137 Fırtınalı Gün...(12)

Türkiye'nin Beyaz Rusya kapısını kapatması üzerine Ruslar, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti üzerinde durmaya başladı. Yunanistan Başbakanı Simitis'in ısrarlı itirazına karşın, Dışişleri Bakanı Pangalos, Öcalan ve PKK'ya sempatiyle bakıyordu.
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

Roma'ya operasyon
Türkiye'nin Beyaz Rusya kapısını kapatması üzerine Ruslar, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti üzerinde durmaya başladı. Yunanistan Başbakanı Simitis'in ısrarlı itirazına karşın, Dışişleri Bakanı Pangalos, Öcalan ve PKK'ya sempatiyle bakıyordu. Türkiye'nin zor durumunun devam edeceği düşüncesiyle 109 Yunan milletvekili Öcalan'ı davet eden bir mektup imzaladı ama Simitis aşılamıyordu. Kıbrıs fikrine ise Öcalan karşıydı. Türk hava sahasından geçerken düşürülebileceğinden ya da Türk jetlerince
inişe zorlanacağından korkuyordu. Tek seçenek vardı.
PKK'nın Avrupa şeflerinden Ahmet Yaman, Yeniden İnşa Komünist Partisi (YİKP) kanalıyla İtalya Başbakanı D'Allema ile irtibat kurmuştu. Ne pahasına olursa olsun koltuğunu korumaya kararlı olan D'Allema, karşılaşabileceği sorunların büyüklüğüne karşın yeşil ışık yakmıştı. Ancak siyasi iltica için garanti vermiyordu. Sonuçta Rus istihbaratçılar Öcalan'a ültimatomu verdi: 12 Kasım'da, saat 19.45'te Rus havayolları Aeroflot'un Moskova-Roma tarifeli seferi vardır. Ya buna binerek İtalya'ya gidecek ya da Türkiye'ye iade edilecekti. İrtemçelik'in Avdaev'e '13 Kasım'dan önce yapın' uyarısı etkili olmuştu.
Öcalan için seçenek kalmamıştı. İtalya'dan gelen Ahmet Yaman ve YİKP milletvekili Romana Montavani eşliğinde 19.45 uçağına bindi, çok zor geçen 33 gün ardından Rusya'dan ayrıldı.
Sevinçten gerilime
İtalya'nın 12 Kasım'da saat 21.45'de Roma'nın Leonardo da Vinci havaalanına inen Öcalan'ı gözaltına aldığı haberi ilk anda memnuniyet yarattı. Saatler geçtikçe hava değişti. Açıklamaya göre Öcalan, Regina Celia Cezaevi'ne götürülmüş, rahatsızlandığını söyleyince Palestrina Hastanesi'ne kaldırılmıştı. Tutukluluğu burada sürecekti. Türkiye, Roma Büyükelçisi Batu aracılığıyla iade talep etti. İtalya'daki iç politika çalkantılarına karşın bu NATO müttefikinin sorun çıkarmayabileceğini düşünüyordu.
Yanıt çok sert ve en üst düzeyden oldu. D'Allema, Öcalan'ın, 'ölüm cezası olan bir ülkeye iadesinin söz konusu olmadığını' açıkladı. O yıl 17 Ağustos'ta Fransa'da yakalanan Alaattin Çakıcı'nın iadesi de aynı nedenden mümkün olamamıştı. Adalet Bakanı Denizkurdu, 14 Kasım'da, Türkiye'nin idam cezası yerine 'güvenlik önlemleri artırılmış ömür boyu hapis cezası öngören bir yasa tasarısı hazırladığını' açıkladı. Batu'nun geçtiği diğer bilgiler de iç karartıcıydı:
Öcalan misafir muamelesi görüyor, istediği ile görüşüyordu. Ziyaretçiler arasında D'Allema'nın özel kaleminden Roberto Kulio'nun da bulunduğu haberi, Öcalan'ın durumuna yarı resmi bir meşruiyet kazandırıyordu. Dahası, İtalyan Parlamentosu'nun iki hukukçu milletvekili, Yeşiller Partisi'nden Luigi Saracini ve Demokrat Sol Parti'den Guiliano Pisapia, Öcalan'ın avukatlığını üstlenmişlerdi. Saracini, Öcalan'ın siyasi iltica talebini resmen hükümete sunmuştu.
Aynı gün İtalya'da Türk gazetecilerin PKK'lıların saldırısına uğramaları ve İtalyan polisinin buna seyirci kalması, Ankara'da kaşların iyice çatılmasına neden oldu. İtalya'nın Ankara Büyükelçisi, Dışişleri'ne çağırıldı ve uyarıldı: "Hükümetiniz, ülkesindeki Türk vatandaşlarının can güvenliğini sağlamalı." Bandini o günden sonra her gün Dışişleri'ne çağırılarak Öcalan'ın iadesi için uyarılacaktı. İtalyan Büyükelçiliği'nin önü PKK'ya karşı yapılan protesto gösterilerinin Kâbe'sine dönmüştü. Sokaklar öfke doluydu.
