Zeki Alasya: 1982'de bir gün Kenan Evren beni çağırdı...

Zeki Alasya: 1982'de bir gün Kenan Evren beni çağırdı...
Zeki Alasya: 1982'de bir gün Kenan Evren beni çağırdı...

FOTOĞRAF: TOLGA AKTAŞ

72 yaşında hayata veda eden komedi tiyatrosu ve sinemasının efsane ismi Zeki Alasya, 2011'de Mithat Alam Film Merkezi'nde katıldığı söyleşide Robert Kolej'deki öğrencilik yıllarından Devekuşu Kabare'ye, Zeki-Metin filmlerinden yönetmenliğe uzanan yolculuğuna pek çok konudan ayrıntılarıyla bahsetmişti. 'Mavi Boncuk', 'Köyden İndim Şehire' gibi unutulmaz filmlerin oyuncusu Alasya'nın tüm kariyerini özetlediği o söyleşiyi sunuyoruz...

16 Kasım 2011 Çarşamba günü Mithat Alam Film Merkezi’nin konuğu, oyuncu ve yönetmen Zeki Alasya’ydı. Moderatörlüğünü sinema yazarı Olkan Özyurt’un üstlendiği söyleşide Alasya, Robert Kolej’deki öğrencilik yıllarından tiyatro kariyerine, sinemaya geçişinden yönetmenliğe uzanan yolculuğuna, pek çok konudan bahsetti. Aynı hafta içinde, Zeki Alasya’nın oynadığı ‘Mavi Boncuk’ (1974), ‘Köyden İndim Şehire’ (1974), ‘Güle Güle’ (2000) ve ‘Rus Gelin’ (2003) filmleri Merkez’de izleyicilerle buluştu.

Olkan Özyurt: Herkese iyi akşamlar. Bugün Türk sinemasının ve tiyatrosunun değerli bir oyuncusunu ve yönetmenini ağırlayacağız. Hoşgeldiniz Zeki Bey, burası sizin için çok değeri olan bir yer, değil mi?
Zeki Alasya: Teşekkür ederim, hoşbulduk. Evet, Robert Kolej’de okudum ben. Bugün buraya bir akrabamla geldim, gelirken kendisine dedim ki “bak bu yoldan inerken şurada bir müzik evimiz vardı, çok güzeldi, yerden bitmeydi” dedim. Meğerse burasıymış o bina. Ama benim bahsettiğim 55-58 seneleri arası. Yarım asrı devirmiş. O günden bugüne ne kaldığını bilmediğim için de, binayı görünce şaşırdım. Bu gayet doğal. Onun yerine böyle mükemmel bir tesis görünce hem çok umutlandım hem de anılarım canlandı. İnsan beyni böyle güzel şeyleri hatırlıyor, bir anda eskiye dönüyor. Ama buranın böyle kutsal bir iş için kullanılması çok mutlu etti beni. Biz o günlere tekrar götürelim sizi: 1944 yılında doğuyorsunuz, İkinci Dünya Savaşı yıllarında. Robert Kolej’de okuyorsunuz.

Oyunculuk merakınız nasıl gelişiyor?
Zeki Alasya: Robert Kolej’de okuduğum sırada böyle bir merak yok bende. En azından tiyatro oyunculuğu merakı yok. Bir tiyatro kulübü vardı burada, Genco Erkal’lar, Engin Cezzar’lar filan katılmıştı kulübe. Ben çok ilgilenmiyordum o tarihlerde. Fakülteye girdiğim yıl birileri dürterek beni amatör bir tiyatro grubunun yanına götürdü. İlginç geldi. Babam ölmüştü, bir taraftan üzüntü ve yıkım, bir taraftan da bir özgürlük vardı. Baba otoritesi ortadan kalkmıştı, onun rahatlığı vardı. O rahatlıkla okuldan kaçmayı bir ihtiyat haline getirmiştim. Birinci değilsem de Türkiye tarihinde ilk üç içindeydim, mütemadiyen okulu kırıyordum. O dönemde Şehzadebaşı’nda oturuyordum ben, Şehzadebaşı’nda beş sinema vardı, saat başı bir film gösteriyorlardı. Sabah giderseniz beş film izleyebilirdiniz. Girersiniz beş filmi izleyip çıkacaksınız üç kuruşa, güzel de bir şey, zaten okulu da kırmışsınız. Ama şöyle bir acayiplik olurdu: Birinci film, ikinci film, sonra normal olarak diğerlerinin gösterilmesi gerekir, değil mi? Ama birinci film bir daha oynuyordu. Siz üçüncü filmi beklemektesiniz, mesela western meraklısıysanız bir western beklemektesiniz ama ona bir türlü sıra gelmiyordu. Muhtemelen o filmler sinemadan sinemaya motosikletle koşturulan, günün kıymetli filmleri filan değil de, yıllarca gösterilmiş, kenarda kıyıda duran filmler olduğu için makinistimiz o gün hangi filmi daha çok seviyorsa onu beş defa değil de yedi defa seyretsin diye ara ara sokuyordu. Birbirinden güzel sinemalardı. Şehzadebaşı’nda 5-6 tane sinema vardı böyle... Mesela Turan Sineması vardı, eski Millet Tiyatrosu’dur, işte o bina hâlâ orada ama çok kötü bir iş hanı olmuş. İnsan onu muhafaza eder. Millet Tiyatrosu, Komik-i Şehir’in filan tiyatro yaptığı yer. Bütün o binaların hiçbiri yok bugün. Yeni sinema bile yok galiba orada artık. O dönemde orada yetişmiş olmak benim içim büyük bir şans. O yüzden de sinemaya biraz ilgim vardı da tiyatroya hiç yoktu; bunu profesyonel tiyatroya başladıktan sonra birkaç kez söyledim ve yakın çevremden çok garip bakışlarla, küfürlerle karışık reaksiyonlar aldım. Dedim ki “üzülerek söylüyorum ama ben sinemayı daha çok seviyorum.” Aman Allahım, vatan hainliği etmişçesine üstüme geldi herkes. Metin (Akpınar) de bunlardan biridir. Bir de o zamanların tiyatrocuları, sanatçıları, edebiyatçıları, Türk sinemasını o kadar aşağılıyorlardı ki genel sinema kavramında bile Türk sinemasını aşağıladıkları için sinemayı sevmiyorlardı. Belki biraz Amerikan filmlerini...

