Zalimi/zulmü ifşa etmek gerek

Zalimi/zulmü ifşa etmek gerek
Zalimi/zulmü ifşa etmek gerek

Yönetmen Miraz Bezar, ?Kürt olmanın ezikliği ve mücadelesi evimizde her zaman ana temaydı? diyor. Fotoğraf: Muhsin Akgün

Filmi 'Min Dit', İstanbul Film Festivali'nde ve Diyarbakır'daki sinemalarda gösterilen Miraz Bezar, 'Ödediğimiz vergilerle bizim adımıza insan öldürülüyor! Bir devlet kendi vatandaşına böyle eylemlerde bulunuyorsa bunu cezalandırmamız lazım' diyor
Haber: ELİF TUNCA / Arşivi

İSTANBUL - Güneydoğu’nun hikayesi perdede gittikçe daha fazla yer buluyor. Reis Çelik’in 1996 yılında ‘Işıklar Sönmesin’le başlattığı zincirin son halkası, Almanya’da yaşayan Miraz Bezar’ın Diyarbakır’da Kürtçe çektiği ‘Min Dit’, Türkçe adıyla ‘Ben Gördüm’. Geçen sene Altın Portakal’da yarışan ilk Kürtçe film’ olarak dikkat çeken filmin belki de asıl önemi, JİTEM’i ilk kez beyazperdeye taşıması. Bunu da Almanya’dan gelen genç bir yönetmen, Miraz Bezar yaptı. Aslen Ağrılı olan Bezar, Ankara- Demetevler’de, sokakta oynarken toplarının MİT binasının bahçesine kaçtığı bir mahallede doğup büyümüş. Babası trafik kazasında vefat edince annesi ve ablasıyla Almanya’ya taşınmaları ise MİT’le yakınlığını bitirip sinemaya yakın olmasını sağlamış.
Alman televizyonlarında geceleyin gösterilen ‘arthouse’ filmlerine, 90’ların video çılgınlığında Türkiye’den gelen ‘Çiçek Abbas’lar, Emrah filmleri de eklenince eksiksiz bir seyirci olmuş Bezar! Yönetmenlik kararı ise Fransız banliyölerindeki göçmen hikayelerini anlatan bir filmi sinemada seyrettikten sonra gelmiş. “Benim hikayemi anlatan birileri var. Demek ki ben de kendi hikayemi anlatabilirim” demiş filmden çıkınca ve böylece 1994’te Berlin Film Akademisi’ne yazılmış. Örnek aldığı Agelopoulos, Wenders, Kusturica, Kiyarüstemi ve Coppola’nın dünyalarıyla da burada tanışmış.  
Dayısı Diyarbakır’a taşındığında o da kafasındaki fikri hayata geçirmenin zamanının geldiğine hükmedip 2005’te soluğu Diyarbakır’da almış. Yengesi gazeteci Evrim Alataş’la çalışmaya başlamışlar. Ortaya çıkan; Diyarbakırlı iki küçük kardeşin, anne ve babalarının JİTEM tarafından öldürülmesi sonrası hayatta kalma mücadelesi, şimdi beyazperdede! 

Ankara’da doğup büyümüş, Almanya’da yaşamış bir olarak bu konu ve Diyarbakır senin için biraz uzak kalmıyor muydu? Yani film yapacak kadar aşina hissediyor muydun başta kendini gerçekten?
Kesinlikle uzak değildi. Çünkü Kürt olmanın ezikliği ve mücadelesi evimizde hep ana temaydı. Üstüne darbe geldi, iki dayım yurtdışına iltica etti. Dayımın işkence gördüğünü ben 10 yaşındayken biliyordum. Bunlar gizli değildi evimizde. 

