Zamanın ruhsuzluğu

Geçenlerde bir roman okuyordum. Kitaptaki kişi, içinde bulunduğu durumu kendi kendisine tartışıyordu.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Geçenlerde bir roman okuyordum. Kitaptaki kişi, içinde bulunduğu durumu kendi kendisine tartışıyordu. O sırada aynı zamanda büyük bir yazar ve düşünce adamı olan Roma İmparatoru Marcus Aurelius'u hatırlıyordu. Roman kahramanı yaşlı kadın,
içinde bulunduğu durumun ve ruh halinin çağlar içinde nasıl bir anlam değişikliğine uğradığını, ne türden bir seyir takip ettiğini düşünürken, Aurelius'un söylediklerinin o konuda onun dönemindeki ruh halini yansıttığını, bilinci belirlediğini vurguluyordu.
Klasik olan tipik olan...
Bu yalan değildi. Zaten olmazdı. Kitabın yazarı aynı zamanda bir karşılaştırmalı edebiyat bilgini olan Coetzee'ydi. Bu yıl son kitabı 'Utanç'ı sarsılarak okuduğum Coetzee, Aurelius'un metnini, konumunu bilir. Ayrıca benim de baş ucu kitaplarımdan birisidir, Yunanca yazan bu asker-düşünür imparatorun yapıtı, 'Düşünceler'. Görüşlerini okuduğumda gerçekten de bir çağın ruhunun karşımda açıldığını her defasında ayan beyan görürüm. Aurelius'un düşüncelerinin çağlar ötesine geçen felsefi kalıcılığı bir yana bu özelliği bile onu 'büyük' yapmaya yeter ama niyetim Aurelius'u tartışmak değil. Ben asıl bu 'çağını yansıtan düşünce' ya da 'söz ve yapıt' üstünde durmak istiyorum.
Gerçekten de hemen her dönemin bir klasiği var. Dar anlamında ele alınırsa klasik zaten bu demek: Belli bir dönemin tipik olanı. Bu tanımın dar anlamda olması, klasik dediğim ve 'tipik olan'la özdeşleştirdiğim yapıtın, klasikte her zaman bulunan kalıcılık, öteki yapıtlara kaynak olma, bir metafiziğin zamanlar üstü ve ötesi gerçekliğini yansıtma gibi özelliklere sahip olmayabileceğidir. O anlamda klasiğin elbette tipik olanı kapsayan ve aşan bir özelliği vardır. Yani her klasik olan ayrıca da tipiktir. Ama klasik mertebesine yükselmemiş bir tipikten söz edilemez mi?
Elbette edilir. Bugün 'çağdaş klasik' diye anılan yapıtların hemen tamamı öyledir. Dostoyevski bir klasiktir ama Turgenyev tipiktir. 20. yüzyıldan örnek verilecek olursa 'Ulysess' bir klasiktir ama 'Geçmiş Zaman Ardında' tipiktir.
Bugünün tipik olanı ne?
Soruna buradan bakınca işin günümüze doğru geldikçe önemli bir değişim gösterdiği saptanabiliyor. 20. yüzyılın sonuna yöneldikçe insanlık klasik olandan ya da klasik olanı üretmekten hızla uzaklaştı. Bunun birçok nedeni var. Her şeyden önce klasiğin bir özelliği de geçiş, değişim ve özellikle de kopuş dönemlerinde ortaya çıkmasıdır. Gerçi 20. yüzyılın sonu böyle bir dönüşüme ve çok önemli bir kopuşa tanıklık etti, fakat o bile herhalde bir klasik üretemedi. Belki acele etmemek gerekir. Belki klasiği biraz da zamanın bulması istenir ama gene de iletişimin bunca arttığı bir dönemde klasik adayının bulunması o kadar da zor değil ve ortada da öyle bir şey görülmüyor.
Geriye başka romandaki yaşlı kadının bize sordurduğu soru kalıyor: Bugünün tipik olanı var mı?
Bu bile çok zor bir soru. Genel olarak düşünülünce elbette var. Üstelik, işleri karıştırıp daha zor hale getiren onların birden çok olması. Gerçekten de gelecekten bakınca birçok şey bugünü simgeleyebilecek. Gene de daha özgül bir şey düşünüldüğünde insan zorlandıkça zorlanıyor. Acaba ne bugünün tipik olanı, bugünün ruhunu yansıtan şey diye.
Kalıcılık değil geçicilik
Bu zorluğun kaynağını kurcalayınca sorunun yanlış bir zeminden sorulduğunu fark etmemek mümkün değil. Çünkü, Aurelius gibi tipik, Mikelanj gibi tipik ve klasik örnekler daha ziyade yüksek kültürün içinden derlenmiş öğeler. Oysa günümüz dünyası, hiç değilse bir 30-40 yıldır bu alanda değil, popüler kültür ortamında 'ruhunu somutlaştırmaya' çalışıyor. Duygu ve düşünceleri o ortamda
kendisini gösteren ürünlerde dışa vuruluyor.
Hal böyle olunca da geçici, uçucu şeyler, yitip gitmenin kendisi o 'çağrılan ruh'un ta kendisi. Dolayısıyla, daha önceden olduğu gibi artık kalıcılık değil aranan, geçicilik. O da belki modernitenin sonuna gelince fark ettiğimiz bir şey oldu. Bu mutlaka postmodern olan şeyin bundan sonrasını belirleyeceği anlamına gelen bir laf değildir. Fakat, bugünden geriye bakınca modernitenin, hele hele edebiyat ve sanatta kendisini gösteren modernizmin kendisini düpedüz kalıcılık arayışı üstüne bina ettiği görülebilir. Ondan sonrasıysa bugünün özgül tarihi ya da gerçek anlamda tarihsizliğidir. O nedenle de artık klasik üretme çağının kapandığını, sadece tipik olanla idare edeceğimizi bilmek gerekir.
İnsan o zaman iki ölümden birisini seçmek zorunda kalmıyor kalmasına da hangisini tercih edeceğini bilemiyor: Tarihin gerçekten bittiğini mi yoksa bütün bütüne ruhsuz bir dünyada yaşadığımızı mı?...