'Zavallı kız öykülerine alışmışız...'

'Zavallı kız öykülerine alışmışız...'
'Zavallı kız öykülerine alışmışız...'

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Haftanın yerlisi, Emine Emel Balcı imzalı etkili film 'Nefesim Kesilene Kadar'da tekstil atölyesinde ortacılık yapan Serap olarak karşımızda, Esme Madra. İnatçı, güçlü ve çarpıcı karakteriyle seyirciye ters köşe yapan Serap'ı, genç oyuncudan dinledik.
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL - Geçen cumadan beri vizyonda olan Emine Emel Balcı imzalı ‘Nefesim Kesilene Kadar’, alt sınıfa mensup, yetimhanede büyümüş, bir tekstil atölyesinde ortacı olarak çalışan, çocuklukla kadınlık arasında bir yerde dolanan yalnız bir işçi kadının, Serap’ın hayatının bir kesitiyle buluşturuyor bizi. Film boyunca, her sahnede gördüğümüz Serap’ı, beş sene önce, henüz 23 yaşındayken etkili bir performans sunduğu ‘Çoğunluk’ta izlediğimiz Esme Madra oynuyor. Serap bütün kimsesizliğine, sınıfı ve cinsiyetiyle ilgili dezavantajlarına rağmen inatçı, güçlü, bazen ‘intikamcı ve kötücül’ ama ayakta durmanın yolunu her seferinde bir şekilde bulan, engelleri teker teker deviren halleriyle insanı çarpan bir karakter.
Emine Emel Balcı Türkiye sinemasında pek rastlamadığımız türde bir kadın karakter yaratmış, Esme Madra da çok güçlü bir oyunculukla hayata geçirmiş Serap’ı. Ve şüphesiz ki her kadın oyuncuya nasip olmayacak bir durumu yaşıyor Madra; 28 yaşında tastamam bir kadın öyküsünü baştan sona sürükleyen kadın karakterini canlandırarak…
Madra’nın performansı, İtalya’dan Güney Kore’ye filmin gösterildiği çok sayıda uluslararası film festivalinde övgüyle karşılandı. Film de öyle. Şu iç karartıcı atmosferde, bütün çıkışsız koşullarına rağmen ayağa kalkmayı başaran karakteriyle size güç verecek bir iş görmek isterseniz, ‘Nefesim Kesilene Kadar’ı görün deriz.

Serap’la nasıl bir karşılaşma yaşadın?
Yönetmenimiz Emine Emel Balcı bana öncesinden hiçbir şey anlatmadı, sadece senaryoyu verdi. Senaryoyu birçok açıdan çok sevdim. Ondan sonra da bir süre senaryoyu baştan sona okuyarak, üstüne konuşarak geçti. Ama Emel hiçbir zaman bana “Serap şöyle bir kız, böyle bir kız” gibi bir yerden girmedi. Böyle konuşa konuşa, bambaşka konulara girip çıkarak, yavaş yavaş kendimi provanın içinde buldum.

İlk hissiyatın nasıldı peki Serap’a karşı?
Baştan, senaryoda ilgimi çeken şey; babasıyla olan ilişkisi oldu en çok.

Adamın ilgisiz tavırlarına rağmen babasından  hiç vazgeçmemesi mi?
Evet. Babasının bu kadar peşine düşmüş olması… Çok zeki bir kız olmasına rağmen… Bir de babasıyla ilişkisi aslında garip bir dengede duruyor; babayla araları bir çok iyiymiş gibi oluyor, bir olmuyor; garip… Bir yandan da Serap’ın babasını çok tanıdığını düşünmüyorum. Kafasında idealize ettiği bir baba var çünkü. Bir de Serap’ın inadından çok hoşlandım. Çok inatçı gerçekten, öyle ya da böyle, ne istiyorsa onu yapmak için tırmalıyor. O çok ilgimi çekti. Bir de salt zavallı ya da salt iyi değil Serap. “Ay, yazık…” diyeceğimiz bir kız olmaması çok ilgimi çekti.