Bu esnada siz uzun bir süre tiyatro yaptıktan sonra sinemaya bulaşıyorsunuz.
Zeki Alasya: Evet. Ama evvela Milli Türk Talebe Birliği Tiyatrosu’nda. O dönemde çok güçlü amatör tiyatrolar vardı, ayda bir oynayan amatör tiyatrolar değildi bunlar. Bugün birçok tiyatronun oynadığından daha fazla sayıda oynarlardı. Önce orada 1960 İhtilali’nden sonra başlayan bir tiyatro oyunculuğu dönemim oldu. Çok büyük bir arzuyla yanıp tutuşmasam da mutlaka para kazanmam lazımdı çünkü işler pek iyi gitmiyordu, evde geçim sıkıntısı vardı. En kolay para kazanacağımı düşündüğüm meslek tiyatroydu, bir de teklif gelince profesyonel oyunculuğa başladım. Küçük bir paraydı ama her ay muntazam bir para almaya başlamıştım sonuçta. Arena Tiyatrosu’nda, Yıldırım Önal’ın yanında başladım. Kendine özgü bir sanatçıydı, eskilerin tabiriyle nev-i şahsına münhasır, bir garip sanatçıydı. Sinemada çok başarılı olduğu söylenemese de çok önemli bir tiyatro sanatçısıydı. Ben şanslı bir adamım. Meslekte ilerlemenin başka formülleri, reçeteleri de var; televizyon denilen sihirli kutunun itmesiyle bir yerlere gelebiliyorsunuz bugün, çok çabuk şöhret olabiliyorsunuz. Bizim zamanımızda öyle değil, demek bizim zamanımızda şans önemli bir faktördü. İlk iki yılımda çok önemli oyuncularla, çok önemli tiyatro kişileriyle çalışma fırsatı buldum. Yıldırım Önal bunlardan biriydi. Bir senenin sonunda tiyatro bitti, çeşitli nedenlerle. Hemen ikinci sene Ulvi Uraz Tiyatrosu’na geçtik. Metin bir senedir oradaydı zaten. Ulvi Bey -ki o da çok iyi bir oyuncu ve çok önemli bir hocadır- senenin ortasında çağırdı
beni. “Çalışır mısınız?” diye sordu. Dedim ki “şu anda başka bir tiyatrodayım, şimdiden bir şey söylemeyeyim”. Ama o senenin sonunda Arena Tiyatrosu bitince ben Ulvi Uraz Tiyatrosu’na geçtim. Böylece bizim Metin’le beraberliğimiz de başladı. Tabii amatör tiyatrodan vardır beraberliğimiz ama asıl başlangıç Ulvi Uraz Tiyatrosu’dur, 1964-65 yılları.

Bir yıl sonra da Devekuşu Kabare’yi kuruyorsunuz.
Zeki Alasya: Bir yıl değil o, iki yıl filan sonradır. Arada GenAr Tiyatrosu diye bir tiyatro vardı, Beyoğlu’nun ara sokaklarından birinde çok küçük bir tiyatroydu, en fazla 90 kişilik bir salonu vardı. Tiyatroya meraklı, ünlü, zengin bir zat-ı muhterem her sene cebinden çok ciddi paralar harcayarak ve her sene muntazaman zarar ederek destek oluyordu. Kulakları çınlasın, arada bir anıyorum kendisini. İşte onun kurduğu tiyatroda çalıştık biz. Çok fena zarar ettik, öyle böyle değil. Kışın bir Anadolu turnesine çıktık, kış turnesi müthiştir. Eksi 15, eksi 20 derecelerde. Şöyle sıcacık bir örnek vereyim: Otobüsle seyahat ediyoruz. Siz bilmezsiniz, gazla çalışan, bacası olmayan, yuvarlak Alaaddin sobaları vardı. Gazı kendi içinde bitirirdi, duman da çıkmazdı. Otobüsün kaloriferi yetmediği için, o Alaaddin sobalarından biri benim kucağımda, biri Metin’in kucağında. Birimiz otobüsün orta yerinde, diğerimiz öbür tarafında oturuyoruz, otobüsü ısıtıyoruz. Ama soba hep kucağımızda çünkü yere konamıyor. Arada sobayı ön cama tutuyoruz, buzlanmasın diye. Öyle bir turne yaptık efendim. Önce borcumuzu ödedik. Ve dedik ki “biz kendi tiyatromuzu kurana kadar hiçbir iş yapmayacağız.” Bunu söylemek, böyle kahramanlık taslamak kolay fakat para çok çabuk bitiyor! Hadi ben bekârdım, annemle oturuyordum, onun yaptığı yemekleri yiyordum, yatacağım yere para vermiyordum ama Metin, beş senelik filan evliydi o zaman. Para yok pul yok. Bir süre, inanmayacaksınız, tahta kaşıkları oyup, üzerlerine figürler çizip -çok iyi çizim yaparım ben- turistik eşya satan dükkânlara satarak geçindim. Halaskârgazi’de, çok merkezî bir yerdeydi dükkân, her geçtiğimizde bakardık, vitrinde duruyor olurdu bizim kaşıklar. Bir gün yine oradan geçiyoruz, kaşık yok, satılmış! İçeri girdik Metin’le beraber, bir baktık, içerideki vitrinde duruyor. Hakikaten çok üzücü bir vaka, açız yahu! En sonunda yapacak bir şey kalmayınca bir tiyatronun teklifini kabul ettik. Açlık çok fena terbiye ediyor insanı. Bir gün bunu tartışırak İstiklal Caddesi’nde yürüyoruz Tünel’e doğru, Haldun Taner geliyor karşıdan. Çok önemli bir entelektüel, önemli bir tiyatro yazarı ama tabii öncelikle ünlü bir hikâye yazarı. Bana göre Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarlarından biri. “N’apıyorsunuz?” dedi. Daha evvel ‘Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım’ adlı oyununu izlemiştik biz Metin’le. Ben de size anlattığım gibi anlattım, bize “kabare tiyatrosu yapmak istiyorum, var mısınız?” dedi. Tabii büyük bir heyecanla kabul ettik ama hemen arkasından dedim, kabare tiyatrosu ne? Yani tiyatronun belli biçimlerini biliyoruz ama kabareyi bilmiyoruz. Biliyorsak bile yapacak kadar bilmiyoruz. Hemen orada bir kafeye oturduk, bize ayaküstü anlattı. 1967 senesinin 1 Eylül’ünde Devekuşu Kabare denen macera başladı. Yıllarca da sürdü, bence Türk tiyatrosunun seyirciyi etkileme bakımından en önemli olaylarından biridir. 20-21 yıl boyunca en fazla seyirci sayısı, en fazla oyun sayısı, bir oyunun en fazla tekrarlanma sayısı gibi aklınıza gelecek bütün rekorlar bizdeydi. Ama bendeniz hâlâ sinema ne zaman başlayacak, ne olacak, ne bitecek diye düşünüyordum. Eşim Oya Alasya da tiyatrocuydu, bir gün ona bir teklif geldi. Karıma teklif geldi bize yok. Çok tanınmışız aslında, öyle düşünün. Metin de ben de ‘Hababam Sınıfı’nda oynadık, Devekuşu’nda oynadık. 1967’de başlamıştı, sene oldu 1971-72, bir gün Halit Akçatepe -kendisi Devekuşu’ndaki ilk kadromuzda vardı- telefon etti bana, “sinema yapmayı düşünüyor musun?” diye sordu. “Valla ne bileyim” diyenler vardır, onlardan değilim ben, “tabii elbette!” dedim. Aldı beni Ertem Eğilmez’e götürdü, o da beni Devekuşu’ndan biliyormuş, benim çok keyifle anımsadığım, içinde olduğum için çok onur duyduğum bir olayın, Arzu Film’in sahibi ve baş yönetmeniydi. Böylece filmler başladı. Önce Sev Kardeşim diye bir filmde oynadım. Çok başarılı buldular, tamam dediler. Tabii Metin’e geldik biz, Metin dedi “ben istemiyorum.” Muhtemelen istiyordu da, hani başta “istemiyorum” havalarındaydı ya, bozuntuya vermek istemedi herhalde. Ben 6-7 film çevirdim Metin’siz, bunlar genelde deneme olarak yaptıklarımdı. Öztürk Serengil’in işlerinin çok iyi gitmediği bir dönemdi. Bana bir telefon açtı, “benim işler iyi gitmiyor, bana destek ol” dedi. Birdenbire Öztürk Serengil gibi bir isim söyleyince, para almak almamak önemli değil, bir görev duygusu içinde, koşarak gittik. Öztürk Serengil’le iki film oynadım. Birbirinden kötü filmlerdi bunlar. Sırrı Gültekin diye bir yönetmen vardı, dünyanın en kibar adamı. Şimdi ben bu olaya başlamadan evvel ara ara bakardım. Dedim ya çok meraklıydım, Sırrı Gültekin’in yaptığı filmlere bakardım. Tanju Okan hemen her filminde oynardı. Tanju Okan’ı da tanıyordum ama çok samimi değildim o tarihlerde. Bir gün “abi sen bu adamın filmlerinde niye oynuyorsun?” diye sordum. Dedi ki “o kadar kibar bir adam ki ‘Tanju Beyciğim yapar mıyız?’ deyince kıramıyorum ben.” Aynı nedenle üç filme “tamam, yaparız” dedim yani. Kötü bir yönetmendi, sadece kibarlığıyla yıllarca işi götürdü. Üstelik çok da film çektiler onlar.Muharrem Gürses olsun, diğerleri olsun...

