Yetenekli Bay Abdullah'ın izinde!

Yetenekli Bay Abdullah'ın izinde!
Yetenekli Bay Abdullah'ın izinde!
1871 senesinde İstanbul'da bir doğa tarihi müzesi kurulduğunu biliyor muydunuz? Osmanlı'ya sığınarak Abdullah Bey adını alan Avusturyalı bilim insanı Karl Eduard Hammerschmidt'in kurduğu o müzeden eser yok şimdi! Aynı zamanda Türk Kızılayı'nın da kurucusu olan Abdullah Bey'in anıt mezarı bile 1994'te bir yol çalışması sırasında yıkılmış. Sanatçı Tayfun Serttaş, Studio X İstanbul'da açtığı ironik sergi 'Le Museé d'Histoire Naturelle de Constantinople'de Abdullah Bey'in izini sürüyor...
Haber: HÜLYA AVTAN - hulyavtan@gmail.com / Arşivi

Her şeyin sınıflandırılabilir, tasnif ve kategorize edilebilir olduğu düşüncesi 19 yüzyılın hâkim anlayışlarındandı. Fransa merkezli bu yeni akılcı ekol canlı ya da cansız varlıkların yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirmişti. Arkeolojide, sanatta, teknolojide doğa tarihi bağlamında gelişen bu anlayış dünyanın birbirinden bağımsız bir sistemden ibaret olması fikrinin karşısında, bilinemeze tahammülün olmadığı yepyeni bir bakış açısını vadediyordu. Dönemin ansiklopedist ve natüralistlerinin önerileri ışığında şekillenen bu süreç Osmanlı aydınlanmasını da etkilemişti şüphesiz.

Borusan Holding'in öncü sponsorluğunda Columbia Üniversitesi'nin girişimi olarak kurulan Studio X İstanbul 'da açılan ‘Le Museé d’Histoire Naturelle de Constantinople’ sergisi söz konusu dönemi anlama imkânı sunuyor. ‘Mimarlar Mezarlığı’ sergisiyle Osmanlı modernizasyonu dönemini konu alan Tayfun Serttaş, bu kez bambaşka bir noktadan yine söz konusu yıllara dair bir yansıma sunuyor. “Hiçbir zaman doğanın pür bağımsız bir tarihi olmadı. İnsanın doğayla arasındaki ironilerin ve işbirliklerinin tarihidir doğa tarihi. Kendi egolarımızın tarihi bu” diyen sanatçı meseleyi çok özel bir örnekle de tartışmaya açıyor.


BUGÜNKÜ MARMARA ÜNİVERSİTESİ HAYDARPAŞA KAPMÜSÜ’NDE KURULMUŞ
Asıl adı Karl Eduard Hammerschmidt olan Avusturya kökenli bilim adamı Abdullah Bey’in peşine düşen Tayfun Serttaş, kapsamlı bir araştırma sürecinin ardından oldukça ilginç bir üretim ortaya koymuş. Sergiye dair kısma gelmeden önce Abdullah Bey’in kim olduğundan bahsetmekte fayda var. 1848 senesinde kanlı biçimde bastırılan Viyana Ayaklanması’ndan kaçıp Osmanlı’ya sığınan Abdullah Bey, Müslümanlığı seçip bu ismi almış. Aynı zamanda ateşli bir Osmanlı milliyetçisi olan bilim adamı, her ne kadar Osmanlıcayı asla tam olarak öğrenemese ve tüm makale ve metinlerini Fransızca yazsa da, saraya yazdığı ve bulunduğu yerdeki herkesin Fransızca konuşmasından duyduğu rahatsızlığa dair şikâyetlerde bulunduğu mektupları var.
Zooloji alanındaki uluslararası kariyerini İstanbul’da sürdürmek isteyen Abdullah Bey’in bu talebinin saray tarafından memnuniyetle kabul edilmesinin ardından Abdullah Bey, Osmanlı tarihinin ilk doğa tarihi müzesini kurma görevini üstlenmiş. Oldukça meşakkatli bu hazırlık süresince en büyük destekçisi ise Paris Doğa Tarihi Müzesi olmuş. Paris’teki müzeye gönderdiği 400 fosil parçası karşılığında 900’e yakın parça alan Abdullah Bey, Viyana’dan da 27 sandık dolusu koleksiyonla dönmüş. Osmanlıdaki ismini almadan önceki bağlantıları sayesinde oldukça kapsamlı bir koleksiyon edinen Abdullah Bey’in bu ilk girişimi 1848’deki Beyoğlu Yangını sırasında tahrip olmuş. Fakat 1870 senesinden itibaren çok daha kapsamlı ve yeni bir doğa tarihi müzesi koleksiyonu oluşturulmaya başlanmasının ardından 1871 senesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kamuya açık doğa tarihi müzesi açılmış. Tam adıyla ‘Le Musée d’Histoire Naturelle d’Ecole Impériale de Médecine de Constantinople’, Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane’de yani bugünkü Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü’nde kurulmuş.