İntikamcı da bir genç kadın. Yalnız başına, kimsesiz, handiyse en alt sınıfa mensup ama önüne çıkan engelleri adım adım deviriyor ve yükseliyor da… Tuhaf bir çekiciliği var o yüzden de Serap’ın bence.
Evet, bence de. Bir de biz çok alışmışız şuna: Böyle bir şey oluyorsa kızın iyice zavallı konumunda olması gerekiyor ki onunla iyice empati kuralım, üzülelim onunla birlikte… Bu tür bir şeye ihtiyaç duyuyoruz galiba. Öyle olmayınca, hemen “Kötü mü bu kız, yoksa iyi mi?” gibi sorular geliyor seyirciden… Senaryoyu okurken, “Bu kız kötü ya biraz da…” gibi şeyler aklımın ucundan geçmemişti. Yaptıklarını, karşısına çıkan şeylerle baş etme yöntemi olarak seçtiği yollar olarak düşünmüştüm. İlginç bir şekilde festivallerde erkek seyirciden “Serap’a gıcık oldum” tepkisi geliyor. Onlara cevap veren kadınlar oluyor; “Serap’a mı gıcık olmayı başardın? Diğer karakterler seçin için hiçbir gıcıklık temsil etmiyor mu gerçekten?” şeklinde süren tartışmalara denk geldim seyirciler arasında. 

Filmin Dardenne Kardeşler’in ‘Rosetta’sı, ‘İki Gün, Bir Gece’si ile akrabalık taşıdığı yorumları yapıldı, sen ne düşünüyorsun?
Benim de senaryoyu ilk okuduğumda Dardenneler geldi aklıma. Çünkü çok severim onları ve bir şekilde, onların senaryosunu okusaydım benzerlikler keşfederdim herhalde diye düşünüp Emel’e söyledim. “Şu, şu, şu filmler aklıma geldi” dedim. O da “Severim ben de” dedi. Bu negatif bir şey olarak gelmedi aklıma hiç. Ne güzel, demek ki aynı yerlerde dolaşıyorlar, diye… O benzerlik de hoşuma gitti aslında.

Serap olarak filmle birlikte yürüyorsun ya da film seninle yürüyor diyelim. Hem çalışma süreci, hem de hissiyat olarak nasıl geldi sana bu hal?
Bir kere çalışma süreci çok uzundu. Altı ay kadar sürdü prova sürecimiz; haftanın üç günü çalışarak... Bir süre okuma provası yaptıık. Diğer oyuncuların seçimi zamanında da vardım. Emel rica etmişti; ben de bir sürü babayla, bir sürü ablayla okudum rolü. Sonra bizim teke tek günlerce çalışmalarımız oldu. Sonra da gidip gelmem, ortamı, mevzuyu anlamam için Bağcılar’da bir atölye ayarladı Emel’le Nadir (Öperli, filmin yapımcıso). Oradaki ortamı görmem, hem de nasıl çalıştıklarına bakmam için...

Ne kaldı atölyedeki çalışma ortamından sende?
Oradan bana kalan çok şey oldu da nasıl anlatacağım bilmiyorum… Ne desem tuhaf olacak gibi geliyor.

İlk gittiğinde nasıl hissettin kendini, belki oradan girebiliriz…   
Bir kere çok hızlılar. Zaten o yüksek sesten kimse kimseyle konuşamıyor. Çok dibine kadar gitmeden hiçbir şey söyleyemiyorsun. Onun üstüne bazı atölyelerde bir de bangır bangır müzik koyuyorlar. Müzik dinlensin diye ama hani o öyle bir şey değil... O ses zaten seni yiyiyor. Başka bir İstanbul, başka bir yer... Biraz kendi hayatın hakkında düşünüyorsun... Çünkü çok başka bir yerdesin. İnsanlar da bütün o klişe bulabileceğimiz cümlelerin hepsini söylüyor doğal olarak. Oradan kurtulup başka bir işte çalışmak istediklerini… Çalışanların hepsi çok içten bir şekilde gerçekten söylüyor bunu. Atölyelerin çoğu zaten yeraltında. Bir apartmanın en alt katı, oraya giriyorlar sabahtan, akşam gün ışığını görmeden çıkıyorlar. Ne denebilir bilmiyorum… Çok kaotik bir yer. Aralarda çay arası, yemek arası olunca biraz muhabbet ediyorduk. Bir de kendi ortamları dışından biriyle tanıştıkları zaman -bütün hayatları orada geçtiği için- hemen anlatmaya başlıyorlar... Gelmediğim zaman da “Neredesin ya, görmüyoruz seni” falan diyorlardı. İnsan garip oluyor... Böyle bir şey için bir süre gidip sonra bir daha hiç gitmemek de garip… Bunların hepsi o kadar kaotik ki kafamda o yüzden çok bir şey de söyleyemiyorum.