Arzu Film’e dönelim biraz isterseniz...
Zeki Alasya: Şimdi efendim, biz o filmde çok başarılı bulununca Ertem Abi bana “dile benden ne dilersen” dedi. Ben çok çocuklu bir ailenin çocuğuyum, iki kız kardeşim, üç tane de ağabeyim var, gürültü patırtı eksik olmuyor tabii evde. Çocukluğumuzda Fatih Sultan Mehmetçilik oynardık. Fatih Sultan Mehmet resimleri çizerdik, Bellini’nin o ünlü tablosunun birebir benzerlerini yapardık. Ama ona çok da benzemesin diye bazen Fatih’i ters tarafa çeviriyordum. Bazen sağa bakıyor, bazen sola bakıyor. Fatih Sultan Mehmetçilik oynamak istiyorum işte ağabeylerim hadi oradan diyorlar; ben kız kardeşlerimi zorluyorum. Onlar da Halil Paşa oluyorlar ama ben hep Fatih Sultan Mehmet oluyorum, sarıklar filan koyuyoruz başımıza, bir de koca kafayım dikkat ederseniz, havlu bulamıyorum doğru dürüst, çarşaf filan sarıyoruz onun için... İşte Ertem Abi “dile benden ne dilersen” deyince “ben tarihî filmlerde oynamak istiyorum” dedim. Nereden bilirdim başıma gelecekleri. O dönem Kartal Tibet’in son yılları, daha sonra birkaç film daha çevirdi ama Tarkan ve Karaoğlan filmlerinin sonu gelmişti. Son Tarkan ve son Karaoğlan filmlerinde ben de oynadım, hem de önemli rollerde. Kötü adamı oynadım, mesela Tarkan Altın Madalyon’da insanlara yılan atan, güvercinlerin kafasını kopartan bir adamdım. Bana “kafasını kopart” dediler. Manyak mısınız siz! Allahım, koparttılar güvercinin kafasını. Benim elimmiş gibi çekildi o sahne. Hayatta atla ilgili en ufak bir bilgim yok, Karaoğlan’ın at uşağını oynadım, ona ata binmeyi öğreten kişiyi. Neler geldi başıma tahmin edersiniz. Neyse bir süre sonra iyi kötü atın üstünde durmayı becerdim. Bir keresinde biniyoruz bir ata, gidiyoruz Rumelihisarı’na, orada belirli mekânlar var, o meşhur surlar var. Ben taşların üstünde atın ayağı kayar mayar diye de korkarak gidiyorum. At devamlı sağa gidiyor, düzeltiyorum yine sağa gidiyor. Neyse sahibi geldi, “bu niye sağa gidiyor?” diye sordum, bana “bu araba atıdır. Soldaki at bu” dedi. Hani iki tane at var ya, bir solda, bir sağda; bu taraftaki öyle gidermiş hep. Öteki taraftaki da buraya gidiyor. Gerçekten bana bir at buldular haftasonu, o da tam tersi yöne gidiyor. Böyle iki tane tarihî filmde oynadık işte, 6-7 tane filmde oynadım o dönemde, baktım sekizinci olmayacak. Metin’e “saçmalama gel, beraber yapalım bu işi” dedim. Ertem Eğilmez gerçekten çok ilginç bir kişiydi, tanıdığım en akıllı insanlardan biriydi, müthişti, ikna etme gücü de korkunçtu. Çok da küfür ederdi. Bir toplantıya çağrıldığını düşün, ana avrat küfürle başlıyor, sonuna kadar küfrediyor. “Güzel küfrediyor” dediler bir gün, hay ben küfrün güzeline... Neyse tuttum Metin’i götürdüm Ertem Abi’ye. Ertem Abi tüm o sevimliliğiyle, sıcaklığıyla, komikliğiyle, baskınlığıyla ve bol küfrüyle Metin’i kandırdı. Ve ilk kez bir filmde Metin’le beraber oynadık. Ama ikili filan değildik, Arzu Film döneminin o sağlam kadrolu filmlerindeki dengeli rollerde de değildik. Sev Kardeşim’de ben nasıl bir kompozisyon oynamışsam, Metin de böyle oynadı. Bir de çok şanssız bir olay hatırlıyorum; kızlara yüzük hediye eden, nişanlama vaadiyle onları kandıran bir zamparayla ilgili, Tatlı Dillim diye bir filmdi. Gene hepimiz vardık, Büyükada’da Büyük Kulüp vardır, onun açığında yatı var adamın, kızları oraya götürüyor. İlk sahnesinde Metin, bir kızı tekneye çıkaracak. Grand tuvalet giyinmiş, biz de ekipçe, yıllanmış sinema sanatçıları zannediyoruz kendimizi, çıktık iskeleye, Metin’i seyrediyoruz. Metin geldi, sandalla yanaştı tekneye, kızı sandala çıkarırken kızcağızın dengesi kayboldu, Metin onu tutmak isterken denize düştü. Düşünebiliyor musunuz, hayatındaki ilk sinema planında, ne saç kaldı ne elbise. Ben şunu hatırlıyorum en son: Tahta iskelenin üstüne yüzüstü kapanmış, güldüğüm duyulmasın diye ağzımı tahtaya bastırıyorum. Öleceğim gülmekten. Neyse, bu talihsiz başlangıcın ardından, Salak Milyoner’ler, Köyden İndim Şehire’ler, Mavi Boncuk’lar geldi. Sinema maceramız çok hızlı sürüyordu. Ancak o ara bir şey yaptık: Rejisöründen oyuncusuna kadar, ekibin tamamına yakını alaylıydı. Okullu kimse hemen hemen yoktu. Ertem Abi’nin önderliğinde “bu böyle olmayacak, biz okul yapalım” dedik. Mesleklerimizde iyi kötü bir çizgi yakalamış, belirli bir şöhreti yakalamış insanlarız ama buna hiç bakmadan, üç seneye yakın her gün sabah 8’de Ertem Abi’nin Alman Konsolosluğu’nun hemen yanındaki sokakta bulunan evinde toplanıp çok ciddi bir çalışma yaptık, bir okul doğdu. O okuldan kimler yetişti, o okulda kimlerin emeği var... O okulun çalışmalarının sonunda işte hâlâ sevilen, hâlâ seyredilen bu filmler çıktı ortaya.

