137 Fırtınalı Gün...(10)

Abdullah Öcalan'ın Rusya'da, Jirinovski korumasında olduğu anlaşılınca, yalnız Dışişleri Bakanlığı değil, MİT de devreye girdi. Müsteşar Şenkal Atasagun yıllarca karşı istihbarat alanına bakmış, Sovyet masasında da görev yapmış, Rus istihbarat yetkilileriyle resmi bağlantısı olan bir istihbarat şefiydi.
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

Ruslara kararlılık gösterisi
Abdullah Öcalan'ın Rusya'da, Jirinovski korumasında olduğu anlaşılınca, yalnız Dışişleri Bakanlığı değil, MİT de devreye girdi. Müsteşar Şenkal Atasagun yıllarca karşı istihbarat alanına bakmış, Sovyet masasında da görev yapmış, Rus istihbarat yetkilileriyle resmi bağlantısı olan bir istihbarat şefiydi.
Jirinovski gibi, Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov da istihbarat kökenliydi. (Daha sonra iktidara gelecek Vladimir Putin'in örneğinde de görülebileceği gibi) Rusya'da istihbarat ile siyaset dünyası iç içe geçmiş durumdaydı. İstihbarat bağlantıları üzerinden, hem Jirinovski'ye, hem de hükümete baskı kurulmaya başlandı. Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Lebedev, 19 Ekim'de, nezaket ziyareti amacıyla alınmış randevusu için Başbakan Mesut Yılmaz'la görüşmeye Başbakanlığa gitti. Birkaç gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Ali İrtemçelik'le yaptığı sert görüşme ve gördüğü muamele ağırına gitmişti. İrtemçelik'in Yılmaz'la şahsi dostluğunu, askerlik arkadaşı olduklarını biliyordu.
Lebedev, İrtemçelik'i Yılmaz'a şikâyet etti: "Çok üzerime geldi." Bunun belki bir amacı da iki gün sonra Moskova'da yapılacak Türk-Rus görüşmelerine İrtemçelik'in gelmesini önlemekti. Gerçi kim gelirse gelsin Türkiye bu konuyu gündeme getirecekti. Ama şikâyet tutarsa, Ankara gerilimi artırmamak için İrtemçelik yerine bir başka diplomatı gönderirse, bu Türkiye'nin geri adım atabileceği, uzlaşabileceği anlamına da gelebilirdi. Yılmaz cevap vermedi, yalnızca güldü.
'Apo yok' diyemedi
Yüzündeki gülümseme biraz uzun sürünce, Lebedev bu yolla bir yere gidemeyeceğini anladı. Ankara, Rusya gibi bir devi kızdırmayı göze alacak kadar kararlı bir ruh halindeydi. Lebedev, Başbakanlık çıkışında net sözlerle "Apo bizde değil" diyemedi. Onun yerine "Rusya hiçbir şekilde bu tür insanlara hoşgörü göstermeyecek bir ülkedir" diye, genel anlamlı bir açıklama yaptı.
Deneyimli Rus diplomat, işin açıklamalarla geçiştirilemeyecek boyutta olduğunu anlamıştı.
Tam o sıralarda, Öcalan'a artık Jirinovski'nin evinde kalamayacağı tebliğ edildi. Öcalan, Moskova yakınlarında Odinsovo bölgesinde sıkı korunan bir eve nakledildi. Bu sırada Öcalan'a "Rusya hükümeti sizi kabul etmeyecek. Kendinize yer arayın" denildi. Rusya bir yandan yuvarlak yanıtlarla Türkiye'den zaman kazanmaya çalışırken, diğer yandan hem ABD'yi kızdırmadan, hem de PKK'yı kendisine düşman etmeden bir çıkış yolu arıyordu.