Filmin bütün sahnelerinde varsın, kameranın seni takip ettiği bir film bu. Nasıl bir duygu her sahnede olmak, filmin seninle yürümesi? Teknik açıdan nasıl gelişti o süreç?
O çok, çok ilginç bir şeydi gerçekten. Öyle bir şey ki görüntü yönetmenimiz Murat ile sürekli birlikte yürüyorduk. Birlikte takılıyoruz gibi sürekli. Abartılı olacak ama o da Serap’ın bir parçasıymış gibi. Bir sahnede Murat otoyolun karşı tarafındaydı. Bir anda gittim “Murat nerede, böyle oynayamam” dedim. O enerjiye alışıyorsunuz. Ben duruyorum, o da benimle duruyor. Birlikte yürüyoruz, duruyoruz. Koroda olur ya, partnerim gibi bir şeydi yani.

Az önce dedin ya “Bu kız kötü mü, iyi mi diye insanların kafasında soru işaretleri var…” Sen Serap’ın eylemlerinin motivasyonunu anlayıp, hak verdin mi ona?
Ben kesinlikle tamamen hak veriyorum Serap’a. Ama başka bir şansım yok bence, bana göre ne yapıyorsa doğru yapıyor. Bir yandan da öyle bir durumda ben kendi karakterim dolayısıyla öyle davranmazdım. Ama o benim gibi biri değil, o başka biri. Çok inatçı bir kere. Çok takıntılı ve mesafeli. O yüzden de çok takdir ediyorum seçimlerini ama bir yandan da yani kesinlikle sorgulanacak şeyler yapıyor bir yandan.

SERAP BİR ŞEKİLDE YOLUNU BULUR
Sende hiç “Gariban, zavallı, yalnız bir kız bu” duygusu oluştu mu Serap’a karşı?
Gariban, zavallı değil ama tabii ki çok kötü bir durumda. Bazı yerleri izlerken bir anda “Ben şu kızı kurtarsam” gibi bir hisse girdim. Aslında ona hiç ihtiyacı yok ama depoda o kumaşların arasında yattığı sahne beni biraz etkiliyor. O anlamda bir şefkat duygumu uyandırıyor. Bir yandan da o kadar cins bir tip ki, başına bir şey gelmez onun. O bir yolunu bulur.

Beş sene önce rol aldığın Seren Yüce filmi ‘Çoğunluk’ çok isabetli bir Türkiye portesi çiziyordu. ‘Nefesim Kesilene Kadar’ da alt sınıftan bir kızın portresini çiziyor. Onun hayatına tanık oluyoruz. Böyle işlere girince insan, biraz yaşadığı topluma bakışında değişiklik oluyor mu? Bu tür işlerden sonra insan hâlâ aynı kalabiliyor mu yoksa değişerek mi devam ediyor yola?
Kesinlikle çok etkiliyor. Bir kere normalde de aşağı yukarı hepimiz ilgileniyoruz ya bir şekilde politikayla, gidişatla… Ama bu durumlarda biraz mevzunun kalbine çekilmiş oluyorsun, o konuya yoğunlaşmak zorunda kalıyorsun. O seni biraz derinleştiriyor; konuyla ilgili bakış açını, kişiliğini değiştiriyor bir anlamda. Biraz da şansıma, o kadar kafasını gerçekten bunlara takan yönetmenlerle çalıştım ki… Öyle olunca sen de ister istemez onunla beraber dönüşüyorsun.

Burada bir kadının yazıp yönettiği, bir kadın karakterin hikâyesini anlatıyorsun. Daha önce iki kere erkek yönetmenlerle çalıştın. Şimdi bir kadının yazdığı bir kadın hikâyesinde oynamak bir fark yaratıyor mu acaba?
Seren (Yüce) eril bir yönetmen olmadığı için öyle karşılaştırma yapmam çok zor. Öyle biri olsaydı karşılaştırabilirdim, o zaman biraz daha bariz olurdu aradaki fark. Aslında Seren de Emel de benim için cinsiyetleriyle var olan insanlar değil. Ama bizim filmin özelinde şunu söyleyebilirim: Özellikle böyle çocuk da değil, kadın da değil tam geçiş döneminde olan bir kızla ilgili bir şeyi bilmeden yazmak, zaten çok zor olur. Çok detay barındırıyor, mahrem anları anlamak zor. Tabii ki “Bir erkek yönetmen bunu yapamaz” demiyorum ama çok farkı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Emel’le böyle bir şey üzerine konuşmadıysak da kendinden de bir şeyler olduğundan eminim. Erkek olsaydı, detaylarda patlardı muhtemelen.