Senaryo yazılma süreci nasıl oluyordu?
Zeki Alasya: Eugene Vale diye ünlü bir senaryo yazarı vardır biliyorsunuz. Onun kitapları vardır, TV senaryosu sinema senaryosu diye çok doğru şeyler yazmıştır. Yıllar sonra TÜRVAK diye bir okulda oyunculuk bölümünün başkanı olduğum dönemde öğrencilerime oyunculuğu anlatırken en çok faydalandığım kişilerin başında Eugene Vale geliyordu. Bu adamın kitaplarını tercüme ettirelim dedim. Herhangi bir konu Ertem Abi’nin aklına yatarsa, yapması bir gün alıyordu, öyle çılgındı. Ben onu söyledikten bir hafta sonra Eugene Vale’in itapları elimizdeydi. Derhal çoğalttık, onların üstüne çok sıkı çalışmalar yaptık. Ertem Eğilmez’i çok seven yönetmenlerin gelip bize ders verdikleri oldu. Atıf Yılmaz’lar, Osman Seden’ler... Köyden İndim Şehire, Salak Milyoner gibi filmlerin senaryolarını aylarca çalışarak ortaya çıkardık. Film çekilecek mi çekilmeyecek mi diye düşündüğümüz yoktu tabii. Doğru senaryo yazmaya, kendimiz bazı kuramlar getirmeye çalışıyorduk. Bunlardan biri mesela, karakterler önlerine gelen yeri kazıyorlar. “Bir cümle” diyor Eugene Vale, “önce bir cümleye ihtiyacınız var” diyor. Biz o cümleyi “İstanbul’un taşı toprağı altındır” olarak belirledik. “Her büyük şehrin taşı toprağı altındır” demiyor, “İstanbul’un taşı toprağı altındır” diyor, dolayısıyla İstanbul’a geldik, orayı kazıyoruz. Biliyorsunuz kazdık, dönüp dolaşıp Dolmabahçe Stadı’nın altından çıktık. Bunlar çok önemli bir şeyin altını kazacaklardı, aradım taradım, en sonunda Taksim Meydanı’ndaki anıt yıkılacak, AKM yıkılacak, düşünebiliyor musunuz? Ertem Abi bir küfretti ama nasıl küfretti bilemezsiniz, kestik sesimizi, o gün başka şeyler konuşuldu. Ben her yere erken giderim, ertesi gün de yine en erken ben gittim. Bana “müthiş bir buluş, seni tebrik ederim” dedi Ertem Abi. “Yalnız” dedi “benim o dünkü hiddetimin sebebi, bizim imkânlarımızla Taksim Anıtı’nı ya da AKM’yi filan yıkmanın mümkün olmamasıydı. O değil de, kendi evimizi yıkalım” dedi. Filmin sonu da öyledir biliyorsunuz, bu salaklar en sonunda kendi evlerinin altını kazarlar ve ev başlarına yıkılır. İkinci bölümü de vardır onun, birileri sormuştu, ‘İstanbul’un taşı toprağı altındır’dan vazgeçtiniz de onun için mi Ankara’ya döndünüz, diye. Hayır, Ertem Abi’nin çılgınlığı, o dönemde bir yandan da tiyatro yapıyorduk ve Ankara’da oynuyorduk, o yüzden. Sıkılmıştı İstanbul’dan. İstanbul gibi muhteşem bir doğal plato varken, Ankara, ancak Ankara için yazılmış bir hikâyenin çekilmesine uygun bir yerdi. O zamanlar çöl filmleri bile İstanbul’da çekilirdi, Kilyos civarında çöl vardı biliyorsunuz, bildiğimiz çöl. İstanbul böyle muhteşem bir yer, Ankara’da böyle bir ihtişam yok tabii. Mesela bunlar acıktıkça çeşmelerden su içerek idare etmeye çalışıyorlar, doğru dürüst bir çeşme yok Ankara’da. Çeşme bulmak için Ankara Hayvanat Bahçesi’ne gittik, orada bulduk çeşmeyi. Arzu Film’in bu çalışmaları elbette çok keyifliydi de, şartlar bazen bizi zorluyordu çünkü kolay kolay hayır denmeyecek, parlak teklifler gelmeye başlamıştı. Burada da, dünyada da hemen hemen aynı şeyleri görüyorum, tekelci oluyor bazı yönetmenler. Mesela Osman Fahir Seden’in Kemal Film’inde de böyle bir durum vardır. Osman Abi’ye de sormuşumdur, o da aynı şeyi söylemiştir, “bütün oyuncular bende olacak” gibi bir anlayış vardır. 12 tane oyuncu var mesela, çok da para alıyorlar, 12’si için de ayrı ayrı film çekmediği için mesela o sene oynatamadıklarına da para veriyor. Tek neden bu değilse de Kemal Film’in batmasının nedenlerinden biri de budur. Ertem Eğilmez’e “abi biz sizin oyuncunuzuz, öncelik sizde ama tarihi denk geldiği zaman izin verin başka filmde de oynayalım, çok iyi para veriyorlar” dedik, “hayır” dedi. Bu iş çok yatmadı bizim kafamıza. Örneğin Hababam Sınıfı’nı tiyatroya da, sinemaya da ben getirdim ilk. Ama Hababam Sınıfı’nın filminde yokum ben biliyorsunuz, “buraya kadar o zaman, güle güle” dedi, kovdu bizi. Ondan sonra diğer şirketlerle, Erman Film’le, Özen Film’le çalıştık.