Cem'den açıklama: NATO'ya götürmek hata olurdu
Yasadışı PKK lideri Abdullah Öcalan'ın önce Suriye'den çıkarılması, daha sonra da yakalanması sürecinde Dışişleri Bakanlığı'nı yürüten Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı İsmail Cem, '137 Fırtınalı Gün' dizisinin dünkü bölümüne ilişkin bir açıklamada bulundu. Açıklama şöyle:
"1) Yazınızda şu ifadeye yer veriliyor: '(Başbakan) Yılmaz, (Dışişleri Bakanı) Cem'in açıklamasına sert tepki verdi. Kendisi de dışişleri bakanlığı yapmıştı. Cem'in sözünü kesti: (Suriye konusunun, NATO Konseyi'nde) gündeme alınmaması söz konusu değil. Mecburdur gündeme almaya. Bu meselede bir konsey toplantısı isteyeceğiz. Var mı bunda bir şey?' (dedi).
Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Genelkurmay Başkanının, Başbakan Yardımcılarının ve Dışişleri Bakanının katıldığı bir toplantıda, kimse, bir başkasının sözünü kesmez; bu düzeydeki insanlardan herhangi birinin, bir diğerinin sözünü kesmek kabalığını yapması düşünülemez. Ayrıca, böyle bir şeyi yapmak kimsenin haddine düşmez; söz kesmeye kalkışılması halinde gereken cevabın kendisine verileceğini herkes bilir. Yazınızda anlatılan toplantıda kimse böyle bir davranışta bulunmamıştır, benim sözüm de kesilmemiştir.
2) 'NATO Konseyi'ne Suriye konusunu götürmek" tartışmasına gelince: Türkiye o günlerde Suriye ile savaşa varabilecek bir kararlılığın ve hazırlığın içindeydi. Böyle bir konumda ve zamanda konuyu NATO Konseyi'ne götürmek, el kapısında icazet aramaktan farksız olurdu. Konsey'de, bütün üyeler, Türkiye'yi 'itidalli olmaya, savaş sözcüklerinden kaçınmaya, Suriye ile konuşmaya' davet ederdi. Zaten ABD ve bazıları bunu bireysel olarak yapmaya başlamıştı. Sonuçta, Türkiye'nin kararlılığını hiçbir zorunluk yokken NATO'nun değerlendirmesine sunmak, olayı sulandırırdı. Başlatılmış girişimin etkinliği kırılırdı. Suriye dahil bütün ülkeler 'blöf yaptığımıza' kanaat getirerek sözlerimizi ciddiye almazdı. Terör altyapısını topraklarından çıkarması için Suriye'ye yönelik ihtarımızdan hiçbir sonuç çıkmazdı. O günlerde Dışişleri Bakanlığı'nın ve bakan olarak şahsen benim değerlendirmem böyleydi.
Çünkü, başlatılan işin bitirilmesinden, Suriye'ye dönük sözlerin sonuna kadar takibinden ve gerekiyorsa, müeyyidenin uygulanmasından yanaydık. Çünkü, oyun oynanmıyordu, sonu savaşla noktalanabilecek bir gelişme yaşanıyordu. NATO Konseyi konusunda benim görüşüm bugün de böyledir. Başkaları, farklı görüş savunmuş ya da savunuyor olabilir."



Ankara ve Şam anlaşıyor

Öcalan'ın kovulmasından sonra Türkiye'ye karşı 'dış politika' yürütme yeteneği kalmayan Suriye ile Adana'da çok gizli toplantılar yürütüldü. Şam yönetimi, Ankara'nın tüm taleplerini kabul etti

Türkiye ise bir yandan Suriye ile PKK defterini kapatmak için elini çabuk tutuyordu. Mısır Dışişleri bakanı Amr Musa'nın son ziyareti ardından temaslar hızlanmıştı.