Film yurtdışında epey festival dolaştı, ödüller aldı ve sana da Güney Kore’de oyuncu ödülü verdiler…
Filmle epey dolaştım. Arajantin’e gittim. Frankfurt Film Festivali’nde ‘En İyi kadın Oyuncu’, ‘En İyi Film Ödülü’ aldık. Güney Kore’de de ‘En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ verdiler. Güney Kore’deki festivalde normalde oyuncu ödülü yoktu. Öyle bir ödül olmadığı için de hiç beklemiyordum doğal olarak, Emel adına konuşacağım diye bekliyordum. Ama “Aslında oyuncu ödülü yok ama biz bu performansa ödül vermek istedik” gibi bir konuşma yaptılar. Gerçekten ne yapacağımı şaşırdım! İnsanın aklına gelemez ya, yoksa öyle bir ödül. Heyecanlı ve enteresan bir şeydi.

GÜNLÜĞÜME YAZARKEN BİLE SUÇLULUK HİSSEDİYORUM!
Şu anda nasıl bir dönemde hissediyorsun kendini? Dışarıdan durup bir bakar mısın kendine, hayatın neresindeyim gibi…
Onu çok beceremiyorum. Daha çok içinde kaybolan ve birinin beni dışarı çıkarması gereken karakterlerdenim. Politik olarak ortam zaten durum belli ama bütün o festivaller, filmler de karıştı ya… O durum motivasyon dalgasını biraz azaltıyor. İstanbul Film Festivali zamanı çok heyecanlıydım, ilk defa izlenecekti film… Ama üstünden kaç ay geçti, film Türkiye’de daha yeni izlenebiliyor sinemada. Güney Kore’de izledim insanlarla ama o durum içimde hep bir burukluk yarattı.

Uçamıyorsun yani?
Tabii ki şu an çok heyecanlıyım, film vizyona giriyor çünkü ama o kadar mevzular karıştı ki… Normal seyrimde ilerleyemedim…

Sanat işleri memlekette yangında ilk feda edilecek şeylerden ya... Bir sürü insandan duyuyorum; “Hayatımız azıcık normale dönse de biz de güzel bir film, oyun seyretmenin keyfine varsak” diye…
Hep bir suçluluk duygusuyla yaşıyormuşsun gibi…

Sanat ürünleriyle ilgili bir şeyler yazarken bile insanın içinde maalesef, “Şu anda ne önemi var ki!” hissi oluyor…
Aynen. Çocukluğumdan beri günlük tutarım, günlüğüme yazarken suçluluk hissediyorum ya! Kişisel bir şey yazıyorum, halbuki olan olaylardan bağımsız bir şey yazmamalıyım falan gibi hissediyorum.

Aşırı sorumluluk duygusuyla çevrilmiş haldeyiz galiba…
Kesinlikle kurtulmak gerekiyor bundan da… Çok yorucu gerçekten. Kişisel depresyonumuz falan da kalmadı bu ara. Ben biraz bunalımlı günler geçirdiğim zaman şeyi ayırt edemiyorum artık; gerçekten kişisel dertlerim yüzünden mi geçiriyorum yoksa benden bağımsız bir şey mi? Çünkü senden bağımsız olduğu zaman orada çok garip bir şey oluyor, onu düzeltecek güç de sende değil.

BABAMLARA HER YEMEĞE GİTTİĞİMDE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONUŞUYORUZ!
Baban Ömer Madra yıllardır iklim değişikliği üzerine çalışıyor, dünya ahalisi olarak son yıllarımızı geçirdiğimiz konusunda ciddi uyarılarda bulunuyor sürekli…
Emin ol, babamlara her yemeğe gittiğimde bu ortamdayız!

Küresel iklim değişikliği?
Evet evet. “Ne yaptın ya?” gibi bir şey konuşulmuyor yani (gülüyor).