Ama Zeki-Metin ikilisi Arzu Film dışında gelen filmlerle şekillendi.
Zeki Alasya: Evet, sahipleri ve çalışanları Ermeni olan Melek Film diye bir şirket vardı. Bizim normalde 5 lira aldığımız bir dönemde, onlardan 25 lira gibi bir teklif gelmişti. “En iyisi gidelim bu parayı alalım biz abi, senaryo konusunda da zorlamıyorlar bizi” dedik, Ertem Abi kabul etmedi. Bu “hayır” çok yatmadı kafamıza, biz de ayrıldık. Biz istemedik ayrılmayı ama öyle bir durum oldu.

Ama bu ayrılış sizin kamera arkasına geçmenize de vesile oldu.
Zeki Alasya: Kamera arkası hep vardı aklımda. Tiyatroda da sinemada da gördüm ki ben oyunculukta çok istekli değilim. İşin mutfağında olmak istiyorum, yönetmenlik yapmak istiyorum. Ertem Abi’ye de söyledim bunu. Yurtdışında eğitim görmüş olan, benim de Robert Kolej’den arkadaşım Mustafa Gürsel geldi o tarihlerde Türkiye’ye. Yurtdışında tahsil etmiş, havalı olmasın mı, tabii ki havalı olacak. Ertem Abi bize yönetmenlik verecek diye beklerken, o, geleli 10 gün olan Mustafa’ya film yönettirmeye kalktı. Bu biraz üzüyor tabii insanı; siz 6-7 sene sabahtan akşama kafa patlatmışken, bütün iyi niyetinizle çalışmışken sizin istediğiniz imkân dışarıdan gelen bir adama tanınca çok da keyif alamıyorsunuz. Bunlar bir film çektiler, Mustafa filmi bitiremedi, dokuzuncu günde falan bıraktı. Onun yerine Orhan Elmas bitirdi. Daha sonra ben ayrılıp Erman Film’e geçtim. Orada Şerafettin Gür beyefendi vardır. Erman Film’de müdürdü ama şirketin sahibi gibiydi, hatta ben bir dönem ortağı zannediyordum. Bir yerden duymuş, bana “senin yönetmenlik gibi bir düşüncen mi var? O zaman bundan sonraki filmi sen çek.” dedi. Müthiş heyecanlandım ben. Umur Bugay’la gece gündüz çalıştık, beraber Aslan Bacanak’ı çektik. Senaryoyu Umur yazdı tabii ama ben de her noktasında işin içindeydim. Sonra bilmediğim bir nedenle Şeref Abi birdenbire ayrıldı şirketten, biz orta yerde kalakaldık. Hürrem Erman çağırdı, gittik. Hürrem Bey çok yaşlıydı, sinirli bir adamdı. Dedi ki “Şerafettin Bey bana gerçekleşmesini istediği birtakım şeyler verdi, bunlardan biri de sizin yönettiğiniz filmdi.” Başka bir konumda olsam belki kimse bana yönetmenlik vermez ama ben aynı zamanda Metin’le birlikte bir filmin starıyım. İkinci bir filmin de starı olacağım, onun için adam hayır diyemiyor. Ben “siz bilirsiniz” deseydim başka bir yönetmen gelecekti ama “evet” dedim. O film hayatımın en zor filmi oldu. Örneğin, filmler ortalama 40 kutu negatif filmle bitiyordu, ben 58 kutu harcadığım halde bitiremedim. Hürrem Bey çağırdı beni, “sen benim hayatımı mahvetmek için mi yaratıldın?” dedi. Beni çok seven bir depo memuru vardı, cebimden para verip 3 kutu negatif aldım, öyle bitirdim filmi. Ama senenin en büyük işlerinden birini yakaladı film. Rahatladık.

Zeki-Metin filmlerinin de önünü açtı o film.
Zeki Alasya: Evet, ondan sonra peş peşe geldi filmler. Biri hariç hepsini ben yönettim. Yalnız benim burada mutlaka altını çizmem gereken bir olay var, tiyatro benim sinemama hep ihanet etti. Tiyatro kökenli olup da sinema yapan diğer arkadaşlarım tiyatronun aynı zamanda sahibi olmadıkları için bir yere kadar tiyatroya devam ettiler, bir yere kadar tiyatroyla sinemayı beraber yürütmeye çalıştılar. Yürütemeyeceklerini anlayınca da sinemadan iyi para ve büyük şöhret kazandıkları için tiyatroyu bırakıp sinemaya devam ettiler. Kemal Sunal bunlardan biridir. Bizim öyle bir şansımız yoktu. Ben sinemayı ne kadar çok seversem seveyim, tiyatroda çok önemli bir çizgideydik. Çok da para kazandığımız dönemlerdi, 50 tane adam ekmek yiyordu. “Afedersiniz, ben tiyatroya ara vereceğim, sinema yapacağım” deme şansımız olmadı hiç. Mesela son yıllarda da gelen birçok teklifi, dizi sebebiyle kabul edemiyorum. Yok çünkü, ayıracağım vakit yok. Tiyatroyu suçlamayayım ama hayatım boyunca sinemanın dışında yaptıklarım sinemama ihanet etmiştir. Ayrıca her ne kadar oyunculukta gözüm olmasa da, oyuncu olarak başlayıp şöhretimizi öyle yaptığımız için, oyuncu Zeki Alasya da yönetmen Zeki Alasya’ya ihanet etti. Ben bir film çektim, dünya çapında olmasa da eli yüzü düzgün bir filmdi. Ama görüşüne çok güvendiğim bazı yönetmenler “böyle film yapmak senin işin mi, sen komedyensin, oyununa bak sen” gibi laflar ettiler.