Türkiye daha önce İran Dışişleri Bakanının ağzından Suriye'nin PKK'yı barındırmayacağını ve Türkiye'nin bundan emin olabilmesi için yerinde, yani Suriye'de denetimleri kabul edebileceğini duymuştu. Ama bu, Öcalan henüz Suriye'deyken söylenmiş sözlerdi. Oysa şimdi, Öcalan'ın ülke dışına çıktığı, Rusya'da olduğu belirlenmişti. Şimdi, Mısır Dışişleri Bakanı da aynı şeyi söylüyordu. Kulislerde Hafız Esad'ı Apo'ya kol kanat germekten vazgeçiren ve ülke dışına çıkmasını sağlayan kişinin, Baas rejiminin hep gölgede kalan iki numarası, Başbakan Abdülhalim Haddam olduğu konuşuluyordu.
Türkiye karşısında askeri gücü olmayan, ama buna karşın dış politika yeteneğine PKK sayesinde kavuşan Şam, bu güçten yoksun kalınca, kuzey komşusuyla tamamen şeffaflaşmayı çıkarlarına uygun bulmuştu. Ankara zaten bu konudaki siyasetini oluşturmuştu; Büyükelçi Uğur Ziyal, askeri yetkililere de danışarak, aylardır denetim mekanizması üzerinde çalışıyordu.
Dışişleri Bakanı Cem, Mısırlı meslektaşı Musa'ya "Tamam, şimdi görüşebiliriz" dedi. Böylece Türkiye, Suriye somut adım atarsa görüşebileceği sözünü de tutmuş oluyordu. Görüşmeler büyük bir gizlilik içinde hazırlandı.
Yer, Seyhan Polisevi
Toplantı tarihi olarak 19 Ekim, yeri olarak Adana'da, gözlerden uzak Seyhan Polisevi belirlendi. Bu, sürecin askeri değil siyasi niteliğini vurgulamak, ama güvenlik boyutunu öne çıkarmak için sembolik değeri de olan bir tercihti. Türk heyetine Büyükelçi Uğur Ziyal, Suriye heyetine de Siyasi Güvenlik Başkanı Tümgeneral Adnan Badr El Hassan başkanlık edecekti. Türk heyetinde Dışişleri, MİT, askeri istihbarat ve diğer askeri yetkililer de bulunuyordu. Lafı fazla uzatmadan konuya girildi.
Haritlar, bilgi notları, adresler, telefonlar, hangi kampta kimlerin bulunduğu, hepsi dosyalar halinde masadaydı. Ziyal, Türkiye'nin taleplerini içeren bir notu tümgeneral El Hassan'a okudu ve daha sonra da verdi. Heyetler o gece orada kaldı. Dışarı çıkmanın toplantının gizliliğini zedeleyeceği düşünülüyordu. Ertesi sabah Suriyeli general Türkiye'nin hemen hemen bütün taleplerini aynen kabul etmiş halde 'Adana Protokolünü' imzaladı. Üç sayfalık protokolle Türkiye ve Suriye'nin şu konularda 'mutabık kaldığı' kayda alınıyordu:
  • Suriye, topraklarından kaynaklanan ve Türkiye'nin istikrarını bozmaya yönelik hiçbir faaliyete izin vermeyecektir. Suriye, toprakları üzerinden özellikle PKK'nın silah, lojistik malzeme ve parasal destek teminine ve propaganda yapmasına müsaade etmeyecektir.
  • Suriye, PKK'nın terörist örgüt olduğunu kabul etmiştir. Ülkesinde, diğer bütün terör örgütleri meyanında, PKK ve tüm yan kuruluşlarının bütün faaliyetlerini yasaklamıştır.
  • Suriye, ülkesinde PKK'nın eğitim ve barınma amaçlı kamp ve diğer tesisler oluşturmasına ve ticari faaliyetlerine izin vermeyecektir.
  • Suriye, PKK mensuplarının üçüncü bir ülkeye geçişleri için ülkesini kullanmasına izin vermeyecektir. PKK'nın elebaşısının Suriye topraklarına girmemesi için bütün tedbirleri alacak, sınır kapılarını bu yolla talimatlandıracaktır."
