10 yılda kaybedilen ortak akıl

10 yılda kaybedilen ortak akıl
10 yılda kaybedilen ortak akıl
10 yıl önce borsa yönetimini özelleştireceğini söyleyen parti, borsa yönetimini eskisinden daha fazla devlet kontrolüne almış durumda
Haber: UĞUR GÜRSES / Arşivi

3 Kasım 2002’den bu yana tam 10 yıl geride kaldı. 10 yıllık bir iktidarın ekonomi alanında yaptıklarını ya da yapamadıklarını sayılara dökerek tartışmak mümkün. İktidar, her fırsatta yaptıklarını zaten anlatıyor. Yapamadıklarını da, az sayıda da olsa ekonomistler ve biz yazarlar tartışıyoruz. Ancak, onuncu yıl geride kalırken neyin yapıldığından çok nasıl yapıldığı, ekonomi politikasını yürütme felsefesine ne olduğu çok daha fazla anlam kazanıyor. Basit şu soruyu soralım; bugün ekonomi politikalarını beğenmeyen kaç işadamının ya da iş örgütünün sesini duyuyoruz? Bir şekilde beğenmeyenler de vardır değil mi? Ama neden onların seslerini duymuyoruz?

Ekonomide ‘tek akıl’

Bundan tam on yıl önce, 2001 krizinin ekonomik ve siyasal yıkıntıları arasında erken genel seçime gidilirken, yeni kurulmuş bir parti olarak Ak Parti’nin ekonomi politikasının ve programının ne olduğu büyük merak konusuydu. Ak Parti’nin ekonomi politikasını oluşturan çekirdek kadroda Ali Coşkun ile Ali Babacan vardı. Partinin ekonomi politikalarını anlatma işini ise Abdullah Gül ve Ali Babacan üstlenmişti. Bu iki politikacı yurtdışındaki toplantılar başta olmak üzere, yurtiçindeki medyada da ekonomi politikalarını anlatma görevini üstlenmişlerdi. Ali Babacan’la tanışmam da parti politikalarını anlatmak için geldiği televizyon programında olmuştu. Önce kendini anlatarak başlamıştı; ABD’de mezun olduğu okulun sıralamadaki yerini gösteren listeyi çantasından çıkararak.
İktidara aday olan Ak Parti kurmayları iki temel unsuru fazlasıyla vurguluyordu; biri parti politikalarının ‘ortak akıl’ ile oluşturulduğu, iktidar olduktan sonra politikalar yürütülürken de bu ortak aklın devrede olacağı, ikincisi de sürekli olarak sivil toplum kuruluşları ile istişarede bulunarak, onların diyeceklerinin dinlenerek kararların katılımcılıkla alınacağı idi.
2007 yılına kadar bu ilkelerin yerine getirildiğine ama sonrasında tersine döndüğüne tanık olduk. Parti dokümanlarında liberal çizgiler oldukça kalın vurgularla yapılıyordu. 10 yılda aynen siyaset alanında olduğu gibi ekonomide de tüm bu tablonun döndüğüne tanık olduk. Öyle ki; başlarda kamu kesiminde vergi ve harcama reformundan bahseden parti, 10 yılın sonlarında bunu yapmadığı gibi, geliştirdiği mali kuralı bir gecede çöpe atıyordu. 10 yıl önce ortak akıldan bahseden parti, 10 yıl sonra artık ‘tek akılla’ ekonomiyi yönetiyor. 10 yıl önce kimi kararlar sivil toplum kuruluşlarıyla beraber açıklanırken, 10 yıl sonra artık “Onlar işlerine baksınlar” deniliyor.
10 yıl önce “Yerel yönetim reformu yapılarak, kaynakların yerinden yönetimiyle, ihtiyaç öncelikli ve verimli kullanılması sağlanmalıdır” diye temel politika ilkesi ortaya koyan parti, şimdi yerel yönetimleri daha sıkı biçimde merkezden yönetmek için düzenlemeye gidiyor. 10 yıl önce borsa yönetimini özelleştireceğini söyleyen parti, borsa yönetimini eskisinden daha fazla devlet kontrolüne almış durumda.
Siyasetin ve demokrasinin en temel, en vazgeçilmez ilkesi konusunda 10 yıl önce “Bütçe hakkı kavramının gereği olarak devlet bütçesinin hazırlanmasında ve denetlenmesinde parlamentonun etkinliği arttırılacaktır” diyen parti; 2009 yılında tutmayacağı belli olan bütçe için Meclis’e ek bütçe değil, borçlanma limitini artırmak için yasa değişikliği getirip, bütçe hakkını ‘paspas’a çeviriyordu.
10 yıl önce ekonomi politikalarını anlatmak için çaba harcayan parti, şimdi en küçük eleştiri konusunda oldukça toleranssız bir durumda.
Önce ortak aklı kaybettik.