Şerif Gören ve Zeki Ökten ile birlikte, 12 Eylül’e ilk tepki veren sinemacılardan birisiniz. Onların bu konudaki filmleri daha çok konuşuldu ama sizin çektiğiniz 'Dikenli Yol’dan yeterince bahsedilmedi. Siz o filmi hangi ruh haliyle çektiniz? Sizce niye bu kadar görmezden gelindi o film?
Sebeplerden biri, dediğim gibi belirli bir çevrenin beni ‘yönetmen Zeki Alasya’ olarak kabul etmemesi, “kim bu Zeki Alasya? Bir sürü yönetmen var!” demesi. İyi ama şöyle bir şey var, bu adam 25 tane film çekti, yaklaşık 24 tanesi de çok iyi iş yaptı. Kabul edilmedi, ne yaparsınız... Silah mı çekelim, dağa mı çıkalım? Katlanmak zorundasınız, “ne yapalım, şanssız bir başlangıç yaptık” demek zorundasınız. Zeki Ökten’in ve Şerif Gören’in 12 Eylül filmlerine göre benimkinin bir farkı vardı. Ben o filmde bir dönemin insanlarının bahtsızlığını gündeme getirdim. O insanın solcu mu sağcı mı olduğu önemli değildi benim için. Aslında derine inerseniz sağcı mı solcu mu olduğu elbette belliydi ama onun altını hiç çizmedim ben, kaybolmuş bir kuşağın filmini yapmak istedim. Kendisi kaybolduğu gibi ailesini ve çevresini de çok olumsuz etkileyen bir adamın hikâyesini yapmak istedim. Bana göre de doğru bir filmdir, eli yüzü düzgün bir filmdir.

Zaten Dikenli Yol 12 Eylül filmleri arasında farklı bir yerde duruyor. Ama bugün bile o filme ulaşmak çok zor ne yazık ki.
Zeki Alasya: Biliyorum, ben de ulaşamıyorum.

Bir anlamda sanki kaybedilmeye çalışılıyor bu film, böyle düşündüğünüz oluyor mu?
Zeki Alasya: İsim vermeyeceğim ama bazıları, örneğin bir Orhan Gencebay filmi çekerken, ekonomik zorluklardan yola çıkıp kendi düşüncelerini, tavırlarını, inanışlarını öne çıkarmak için hiç yeri olmadığı halde 1 Mayıs’ta arkada birileri bayrak sallarken önden Orhan Gencebay’ı gösteriyordu. Bu şekilde, belirli bir görüşün yönetmeni olarak film yaparsanız, dikkat çekiyorsunuz. Ben hiçbir zaman böyle bir hinlik yapmadım. Solcu bir gencin bu olayların içine düştüğünü anlatmış olsam, Dikenli Yol’dan bugün çok daha fazla söz ediliyor olabilirdi. Ben bunu özellikle istemedim. Biz tiyatroda da dikkat ederseniz, şimdi kimsenin söyleyemediği şeyleri cesaretle söylerken hiç bayrak çıkarmadık. Yoksa ucuz kahramanlık kadar kolay bir şey yok bu memlekette. Biz, onu hiç yapmadık, Metin de yapmadı, ben de yapmadım. Sinemamda da yapmadım. Bazı şeylerin altını çok fazla çizmeyi, seyirciyi tümüyle boşlamanın ya da hiçe saymanın bir ifadesi olarak görüyorum. O film görevini yapmıştır bana göre. Seyredenlerden çok olumlu tepkiler aldım. Ama seyretmeyenlerde filmi seyretme dürtüsüne hiç rastlamadım doğruyu söylemek gerekirse. Eleştirmenler de izlemediler, anlatmadılar filmi.

Sonradan keşfedildi Dikenli Yol, mesela ben de Tunca Arslan’ın bir yazısı dolayısıyla keşfettim. Ama bu filmin ardından başka politik filmler gelmedi sizden.
Zeki Alasya: Politik filmler gelmedi çünkü artık film gelmedi benden.

Ama daha sonra Rus Gelin var, Ömerçip var.
Zeki Alasya: Son derece kötü filmlerdi onlar. Yok, gelmedi, yapamadım. 1987 senesinde Devekuşu Kabare Tiyatrosu’na ara verdik, dizi yaptık, sonra da dizilerle devam ettik. En son yaptığım “doğru” filmlerden biri, Rus Gelin’dir. Bir Zeki-Metin filmiydi o, ondan sonra film yapmadım bir daha. Kolay değil artık. İnsanlar gidip Kültür Bakanlığı’ndan, başka yerlerden paralar alıp yapıyorlar. Ben yapamadım onu, olmadı.

Yaklaşık 20 yıl süren Devekuşu Kabare, toplumsal mizahın kalelerinden biriydi. Zaman zaman televizyonlara da yansıdı. Sizce nasıl bir miras bıraktı Devekuşu macerası?
Zeki Alasya: Bence Türk sinemasının son 30-40 yılında en büyük yeniliklerden biridir. Birkaç kuşağı çok etkilediğimizi düşünüyorum. Belirli bir sol çevre orada da suçladı bizi. Ama biz öyle bir militan tavır içinde hiç olmadık ve olmayacaktık zaten. Haldun Bey (Taner) ilk 10 senesine damgasını vurmuş bir dramaturg, oyun yazarıdır. Çoğunlukla Haldun Bey’in oyunlarını oynadık, başka oyunlar oynadığımızda da dramaturji Haldun Bey’indi. O bakımdan doğru yaptığımızı düşünüyorum. Haldun Bey’in bizden ayrıldığı ikinci on yılda, tiyatro Metin’le ikimizin üzerine kaldığında, eli yüzü düzgün kabareler de yaptık, çok sudan kabareler de. Ama hepsinin altına imzamı atarım, ortalaması
vasatın çok üstünde olan işlerdi bunlar. Bugün ne yapılabilir diye tartışabiliriz ayrıca ama bugün sit-com’lar, tek kişilik şovlar yapılıyor, doğru dürüst bir eleştiri görüyor musunuz hiç bunlarla ilgili? En önemlisi, cesaret diye bir şey var, yani bir para geliyor bir yerden, mani olurlar, alamayız o parayı. Korku diye bir şey var, ne yaparsanız bir şey bulurlar. İşte adamlar içerdeler yahu, üç senedir içerde olan adam var yani. Sizi de içeri atar, çoluk çocuğunuz perişan olur diye de pekâlâ ikna edebilirsiniz kendinizi, kimseyi de suçlamıyorum. Ama galiba biraz cesaret lazım, biz o döneme göre cesaretliymişiz.