    Uygulama önlemleri
    Adana'da, protokolün hayata geçirilmesi için bazı önlemler üzerinde de anlaşma sağlanmıştı. Bunlar şöyle sıralanıyordu:
  • İki ülke üst düzey güvenlik yetkilileri arasında derhal ve doğrudan telefon hattı kurulacaktır. (Bu hat tümgeneral El Hassan ile İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman arasında kurulacaktı.)
  • Taraflar birbirlerinin diplomatik temsilciliklerine ikişer özel görevli atayacaklar ve bu görevliler misyon şeflerince, bulundukları ülke makamlarına takdim edileceklerdir. (Türkiye, Şam büyükelçiliğine vakit geçirmeden bir Genelkurmay, bir de MİT mensubu, iki terörle mücadele uzmanı atadı.)
  • Türk tarafının, terörle mücadele bağlamında, güvenliği artırıcı tedbirlerin ve bunların etkinliğini denetlemek üzere bir sistemin kurulması talebi Suriye tarafından değerlendirilecek ve bilgi verecektir. (Suriye, heyet Şam'a döner dönmez olumlu yanıt verdi. İkinci Ordu Komutanı Yalman başkanlığındaki Türk heyetince yapılan temas ve denetimler böylece başlayacaktı.)
  • Türkiye ve Suriye, Lübnan'ın onayının alınması kaydıyla, PKK terörüyle mücadeleyi üçlü zeminde ele alacaklardır. (Türk yetkililer Suriye heyetine, aralarında adi suçlardan arananların da bulunduğu 600 kişilik bir suçlular listesi vermiş, iadelerini istemişti.)
    Çatışmasız kazanç
    20 Ekim akşamı Ankara'da bir durum değerlendirmesi yapıldı. Dışişleri Bakanı Cem başkanlığındaki toplantıya, müsteşar Korkmaz Haktanır ve yardımcısı Uğur Ziyal'in yanı sıra, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, MGK Genel Sekreteri Orgeneral Ergin Celasin, Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Yaşar Büyükanıt, bütün süreçte baştan sona yer alan MİT'in istihbarattan sorumlu müsteşar yardımcısı Mikdat Alpay da katıldı.
    Suriye konusunda herkes halinden memnun görünüyordu. Aslında çatışma olmadan savaş kazanılmış gibiydi. Türkiye, Cumhurbaşkanı'nın Suriye'yi tahdit etmesinden yalnızca 20 gün sonra, adeta ordusuyla savaş kazanmış bir ülke gibi ayrıntılı koşullar kabul ettiriyordu. Türk diplomat ve askerler, 6 Ekim'de Demirel'in Mubarek'e verdiği talepler listesini fazlasıyla ayrıntılandırarak Suriyelilere kabul ettirmişti.
    Cumhurbaşkanı Demirel ertesi gün, 22 Ekim'de biri Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek'e, diğeri İran Cumhurbaşkanı Hatemi'ye olmak üzere iki mektup yazdı. Dışişleri kanalıyla gönderilen mektupların ekinde, Suriye ile yapılan 19-20 Ekim 1998 toplantılarının tutanağı bulunuyordu. Demirel, Mübarek'e yazdığı mektupta Amr Musa'nın, Hatemi'ye yazdığı mektupta da Kemal Harrazi'nin çabalarını övüyor, iki Cumhurbaşkanında da 'sonucun alınmasındaki gayretlerinden ötürü' resmen teşekkür ediyordu.
    Ama Öcalan hâlâ Rusya'daydı. Rusya'dan çıkarsa nereye gidebileceği konusu da belirsizdi. Ancak Suriye konusunda böyle çabuk ve açık netice alınması, Ankara'ya ciddi bir özgüven sağlamıştı. Bu özgüvenin sonuçları yakında alınacaktı. Gözler Moskova'ya çevrilmişti.
    YARIN: 'Avrupa' tartışması