KAYSERİ’DE DOĞARKEN ÖLEN İKİ BAŞLI BEBEK
Abdullah Bey bu sayede Osmanlı’ya saygın bir müze kazandırmakla kalmaz, Fransız Aydınlanması’nın bilimsel anlamda en önemli etkilerinden birini İslam coğrafyasına kazandırmakla da tarihe geçer. Bir bilim yuvası olduğu için kendi içinde korunaklılığı olan müze halk tarafından da desteklenir. Öyle ki Kayseri’de doğarken ölen iki başlı bir bebek ve Lefkoşa’daki yedi ayaklı keçi gibi anomali vakaları Abdullah Bey’e mektupla bildirilir, müzeye kazandırılması için ne yapılması gerektiği, nasıl muhafaza edilecekleri konusunda uzun yazışmalar gerçekleştirilir.

TÜRK KIZILAYI’NIN DA KURUCUSU ABDULLAH BEY’İN ANIT MEZARI 1994’TE YIKILMIŞ
Akıbeti bir hayli karanlık olan koleksiyon Abdullah Bey’in 1874’teki vefatının ardından İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Bölümüne devredilir. Sonrasında ise 1918 senesinde, büyük Vefa yangının ardından yanarak yol olur. Cumhuriyet Devrimi sonrası 19. yüzyıla ait bir tür ‘bilimsel moda’ olarak görülen doğa tarihine gereken öncelik tanınmaz ve bu alanda devlet destekli bir kurumsallaşma da gerçekleşmez. Abdullah Bey’in hikâyesi de müzeyle kader birliği etmiş gibidir. İslami ritüellere uygun büyük bir törenle Eyüp Defterdar Camii Kabristanı’na defnedilen Abdullah Bey’in anıt mezarı 1994 senesinde gerçekleştirilen yol ve iskân çalışmasında kaybolmuştur. 2012 senesinde aynı zamanda Türk Kızılay’ının da kurucusu olan Abdullah Bey’e atfen farklı bir noktaya sembolik bir mezar taşı yerleştirilir.


İZİNE PARİS’TE RASTLAMIŞ
Sergi esinini Tayfun Serttaş’ın büyük emek sarf ederek izini sürdüğü bir yok oluş hikâyesinden alıyor. Sanatçı, Abdullay Bey’in yazışmalarının peşinden giderek ürettiği yapıtlar aracılığıyla doğa tarihi müzesini yeniden kurguluyor. Serttaş’ın Abdullah Bey’le tanışması ise İstanbul’da gerçekleşmemiş. Bir gün Paris Doğa Tarihi Müzesi’nde dolaşırken mineroloji bölümüne geldiği sırada çıkmış karşısına Abdullah Bey. Fosillerin önündeki kürsüde Abdullah Bey’i ve ‘Viyana’da doğdu’, ‘İstanbul’da öldü’ yazısını gördükten sonra peşine düştüğü ‘kim bu adam?’ sorusu ile araştırmaya başlamış. Çok kısıtlı belge, mektup ve yazışmalar ışığında bir yaratım sürecine girmiş.

BAŞLI BAŞINA BİR İRONİ

Serttaş, “Sergi daha çok bir doğa tarihi ironisi, zaten doğa tarihi başlı başına bir ironi ve buradan başka bir ironi çıkarmaktı amaç” diyor sergi hakkında. Bugün o müzede ne tartışılırdı sorusundan yola çıkarak başlayan sergi, hazırlık süreci, içerisinde doğrudan doğa tarihi müzesine gönderme yapan işlerin yanı sıra müzeden bağımsız döneme referans veren işler de içeriyor. Sergi vesilesiyle günümüz ve iktidar rejimlerini sorunsallaştırmayı dert edinen Serttaş’ın amacı kayıp bir müzeyi sınırlı sayıdaki dökümanla ihya etmekten ziyade bir metafor olarak doğa tarihi anlayışını, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-politik eksende ve günümüz olasılıkları bağlamında tekrar yorumlamaya açmak...
Serginin kapanış tarihi 13 Kasım’da Serttaş’ın “Le Museé d’Histoire de Constantinople” isimli kitabının lansmanı da yapılacak. Sergiye hazırlık süresince elde ettiği verileri yorumlayan Serttaş, tercihen arşivsel verilere yer vermediği kitabında, doğa tarihi disiplinini farklı açılardan ele almayı amaçlıyor.