Bildiklerinle Diyarbakır’da karşılaştıkların arasında bir fark vardı herhalde yine de?
Tabii. En ağır gelen de şuydu: Zannediyordum ki Diyarbakır’da herkesin gözlerinden, konuşmasından yaşanan acı ve travmayı alabilirsin. Oysa herkes yaşananları içine gömmüş. Biriyle tanışıp muhabbet ettiğinde zannedersin ki hiçbir sorun yaşanmamış; öyle doğal, rahat, akışında... Biraz konu derinleşince bu sefer ağzınız açık kalıyor anlatılanlara. Mağdurla gaddarın yan yana yaşaması benim en ilgimi çeken şey oldu zaten. 2005 yılında gittim, eskisi gibi değildi ama zamanında her gün 4-5 kişi kayboluyor, öldürülüyordu. Ve bunu yapanlar hâlâ orada yaşıyor. Birbirlerini tanıyorlar! Bunu beklemiyordum. Ben daha sert ve direkt söylemler bekliyordum. 2006’daki sokak eylemleri de bundan kaynaklanıyordu. Ve tepki yetişkinlerden değil çocuklardan geldi. Çocuklar bilinçli olarak başkaldırıyordu. Ve 11 çocuk öldü. Bu durum medyada ‘taş atan çocuklar ve çiçek veren polisler’ olarak yansıtıldı. Ben de filmi çocuklar üzerine anlatmaya bundan hareketle karar verdim. 

Filmde suçluları ifşa ederek cezalandırma fikri var ve bu, bir masalla paralel işleniyor. Bu fikri nasıl oluşturdunuz?
Bir Arjantin belgeseli seyretmiştim. İnsanlar eski generallerin kapısına dayanıp onların ailelerine, komşularına bu adamların cunta zamanında yaptıklarını anlatıyordu. Filmde çocukların da bunu yapmasını istedim. Gelecekte de bunun yapılmasını isterim. Sivil itaatsizlik ve suçluları deşifre etmek... O esnada Evrim Alataş, Yaşar Kemal’in bir makalesindeki bir masaldan bahsetti. Filmdeki çocukların bu masal üzerine bu fikre sahip olabileceğini düşündüm. Çünkü bu masal, bu toprakların has hikayelerinden biriyse demek ki bizden öncekiler de benzer sorunlara karşı bu tepkiyi göstermiş. Öyleyse biz de bu tecrübeden faydalanmalı ve geleceğe iletmeliyiz diye düşündüm. Barışçıl bir mesaj olması önemliydi. Bu da kolay değil biliyorum ama perde arkasını kimse merak etmiyor mu acaba? Sokaktakileri gerçekten sadece mendil satan fakir, cahil Kürt çocuğu olarak mı göreceğiz yoksa bunun ardındaki şiddet tarihini de merak edecek miyiz? Ancak onların yaşadıklarını da dünyamıza katarsak geleceğimizi değiştirebiliriz.  

Bütün bu yaşananların adresi olarak bir filmde ilk kez JİTEM, adıyla sanıyla gösteriliyor. Cesaret isteyen bir iş, değil mi?
Ne yüceltmek ne de küçümsemek isterim. Ama evet, cesaret istiyordu. Ama birisi başlatmalıydı. Ben anlatmak zorundayım ki başkaları daha ileri gidebilsin. Yılmaz Güney ’i bunun için seviyoruz. Bir şeyleri göze aldı, yaptığının arkasında durdu, öncü oldu. JİTEM’le ilgili kitaplar var, Abdülkadir Aygan’ın itirafları var. Ödediğimiz vergilerle bizim adımıza insan öldürülüyor! Bir devlet kendi vatandaşına böyle eylemlerde bulunuyorsa bunu cezalandırmamız lazım. Bu film de bu doğrultuda bir çalışma. Tehlikeli bir çalışma mı; umarım değildir!

Filme Diyarbakır’da bir gala yaptınız ve Altın Portakal’da gösterildi. Antalya ve Diyarbakır’da tepkiler nasıldı?
Antalya’daki bir iki itirazı saymazsan aslında Antalya ile Diyarbakır’ın tepkisi aynıydı. Sonuçta sadece Kürtler değil ki Türkler de mağdur, hepimiz mağduruz. Hepimizin geleceğini aldılar. Bugün Türkiye farklı bir Türkiye olabilirdi. Kültürel anlamda dünyanın belki en zengin ülkesinde yaşıyoruz ama geçmişimize bakamıyoruz, geleceğimizi göremiyoruz. Bu da ancak reformlarla, anayasa değişikliğiyle, insanların kendine dışarıdan bakabilmesiyle olur.


    ETİKETLER:

    Yılmaz Güney