Yepyeni bir TDK'ya doğru

Yazıcılığının 50. yılını idrak eden Doğan Hızlan üstadımız sadece iyi bir eleştirmen değil aynı zamanda iyi bir gazeteci de. Türk Dil Kurumu (TDK) konusunda yaptığı gazetecilikle önemli bir tartışmayı başlattı.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Yazıcılığının 50. yılını idrak eden Doğan Hızlan üstadımız sadece iyi bir eleştirmen değil aynı zamanda iyi bir gazeteci de. Türk Dil Kurumu (TDK) konusunda yaptığı gazetecilikle önemli bir tartışmayı başlattı. Köşesinde tartışmanın çeşitli boyutlarına gelen mektuplarla şekil veriyor. Fırsatı ganimet bilip, bir-iki şey söylemek istedim.
TDK, bitmez bir tartışmadır. Atatürk'ün şahsi mirasından ayırdığı parayla kurulan bu kurum tıpkı Türk Tarih Kurumu gibi 1980 sonrasında önemli bir değişime uğradı. Devlet, o tarihten başlayarak bu kurumlara doğrudan müdahale etti. Onların statülerinde değişiklikler yaparak birer 'devlet dairesi'ne dönüştürdü. Ondan önce göreli özerkliği olan bir yerdi TDK.
Bunu bir kenara itip asıl soruna gelecek olursak elbette karşımızdaki mesele dil konusu. Çünkü, dil, hayatın kendisi. Dilde bir değişimi, dönüşümü durdurmak olanaksız. Bu, her zaman iyiye, olumluya giden bir şey olmayabilir. Dilde kendisini gösteren değişimi iyi izlemek, onların hangi nedenlerden kaynaklandığını bulmak, üstünde düşünmek ve neyin 'tutup' neyin tutmadığını fark etmek gerek. Çok yakınılan hususlar da bu cümledendir. Yani, Türkçenin yabancı dil boyunduruğuna girdiği, İngilizcenin dil yapısını etkileyip bozduğu, bir gerçek. Ama hangi dönemde buna benzer şeyler olmamıştır? Ve hangi dil kendisini dış etkilerden koruyabilmiştir? Fransızca bile 1960'lardan bu yana aynı sorunu tartışıyor.
Kültür sorunsalı
Oysa dil bağlamında üstünde düşünülmesi gereken bazı başka olgular var ki, onlar da dille ilgili değil. Birer kültür sorunsalı onlar. O yapının en önemli öğesi, dilin kavranış ve algılanışıyla ilgili temel önermeler. Dil, tek başına bir olgu değildir. Hayatı da kapsayacak biçimde tanımlanan bir kültür algılamasının bağıl değişkenidir dil. Ona dönük doğrudan müdahaleler sadece totaliter rejimlerin, bir de uluslaşma sürecinin uzantısı olarak ortaya çıkar. Stalin Rusya'sı birincisine örnekse Cumhuriyet Türkiye'si de ikincisine örnektir ve elbette Kemalist rejim bu konuda Stalinci anlayıştan çok daha ileride bir noktadadır. Onun ötesinde, dil, kendi içinde, yazarlarının ve aydınlarının katkısıyla kendi kendisini biçimlendirir.
Türkiye, bu noktaya geldi mi, emin değilim. Bizde hâlâ dile doğrudan müdahale kaygısı kendisini gösteriyor. Siyasal kaygılarımız aştığımız oranda geçmişimize dönük kültür birikimine elini atacak, oradan da dile çok şey taşıyacağız. Bu anlayış 70'lerin sonuna kadar kabul görmedi. Saf bir Türkçe ile devam edilmek istenirdi ki, şimdi şimdi o anlayışın sakıncaları kendisini gösteriyor.
O yaklaşım ideolojikti -bunda da şaşacak bir şey yoktu (Belki tek şaşılacak nokta, yazarların bunu ayırtında olmaksızın benimsemeleriydi). Bir yandan milliyetçi bir tutumu içinde barındırıyordu öte yandan da bir dilin dönüşümüne katkıda bulunuyordu. Ama hassas olan şey gerçeğin algılanmasını belli bir kısıtlamayla yüz yüze getirmesiydi. Çünkü, sözcükler tek başlarına bir anlam taşımazlar. İşaret ettikleri nesenler dışında soyut kavramları imleyen sözcükler ancak türetildikleri köklerin yarattığı çağrışımlarla bir şey ifade ederler. Saf ve yeni Türkçe, meseleyi buradan kavrıyordu ve bu da bir anlam daralmasına ve tek yönlü bir gerçek algılamasına dayanıyordu.
Bugün böyle bir anlayışla devam etmenin daha fazla olanağı yok. Çoğulculuğun egemen olduğu bir dünyada bu derecede bir ayrımcılığa dilin de dayanağı olduğu toplumsal kesitin de daha fazla tahammülü olamaz. Bu, yeni sözcük üretiminin engellenmesi anlamına gelen bir söz değil; olamaz da. Aksine ona çok ihtiyacımız var. Fakat bu bize ait olan bir birikimin kaynaklarını yok saymak lüksünü de bize vermez. Şimdi geçmişi de kavrayan bir zaman ve gerçeklik anlayışına geçilirken dilin de kendisini buna uydurması gerekir.
Yeterli bir sözlüğümüz yok
Bununla birlikte TDK'nın işlevinin ortadan kalktığını söylemek ne mümkün. Türkçenin bugün teknik sorunları her zamankinden daha ağır. Tartışmalarda kendisini gösteren olgu bir gerçek: Henüz yeterli bir sözlüğümüz yok. İkincisi, dile her gün yeni, yabancı sözcükler giriyor. Bunları nasıl yazacağımızı, nasıl okuyacağımız bilemiyoruz. TDK bu konuda birtakım kurallar geliştirip haftalık bültenler halinde bunları yayımlayabilir. Yazım konusunda kafa karışıklığı sürüyor. TDK'nın azımsanamayacak katısının olduğu bu bulanıklığı gidermekte de bir işlevi olabilir.
Artık 'tanıdık' TDK yok ortada. Her düzeyde değişmiş olması gereken ve işlevselleşmek zorunluluğu taşıyan bir kurum var. Sorun, o kurumun bu gerçeği kendi nefsinde somutlaştıramamasıdır. Bugünkü TDK da ideolojik bir tavır almaya öncelik veriyor. Oysa artık bu mümkün değil. Çünkü, dil, TDK olsa da olmasa da kendi gerçeğini yaşayacaktır.