10 yılın medyası: Bu hepimizin öyküsü mü?

10 yılın medyası: Bu hepimizin öyküsü mü?
10 yılın medyası: Bu hepimizin öyküsü mü?
Bir yandan "İçerdeki gazeteciler gazeteci değil" denirken diğer yandan duruşma salonlarında "O haberi niye yazdın, bunu niye yazmadın" soruları
Haber: AYŞENUR ARSLAN* / Arşivi

Bir ülkede medyanın nereden nereye gittiğini rakamlar mı daha iyi anlatır? Yoksa isimler ve başlarına gelenler mi? O isimlerin başına gelenler kişisel öykülerden mi ibarettir? Yoksa anlatılan hepimizin öyküsü müdür?
Belki soruyu şöyle de sorabiliriz: Bu ülkenin medyasındaki fırtına Bekir Coşkun’un Hürriyet’ten ‘ayrılmak zorunda kalması’yla mı başladı yoksa AKP iktidarının tavrı için en önemli göstergelerden biri olan Cüneyt Ülsever’e “Güle güle” dendiği zaman mı?
Aslında biliyoruz; Bekir Coşkun ‘edepli’ yazmıyordu. Cüneyt Ülsever bodoslamadan ‘sivil vesayet’ tartışmasını başlatmıştı. Zaten Banu Güven ‘ııııı’lıyordu. Can Dündar da hem ‘ııııı’lıyor hem de haber bültenini olmadık yerlere çekiyordu. Çiğdem Anat, habercilikten ayrılıp kadın programları yapmaya başlamakla pek isabetli davranmıştı. Nuray Mert, ne çok yakışıksız şeyler söyleyip yazmıştı da ‘Na-mert’ nitelemesini hak etmişti. Ece Temelkuran, boş zamanlarında boş boş Twitter mesajlarıyla uğraşıyordu. Star yazarı Mehmet Altan’ın başına saksı düşmüştü. Yeni Şafak yazarı Ali Akel, ‘Uludere için özür dilenmeli’ gibi üstüne vazife olmayan bir uyarıda bulunduğu için kendisini bir anda kuşlar gibi işsiz ve özgür buluvermişti. Bu yazıya imzasını atan kadın, programını tek başına götüremediği için terfian ‘yeni formata’ kavuşmuştu.
Cezaevindeki gazeteciler de zaten terör şeysi olduğu için cezaevindeydi.
Evet, meseleye böyle de bakılabilir. Bakılmalıdır. Baksanız iyi olur.
Nitekim son 10 yıla baktığınızda taşların yerli yerine oturduğunu göreceksiniz. Medya, daha önce de olduğu gibi siyasi iktidarın yanında yer almalıdır. Terör haberlerini, siyasi iktidarın istediği biçimde vermelidir. Eğer “Hiç vermeyin” deniyorsa verilmemelidir. Ankara’da ibre nereyi gösteriyorsa oraya bakılmalı ve o konu tartışılmalı, yazılıp çizilmelidir. Ayrıca mümkünse bütün bunlar içten gelen bir coşkuyla yapılmalıdır. Zorla, zorlanarak değil.
Sarkastik olmamaya, ciddi bir envanter çıkarmaya çalışıyorum. Ne de olsa konu medya ve medyanın AKP iktidarı ile imtihanı gibi çok ciddi bir başlık, bir süreç.
Ancak bu, hiç de kolay olmuyor. Sayılarını artık kimsenin bilemediği işsiz kalan muhabirler, köşe yazarları, hatta genel yayın yönetmenleri.
Bir yandan dağdakilere “Dağdan inip siyaset yapın” denirken diğer yandan düz ovada siyaset yapanlara verilen 20-30 yıllık hapis cezaları. Ve bunların haber olmasının ‘her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz şu günlerde’ gelen ‘sus’ emirleri.
Bir yandan “İçerdeki gazeteciler gazeteci değil” denirken diğer yandan duruşma salonlarında “O haberi niye yazdın, bunu niye yazmadın” soruları.
Bunlar hepimizin, hepinizin gözleri önünde olup bitiyor. Bir de duyup göremedikleriniz var. Örneğin “Falan bakan ya da iktidar partisinin filan yetkilisi arayıp gazete, TV yöneticilerine ne talimatlar veriyor, neler yüzünden azarlıyor” desem.. Diyemem. Çünkü ispat edemem. Ayrıca tek bir tanık bulamam.
İşte! Durumlar böyleyken böyle. Nasıl ciddi olayım, bilemiyorum!

(*Gazeteci)