Nereden alıyordunuz bu cesareti?
Zeki Alasya: Hiçbir yerden almıyorduk. Hiç kimsenin, hiçbir olayın adamı olmadık. Kimse de bizim için “şunun adamıdır” diyemez; onu diyebilecekleri adamları da o zaman eleştirdik. 1982 senesinde bir gün Kenan Evren beni çağırdı. Olabilir, devlet başkanıdır, çağırabilir ama beni çağırınca Metin’i de çağırması lazım, yoksa ayıp olur. Hatta Metin de “niye seni çağırıyor?” demişti. Sonra öğrendik ki kimya öğretmeni olan ve uzun süre askerî liselerde sivil öğretmen olarak çalışan babam, Kenan Paşa’nın da öğretmeniymiş. O zaman devlet başkanıydı, henüz referandum yapılmamıştı. “Bizimle niye uğraşmıyorsunuz?” dedi, “uğraşıyoruz da farkında değilsiniz” dedim. ‘İnsanlığın Lüzumu Yok’ adlı oyunda oynuyoruz, onda öyle sahneler var ki, farkına varmıyorlar ne demek istediğimizin. Onlardan biraz daha zeki olmanız lazım, zekiyseniz kurtarıyorsunuz paçayı. Enayi miyiz yahu? “Paşam sizinle uğraşırsak tiyatroyu kapatırsınız, kapatırsanız Metin’in, benim aç kalmam önemli değil, 50 tane adam aç kalır, neye güvenerek sizinle uğraşayım?” dedim. Ama biz uğraşıyoruz sizinle. 12 Mart’ta da uğraştık, daha önce de uğraştık ama belli bir çizginin üzerinde uğraştık ve hiç taraf tutmadık. Metin’in düşüncesini bilmiyorum ama ben yaptığım her şeyin altına imzamı koyarım.

Tiyatro sahnesinde daha keskin bir mizahınız varken sinema filmlerinizde daha popüler bir hal vardır, genelde Yeşilçam’ın kodlarını, gariban mahallelerde yaşayan Zeki’yle Metin’i görürüz. Hani zenginleri pek sevmezler ama tiyatro sahnelerindeki keskin eleştirelliğiniz sinemanızda olmadı hiç. Niye tercih etmediniz?
Zeki Alasya: Bilmiyorum, şu an bunun hesabını verecek durumda değilim ama zamanında, mesela o filmler bittikten 3-5 ay sonra tartışırken de çok doğru sonuçlara ulaşamadık o konuda. Belki de sinemayla tiyatroyu keskin çizgilerle ayıralım, sinemada yaptıklarımızı tiyatroda yapmayalım, tiyatroda yaptıklarımızı da sinemada yapmayalım gibi yanlış bir duygu içine girdik. Ama doğrudur, farklar var tabii. Sonraki dönemde, televizyonda çalıştığımız zaman da aynı şeyi söylediler, yani televizyonda, mesela Zeki-Metince’lerde belli konularda eleştiriler yaptık ama “tiyatrodaki eleştirelliği göremiyoruz burada” dediler yine. Bunu söyleyenlerin hemen hepsi, bizim tiyatrolarımızı daha sonra video kasetleren görenlerdi. Şunu bilmiyorlar ki, televizyonda her hafta bir şey üretiyorsunuz, sadece bir haftalık geçmişi var onun. Alıyorsunuz, kopyalıyorsunuz, ezberliyorsunuz, bir hafta içinde de yapmak zorundasınız. Halbuki tiyatroda, kabarede seyrettikleri olayların kimisi 100, kimisi 150 kez seyirciyle çektiğimiz oyunlar, onların karşısında pişmiş oyunlar. Bir haftalık çalışmayla aynı olması mümkün mü? Biz kabareyi televizyonda yapmayı düşünüyorduk Metin’le, ama bunun olamayacağını çabuk fark ettik. Onu bırakıp diziler yaptık, az lafı olan diziler, çok lafı olan diziler. Ama Levent’in (Kırca) yaptığı Olacak O Kadar gibi bir televizyon programı yapmadık. Hatta zaman zaman Levent’e özenmişimdir de keşke yapsaydık diye. Ama bizi de sahnede seyredenler hiç o lezzeti almadılar bizim televizyon kabaremizden; biz de çok üstüne gitmedik sonradan.
Zeki-Metin ikilisinden bahsedelim mi biraz? Aranızda nasıl bir işbirliği vardı? Birbirinizi nasıl bütünlüyordunuz?
Zeki Alasya: Çok konuşmuş değiliz. Sanki bakardık birbirimize, anlaşıyormuşuz gibi. Benim düşünceme göre büyük bir şansımız
var. Benim oyunculukta hiç gözüm olmadığı için -hani yatılıda ya da askerde dağıtım işi hep zayıf, iştahsız adamlara verilir çünkü o kendine zaten az alır ya- Haldun Bey’in olduğu dönemden itibaren yıllar yılı bütün rol dağıtımlarını ben yaptım ve kendime iyi roller almadım. Ahmet’le (Gülhan) Haldun Bey ayrıldıktan sonra da ben yapmaya devam ettim dağıtımı ve bütün iyi rolleri Metin’e verdim. Bir dönem bana “abi sen bir zamanlar çok daha farklı bir oyuncuydun, sonra bıraktın bu işin ucunu gitti” diye eleştiriler de geldi. Bilerek bıraktım tabii, sevmiyordum. Bütün büyük rolleri Metin’e verdim. Bunda hem oyunculuğu sevmeyişimin hem de Metin’in büyük bir oyuncu olmasının etkisi var. Bana göre Metin Akpınar cumhuriyet döneminin en önemli oyuncularından biridir. Çok kötü bir dönem yaşadı. Durdu, kendini beklemeye aldı. Cumhuriyet döneminin en büyük oyuncularından biriyle birlikte çalışmak çok büyük bir kolaylık veriyor insana. Gözünüz kapalı her şeyi verebiliyorsunuz adama. Gözü kapalı o olayın yönetmenliğini üstleniyorsunuz ve sonuç da hep iyi çıkıyor. Görev taksiminde de olay şudur, ben çok çalışkan bir adamım, Metin değil. Ben bütün hayatını tiyatroya, sinemaya, yaptığı işe veren bir adamım; Metin belli saatlerde zorlukla veren bir adamdı. Yiyor, içiyor işte görüyorsunuz, 158 kilo olması boşuna değil. O zaman da öyleydi. Oturuyoruz mesela oyundan sonra içiyoruz, “ Atatürk sofrası” derler ona. Aramızda hoş bir espri de vardı, ben “çişim geldi” deyip kalkıyordum, bir daha dönmüyordum. O biliyordu ki ben gidip yatacağım çünkü ertesi sabah saat 9’da uyanıp tiyatroyla ilgili işler yapacağım. Metin ertesi gün belki akşam 7’ye kadar uyuyacak. Bu, hiç birbirimize söylemediğimiz, önceden kararlaştırmadığımız bir şekilde gerçekleşti. Ama bir tersliği de beraberliğinde getirdi. Bir taraf mütemadiyen kendinden fedakârlık eder, bir taraf da bu rahatlığın içinde ense yapmaya başlarsa bu, fedakârlık eden tarafı -her ne kadar “ben hiç önemsemiyorum” dese de- bir yerden sonra rahatsız etmeye başlıyor. Nitekim ortaklığımızın 20 küsur sene sonra bitmesinde bunun da etkisi vardır. Aptal durumuna düştüğünüzü düşünüyorsunuz. Çok tekrarlanmasa öyle hissetmeyeceksiniz ama mütemadiyen aynı şekilde davranınca böyle bir duygu yaşadım ben.