Kesinlikle dikkate alınması gereken bir mesele evet ama bir yandan sürekli “Son 35 yılımız kaldı” falan gibi şeyler duyunca insan gerçekten daralıyor. Bunu söyleyenin insanın babası olması nasıl bir şey acaba?
Evet, zor! Gerçekten, çok zor (gülüyor). Ama ben babamla büyüdüğüm için, “Tamam ama sonuçta yaşamaya da devam ediyoruz” gibi bir noktayı korumayı biraz da ite kaka öğrenmiş olabilirim. Ama bir yanımla da gidip gidip ona soruyorum tabii, “Falan ne oldu, filan ne oldu?”, “Yeni bir gelişme var mı?” gibi…

Sen meraklı mısındır çevre meselelerine?
Küresel iklim değişikliği eylemlerine gidiyorum tabii... Radyoya da çok sık gidip geldiğim için ister istemez çok içindeyim ve kalben çok taktığım bir şey. Ama aktif olarak bir şey yapmıyorum. Bir yandan şu var: Babam hepsini anlatır, anlatır, kafana yığar. Sen “Allahım, bittik biz galiba” gibi bir noktaya gelirsin ama hep bir açık kapı bırakır; “Şunları, şunları yaparsan…” der. Hep son noktada olduğumuzu söylüyor ve bu konuda ciddi olduğunu da biliyoruz. Kasımda Fransa’da gerçekleşecek iklim zirvesinin aşırı kritik olduğunu söylüyor, mesela. Ben de gidebilirsem gideceğim. Aslında gidebilen gitsin ve orada ciddi kararlar aldırılsın. Buna benzer şeyler arada bir yaptırıldığı için, gerçekten belki de iyi bir adım atılabilir bu konuda. Son fırsat da olabilir gerçekten.

KISA FİLM DAHA ÖZGÜR AMA DAHA ZOR...
Ne tür filmler seversin?
Dünya sinemasını takip etmeye çalışıyorum. Avrupa sinemasını da takip ediyorum, İran sinemasını da. Asghar Fahradi’ye bayılırım. Son filmini o kadar beğenmesem de… Mesela ‘Elly Hakkında’ inanılmaz bir film bence. Kısa filmleri takip etmeye çalışıyorum. Kısa filmin hem daha özgür, hem de bazı açılardan daha zor bir alan olduğunu düşünüyorum.

Sen ne tür şeyler yazıyorsun?
Çok yazan bir tipim ama çok kişisel bir yerde kalıyor genellikle; günlükler, mektuplar, kısa öyküler… Çok kendime güvendiğim bir şey değil. ‘Meşakket ve Karısı’nı öykü olarak yazıp sonra kısa film senaryosuna çevirip, cahil cesaretiyle kısa film olarak çektim. Yoksa hiç yönetmenlikte gözüm yok.

‘Çoğunluk’taki sevişme sahnen bir ara internette dolanmıştı. Türkiye’de kadın oyuncular açısından adeta ‘başa çıkılması’ gereken bir şey bu. Dahil oldukları işte çıplaklık, sevişme sahnesi falan varsa bunun ‘artçılarıyla’ uğraşmak zorunda kalıyorlar. Bu senin ne kadar umursadığın bir mevzu?
‘Çoğunluk’ zamanı senaryoda sevişme sahnesi olduğunun farkındaydım ve Seren’le de konuştuk bunu ama o sırada benim aklıma sonrasında yaşayabileceğim şeyler gelmedi. O sırada role çalışıyordum; nasıl olur, nasıl biter gibi şeyleri konuşmuştuk sadece. Hiç aklıma böyle bir şey gelmemişti. Yapımcılarım sağolsun sonradan da bununla ilgili bir sıkıntı yaşamadım. Tek sorun, Google’a adımı yazdığın zaman o sevişme sahnesinin çıkıyor olması. Bu bir sapkınlık. Çünkü sadece o sahneye bakıldığını gösteriyor, sürekli… Sen nasıl başka sahnelerde oynuyorsan, yönetmene güvendiğin sürece, okuduğun şeyin içinde olmak istediğin sürece, onun da diğer sahnelerden çok farkı yok. Kişisel olarak çekincelerin olabilir ama onun başka bir anlamda değerlendirilmesi gerektiğini hiç zannetmiyorum. Bu konuyla da bu şekilde baş edilebilir diye düşünüyorum. Geri çekilerek, korkarak, üzülerek falan değil…

Benzer bir şey olsa…
Hiç çekinmem…

Esme Madra hep olduğu gibi bol bol yazıyor, kısa filmlerde oynuyor, tiyatroya devam ediyor. Şimdilerde arkadaşı Ezgi Kaplan’ın çektiği, kendisinin oynadığı kısa film ‘Balık Havuzu’nu tamamlama uğraşındalar. Son olarak Güney Kore’de düzenlenen 16. Jeonju Film Festivali’nde, oyunculuk ödülü kategorisi olmadığı halde, Madra’nın performansına jüri tarafından özel bir ödül verildi. 

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN