Yüreklerinin götürdüğü yere kadar...

Yüreklerinin götürdüğü yere kadar...
Yüreklerinin götürdüğü yere kadar...

İyi Yürek in ana karakterlerinden Jacques ı Brian Cox (üstte solda), April i Isild Le Besco, Lucas ı da Paul Dano canlandırıyor.

Dagur Kari, bir kez daha 'Kaybedenler'i anlatıyor. İzlandalı yönetmen son çalışması 'İyi Yürek'te bir grup 'New York yalnızı'nın ilginç, hüzünlü ve komik hikâyelerini perdeye taşıyor. Filmde özellikle oyunculuklar çok iyi
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Paris’te doğumlu İzlandalı yönetmen Dagur Kari, üçüncü uzun metrajlı filminde de kendi sinemasal özünü kaybetmediğini gösteriyor. Kari’yi önce ‘Noi Albinoi’ye tanımış, ‘Voksne mennesker’le bayağı bir bağrımıza basmıştık. İkinci filmi ‘Anglo-sakson âlemlerinde’‘Dark Horse’ adıyla gösterime girerken bizde ‘Tutunamayanlar’ ismi layık görüldü. Doğrusu uygun bir tanımlamaydı bizdeki isim, lakin genel bir çerçeve içinde Kari’nin bütün bir filmografisinin de özeti ‘Tutunamayanlar’. Keza sadece ‘muhitini’ değiştirdiği üçüncü adımı ‘İyi Yürek’te (The Good Heart) de aynı meseleler, aynı insan tiplemeleri, aynı hırslar ve zaaflar perdeyi kaplıyor.

‘Bara asla kadın giremez’
‘İyi Yürek’in öyküsü kısaca şöyle: Huysuz bir ihtiyar olan Jacques, yıllardır sahibi olduğu kenar mahalle barını işletir, her biri nev-i şahsına münhasır müşterileriyle (ki mekânında 13 kişilik yer vardır) hep aynı havayı soluyup durur. Lakin artık yaşlanmaktadır ve giderek eskiyen kalbi, teklemektedir. Yine bir kriz sonrası gittiği hastanede, bileklerini keserek intihar teşebbüsünde bulunan ‘evsiz’ Lucas’la tanışır. Kanı kaynar delikanlıya, hastane çıkışı onu mukavva kağıtlarıyla döşenmiş metruk mekânında bulur, çekip çıkarır yaşadığı hayattan... ‘İhtiyar’ın hedefi bellidir, Lucas’tan yeni bir Jacques yaratmak... Bunun için önce barmenliği, sonra da kendi hayat prensiplerini aktarmaya çalışır bu ihtirassız genç adamı. Lakin işin için bir kadın girince, Jacques’ın ‘yol haritası’nda sapmalar olur...
Kari, başta ana karakterleri sonra da bara takılan müdavimler dolayısıyla yan karakterleri olmak üzere, hepsi son derece inandırıcı, son derece gerçek, son derece etkileyici bir tiplemeler portresi oluşturduğu filminde, yine ‘takımdan ayrı düz koşmayı’ sürdürüyor. Film, hüzünle komediye aynı yarışın içine sokarken çoğu kez kazanan her şeye rağmen gülmek, güldürmek oluyor. Bir kere hem Jacques, hem de Lucas ‘bağımsız film karakterleri’ türünden bir klişenin kapısını çalmak zorunda kalsalar bile nihayetinde ‘orijinal’ olmayı başarıyorlar. Jacques’ın onca zorlayacı ilkeleri arasında ‘Bara asla kadın giremez, burası bir erkekler mekânıdır’ tezi en akılda kalıcısı ve öyküye şaşkın hostes April’ın dahil olmasıyla en çarpıcısı oluyor.

Adeta Marlon Brando
Oyunculuklara gelince, Brian Cox, Jacques’ta muhteşem oynuyor. İngiliz büyük usta, bazı yan profillerde Tanju Okan’ı, ön profillerde de hafiften marlon Brando’yu andırıyor. ‘Kan Dökülecek’in genç papazı olarak hatırladığımız Paul Dano da, Lucas’ta Cox’la boy ölçüşecek oranda bir performans ortaya kokuyor. Genç Fransız oyuncu-yönetmen Isıld Le Besco da kariyerinin ilk İngilizce filminden yüzünün akıyla ayrılıyor.
Bir yönetmen için hem tutarlılık, hem de her yeni adımında belli bir standardı tutturmak, malum en önemli kriterdir. Kari, kutba yakın yerlerde, Kopenhag’da ya da New York’ta, “Fark etmez, aslonan insandır” diyor ve sanki aynı hikâyeleri farklı mekânlarda ama heyecanını yitirmeden anlatıyor. ‘İyi Yürek’in bir başka özelliği de, New York gibi ‘dikine’ bir kentin, enine hayatlarına uzattığı kamera. Futbol deyimiyle Kari, bu en hoş ve en zorlu Amerikan deplasmanında ‘yerden oynamış’ ve galibiyete uzanmış... Daha ne olsun?..


    ETİKETLER:

    Futbol

    ,

    Marlon Brando

    ,

    hayat