Zamanla aştınız mı o duyguyu?
Zeki Alasya: Tabii canım, hatta sonra yine büyük bir keyifle beraber çalıştığımız da oldu. Mesela 1999 senesinde Güle Güle diye bir film çektik. Adam gibi bir filmdi. Şükran Güngör vardı, Yıldız Kenter vardı... Mesela orada Metin müthiş yanlış bir roldeydi. Ben birlikte çalıştığımız yıllar boyunca bu yanlışları elimden geldiği kadar düzelttim. Elimden gelmediği de oldu. Bir örnek vereyim, Kartal Tibet’in yönettiği Baş Belası diye bir filmimiz var, ben bir kiralık katili oynuyorum. Metin de çaresiz, çekingen, aptal bir tipi oynuyor. Bu filmdeki rol dağıtımını kime yaptırırsanız yaptırın, katil rolünü Metin’e, aptal adamı da bana verir. Bu tutturdu, ben öbürü olacağım diye. Oyunculukta gözüm olmadığı için bu hataya katlandım, ama katlanmamam lazımdı çünkü benim oynadığım rol ya da onun oynadığı rol değildi önemli olan; bu rol paylaşımının filme etkisiydi.

Ama tiyatroda tam tersine, bunun iyi işlediği de oldu.
Zeki Alasya: Oldu canım, oldu tabii, olmaz mı? Ama işte Güle Güle’de de aynı şey oldu. Faruk Aksoy’un yanlış bir düşüncesi vardı. Sözde biz düşmanız ya Metin’le, birbirimizi görünce tüylerim diken diken oluyor ya, bana “abi Metin’le çalışabilir miyiz?” diye sorduğunda, benim “hayır, ne münasebet!” diyeceğimi filan zannediyor. “Tabii çalışırız” dedim. “Çalışırız da” dedim, “hangi rol?” Çünkü benim rolüm belliydi, Şükran’ın rolü belliydi, geriye bir tek Eşref Kolçak’ın ve Müşfik Kenter’in rolleri kalıyordu. Müşfik Abi mide kanseri olan, üç ayı kalmış bir adamı oynayacaktı. Metin’in hangi rolde oynayacağını sorduğumda Faruk bu rolü söyledi. Benim bildiğim Metin o rolden başka bir rol oynamaz ve dünyada da ölümüne üç ay kalmış, Metin’in kilosunda bir mide kanseri hastası yoktur. Tıbben mümkün değildir yani. Hatırlamanızı istediğim bir resim var, çok içim acıyarak hatırladığım. Yılmaz Güney’in Cannes’da ödül alırken resmi vardır. Mide kanseri ilerlemiştir ve Yılmaz incecik kalmıştır. Mide kanseri insanı yiyen bitiren bir şey. Metin ise maaşallah, böyle bir mide kanseri vakası olarak ortada dolaştı. Çok büyük bir oyuncu olmasına rağmen, bana göre Güle Güle’de eskisi kadar başarılı değildi. Mesela Eşref Abi’nin oynadığı rolü oynasaydı, Metin’in sonradan oynadığı o rolü de Müşfik Abi oynasaydı, muhteşem olurdu.

Tiyatroyu, oyunculuğu, sinemayı, yönetmenliği çok güzel yan yana koydunuz. Bundan sonrası için esas olarak aklınızda olan nedir?
Zeki Alasya: Üzülerek söylüyorum, bir yere kadar getirdiğim 2-3 senaryom var ama bunları yapma imkânı bulamıyorum. Ben finansımı çok doğru yönetemedim. O yüzden de hayatım borç içinde geçti.

Metin Bey bu konuda sizi çok eleştirdi galiba.
Zeki Alasya: O niye eleştiriyor, ben kendimi eleştiriyorum. Geçenlerde bir ev aldım banka kredisiyle, bu kadar sene içinde yapabildiğimiz bu oldu. Ama şimdi nasıl ödeyeceğim diye düşünüyorum. Dolayısıyla bırakın üç senaryoyu, bir tanesini bile film yapmak mümkün olabilecek mi bilmiyorum, bu bir. İkincisi, bir kitap yazmak istiyorum ama kitabı kitap olarak bırakmak niyetinde değilim çünkü artık alakasız mesleklerden insanların mütemadiyen kitap yazdığını görüyorum. Bir taneyle de kalmıyorlar maşallah. O sebeple bu metni tek seferde yazıp, sonra bir biçimde insanlara aktarmak istiyorum. Bu nasıl olabilir? Benim kızım şarkıcı ve bir orkestrası var. Onlarla birlikte “benim doğduğum kent bu kent değil” diye bir olay anlatmak istiyorum. Bu yine bir tür kabare gibi bir şey olabilir. Orkestra yanımda, kızım yanımda, ben yarı meddah, yarı hikâye anlatan insan olarak bu olayı anlatmak istiyorum. Kesinlikle anılarım değil; anıları anlatmaktan yana değilim çünkü doğru yapıldığını hiç görmedim. “Ben her şeyimi açıklıkla ortaya koydum” diyen insanları biliyorum, o insanların yaşamlarını biliyorum, hiçbiri her şeyini açıklıkla ortaya koymadı. En azından benim bildiğim kadarıyla birçok şeyi gizliyorlar. Ben 68 yaşındayım, 18 yaşından başlayarak kişi olarak, olay olarak, kent olarak bir sürü şeye tanıklık ettim, bunları anlatmak istiyorum. Anlattıklarımın içinde Devekuşu var, Metin’in hikâyesi var, benim hikâyem, karşı karşıya geldiğimiz insanların hikâyeleri var. Bu kentin hikâyesi var, bu kentte yaşayanların hikâyesi var, onu anlatmak istiyorum. Başka ne yaparım bilmiyorum, belli değil daha. Efendim, müsade istiyorum ama söz veriyorum, daha uzun konuşmak üzere tekrar geleceğim...