Yeter ki onursuz olmasın mücadele...

Yeter ki onursuz olmasın mücadele...
Yeter ki onursuz olmasın mücadele...
Keanu Reeves'in sürüklediği '47 Ronin', Uzakdoğu'nun kendine özgü gizemli ve çekici kültürel kodlarını Hollywood mantığıyla harmanlayan ve özel efektlere sırtını dayayan bir aksiyon.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Mesele galiba tarihsel kökenlerde yatıyor. Hollywood ne zaman Uzakdoğu’ya doğru yolculuğa çıksa mutlaka ‘Marco Polo’nun mirasını yanında taşıyor. Ne demektir bu? Açayım: Çekilen filmler başta Amerikan seyircisi olmak üzere ‘ Batı ittifakı’na seslendiği için, o uzaktan bakıldığında gizemli, girift ama bir o kadar da çekici görülen bir kültürün içinde dolaşılırken mutlaka ‘Kendilerinden bir rehber’e de ihtiyaç vardır. Bu rehber, seyircinin tedirginliğini, şaşkınlığı ve yavaş yavaş ortama alışma evrelerini yaşar ve bir anlamda filmin karşısına kurulanların öyküdeki uzantısı olur. ‘Shogun’ dizisi ya da ‘Son Samuray’, bu güzergâhta ilk elde aklıma gelen örnekler… Bu refleks aslında ‘Kurtlarla Dans’, ‘A Man Called Horse’ ya da ‘Little Big Man’deki formüllerin aşağı yukarı benzer denklemlerle farklı bir coğrafyada tezahürüdür.

‘Efendisiz’ samuraylar…

Bugünden itibaren gösterime giren ’47 Ronin’, Japon tarihi için çok bilinen bir efsanenin Hollywood bakış açısıyla perdeye aktarılmasının yeni bir ifadesi. Efsane aslında daha önce kendisini ilk kez, Japon sinemasının öncü akımlarından -ki kökleri 1920’lere uzanır- ‘Yeni Okul’ geleneğinin temsilcisi ve ileriye taşıyıcısı konumundaki Kenji Mizoguchi’nin 1941 tarihli çalışması ‘Gehroku Chûshingura’da hatırlatmıştı. Yönetmen olarak Carl Rinsch imzasını taşıyan bu yeni versiyon ise, orijinal yapımdan farklı olarak elbette kimi rötuşlara gitmiş ve asıl desteğini de özel efektlerden almış.
Önce kısaca öykü diyelim: 18. Yüzyıl Japonyası’nda, efendileri Asano’nun bir komploya kurban gitmesi sonucu lidersiz kalan bir grup samuray, gelenekler uyarınca ‘Ronin’ (‘Efendisiz’ ya da ‘Başıboş’ samuray!) olurlar. Kaybolan onurlarını kurtarmak için de komployu düzenleyen Lord Kira’dan intikam alma mücadelesine girişirler. Bu uğurda en büyük yardımcıları, zamanında aralarına kabul etmedikleri ve ‘Melez’ olarak adlandırdıkları ‘Kai’dir.
Şimdiki zamanın ‘47 Ronin’inin öyküsünde ‘Batı’nın temsilcisi olarak Kai karşımıza çıkıyor. İngiliz bir denizciyle yerli bir kadının tek gecelik ilişkisinin ürünü olan ve annesinin kendisini ormana bırakmasıyla doğaüstü güçlere sahip Tengu tarafından yetiştirilen bu genç , daha sonra kendisini himayesine alan Asano’nun kızı Mika’ya âşık oluyor. İlgisi karşılık görüyor ama ortada ‘kast sistemi’nden kaynaklanan problemler var. Film ana düzleminde aksiyona dayalı bir mücadelenin izlerini sürerken araya da bu aşk hikâyesini ‘Kenar süsü’ kabilinden eklemiş.

Gönül ‘orijinal’ini ister…

Lakin ‘47 Ronin’i, girişteki ‘Uzakdoğu’ya Batılı bakış açışı’ meselesinden farklı konuma oturtan bir yan daha var: ‘Yüzüklerin Efendisi’yle ayağa kalkan ama Tolkien’in yapıtındaki sadece belirli yaş grubuna seslenen hafif çocuksu yapıyı zamanla kıran ve bu tavrını ‘Game of Thrones’da bulan bol kanlı, cinselliğe de göz kırpan, fantastik tarihsel yaklaşım… ‘47 Ronin’, artık bu türden yapıtlar arayan izleyiciye seslenme derdinde. Lakin Uzakdoğu evrenine klişelerle yaklaşıyor, belki sürprizi aynı kulvarda daha önceden yol almış benzerlerinden farklı yan yolları. Ama buradaki keramet de ‘Gerçek hikâye’den kaynaklanıyor.
Oyunculara gelince: Kai’de Keanu Reeves, bir tür ‘Son Samuray’daki Tom Cruise efekti yaratıyor. Hoş hem fiziksel özellikleri, hem de karakterinin o topraklara özgü ‘Öteki’liği hasebiyle öyküyle kurduğu ilişki daha inandırıcı. Samurayların lideri Oishi’de izlediğimiz Hiroyuki Sanada, ‘Rush Hour 3’, ‘Sunshine’ ve ‘Wolverine’la ‘Batı yakası’na daha önce adımını atmış bir isim ve gayet de iyi oynuyor. Benzer şekilde ‘Cadı’yı canlandıran Rinko Kikuchi de ‘Babil’, ‘’The Brothers Bloom’ ve ‘Pasific Rim’ gibi yapımlarla uluslararası arenadaki adımlarını daha önceden atmış bir başka isim. Öykünün kötü adamı Lord Kira’da karşımıza çıkan Tadanobu Asano da ‘Battleship’in yanı sıra iki ‘Thor’da da rol almıştı. Kendisi Toshirô Mifune’yle Johnny Depp’in bir karışımı olarak kabul görüyor. Yani sonuçta oyuncu kadrosunda bir problem yok. Problem klişelere sırtını dayamış senaryoda ve bu metnin, Uzakdoğu’ya parıltılı yaklaşımda. Lakin bu türden seyirliklere ilgi duyuyorsanız, 119 dakikalık bu ‘3D’ tekniğiyle huzurlarımıza gelen yapım uygun bir seçenek. İnsan (benim gibi henüz seyredemeyenler için söylüyorum) asıl olarak Mizoguchi’nin orijinal yapıtını merak ediyor…