, natürmort, enteriyör gibi belli kategorik türleri üzerinden hareket eden sergileme yöntemini de paylaşıyor. Bu çerçevede gerçekleştirilen ilk sergi olan 'Gözlem, Yorumluluk, Çeşitlilik', 'büyülü manzara-karşı kent', gibi başlıklar altında yapıtların belli konular altında bir araya getirilmesinden oluşturulmuş. Serginin belkemiğini, yanlış saymadıysam 80-85 yapıt ile Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Koleksiyonu oluşturuyor. Oya-Bülent Eczacıbaşı Koleksiyonu'ndan 20-25, Türkiye İş Bankası Koleksiyonu'ndan 40-45, Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonu'ndan 15 kadar yapıt yer alıyor. Şu an İstanbul Modern'in kendi koleksiyonunda ise çoğu Oya-Bülent Eczacıbaşı bağışı olan yaklaşık 15 yapıt bulunuyor. Ana koleksiyonlarda heykel olmadığı için, heykel sergilenmiyor.
Kısacası müze, en azından şimdilik, esas gereksinimimiz olan 1950 sonrası sanatsal birikimi tüm yönleriyle ele alan bir manzara sunmuyor. Kendini özel bir koleksiyon müzesi değil de Türkiye'nin yeni modern sanatlar müzesi olarak sunan bir kurumda bu durum ciddi bir boşluk yaratıyor, fakat müze yetkililerinin açılışı '1. Etap' başlığıyla sunması, bu gibi eksikler üzerinde çalışıldığı mesajını veriyor.
'Gözlem, Yorum, Çeşitlilik' sergisinin, açıkçası bir müze sunumundan beklenmeyecek ölçüde serbest bir yaklaşımı var. İzleyiciyi, bir tür konular panoraması içinde gezdiriyor, ama işte tam da bu nedenle salt panoramik olmak tuzağına düşüyor. Oysa, alışılagelmiş kronolojik yaklaşımları dışlayan sunumlarda bile izleyiciye bir değişim-dönüşüm çizgisini, belli sanatsal atılımları hissettirmek esastır; bu, müze olgusunun doğası gereği dikkat edilen bir noktadır. 'G.Y.Ç.' sergisi, bu atılımları ortaya koymadan bütün bir sanatsal değişim çizgisini tek bir zemine indirgeyerek sunuyor. Oysa, diyelim bir Altan Gürman'ı, konu dışı bırakmaktansa 'manzara' başlığı altında ele almak, 1960'lı yıllarda ne kadar ayrıksı bir figür olduğunu göstermeye yeterdi, sözgelimi. Diğer bir nokta, yalnızca bu müzenin değil bizim sanat tarihimizin sorunu. Özünde sanat tarihinin atölyesi niteliğindeki müzeler, kapısından giren her yapıt üzerindeki otoritesini, aslında o yapıta dair bilgiyle sağlıyor. Bizim müzelerimizde ve koleksiyonlarımızda bırakın ölmüş sanatçıları, yaşayan sanatçıların yapıtlarında bile tarih bulmak zordur. İstanbul Modern'de bazı etiketlerdeki dikkatsizlik bir yana (Örneğin 1946 doğumlu İbrahim Örs'ün resminin 1950'ye tarihlenmesi, üzerinde tarih belirtilmiş yapıtların etiketlerde yanlış tarihlendirilmesi gibi) birçok yaşayan sanatçımızın yapıtlarında tarih yok. Bırakın yalnızca yaşayanları, bence İstanbul Modern ciddi bir girişim olarak diğer tarihsiz yapıtları da en azından yaklaşık olarak tarihlendirmek için sanat tarihçileriyle çalışarak bu sorunun üzerine gitmeli, bu konuda iddialı olmalı. Bir müzeyi müze yapan, bu gibi noktalar değil midir?
Hiç kuşkusuz zamanla, deneyimle, bu gibi meseleler çözülecektir. İstanbul Modern, hiç çözülemez gibi olan sorunu çözdü bir kere, mekânı buldu, özlediğimiz o 'yer'i yaratmak için kolları sıvadı. Umarım, sıradan bir kültür merkezi değil, gerçek bir müze olur. Yolu açık olsun.