AB toplantıları için İtalya'da bulunan Dışişleri Bakanı Cem, Corrierra Della Sera gazetesine 15 Kasım'da çıkacak köşeli bir röportaj verdi: "Teröristlerin yanında yer alamazsınız. Öcalan bir katildir. Bize vermek zorundasınız." Cem, İtalyan Dışişleri Bakanı Lomberto Dini ile yaptığı görüşme sonrasında sakin üslubunu bir yana bırakmıştı. 'Olaya kayıtsız yaklaşmakla' suçladığı Dini'yi ve İtalyan basınını sert eleştirdi. ABD Dışişleri, ilk açıklamasını Washington'da işgününün başladığı, İtalya'da öğleden sonraya gelen saatlerde yaptı. Tutuklama olumluydu, ama, ABD Öcalan'ın Türkiye'ye iadesini istiyordu. Bu konuda Türkiye, İtalya ve Almanya birlikte çalışmalıydı.
Almanya devrede
Amerika'nın açıklamasından birkaç saat sonra Almanya İçişleri Bakanı Schilly İtalya'daydı. Ankara'da ise Yılmaz, Başbakanlık'ta, "İtalya'nın büyük risk aldığını" vurguluyor ve ilk kez bir resmi ağızdan 'ABD'nin devrede olduğu'nu söylüyordu. D'Allema geri adım atmadı: "İade konusunda hiçbir şantaja boyun eğmeyeceğim. İdam varsa iade yok." D'Allema ayrıca terörden vazgeçerse Apo'ya sığınma verebileceklerini ima ediyordu. İtalya, sığınma konusunu Avrupa Parlamentosu'na götürmeye karar vermişti.
Daha birkaç gün önce idam cezasının ömür boyu hapse çevrileceği açıklamaları yapan Türkiye'den bunun üzerine hiç beklenmedik bir açıklama geldi. 17 Kasım'da Avusturya'ya giden Cumhurbaşkanı Demirel, "Kamuoyu bu nedenle idam cezasının kaldırılmasına hazır değil" dedi. Demirel'in sözlerindeki nüans önemliydi. Cumhurbaşkanı, idam cezasının kaldırılmasına değil, Öcalan pazarlığı ile kaldırılmasına karşıydı. Ankara PKK liderinin Avrupa'daki statüsünün böylelikle meşrulaşmasını istemiyordu. Demirel, Roma'ya mesaj göndermeyi sürdürüyordu: "İtalya uygar bir devlettir. 30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir caniyi himaye etmez. Türkiye her türlü diplomatik yolu deniyor, sabırlı olun, mutlaka sonuç alınacak."
18 Kasım'da Meclis'te Genel Görüşme vardı. Türkbank skandalı nedeniyle hükümet aleyhine gensoru önergesi verilmiş olmasına ve müthiş iç politika gerginliğine karşın, tüm partiler İtalya'yı kınamakta birleşti. Bir ay önce Suriye'ye yapılan Meclis uyarısının bir benzeri İtalya'ya karşı yapıldı. Aynı gün Avrupa Parlamentosu, İtalya'nın Öcalan'a sığınma hakkı tanınması konusundaki yasa tasarısını reddetti. AP'nin kararıyla D'Allema işlerin sarpa sardığını anlamaya başladı. Türkleri bir ara çözüme razı etmek için son bir umudu denemeye karar verdi. 19 Kasım'da İstanbul'da Galatasaray-Juventus maçı vardı. Ateşli bir Galatasaraylı olan Yılmaz'ın maça gideceği biliniyordu. D'Allema, maçı Yılmaz'la seyretmek istediğini iletti. Böylece havayı yumuşatıp zaman kazanacak, kendince Türkiye'nin Apo'yu siyasi yönüyle kabulünü sağlayabilecekti. Ankara ise ara çözüm istemiyordu. Siyaset 9 Ekim zirvesinde belirlenmişti. Birinci öncelik Öcalan'ın Türkiye'ye iadesiydi. O olamıyorsa hedef, gittiği ülkeden çıkarılmasıydı. Üçüncü öncelik de, Öcalan'ın bulunduğu ülkeden ayrılmasından sonra, onu Türkiye'ye verebilecek bir ülkeye gitmesinin sağlanmasıydı. Böylece başa dönülüyordu.
İlk açıklama Savunma Bakanı Sezgin'den geldi. Sezgin, "D'Allema ayağımıza geliyor" diyerek, İtalyan Başbakanı'nı zora soktu. D'Allema eğer gelirse, bu lafı yutarak gelmiş olacaktı. Ama Yılmaz'ın sözleri zaten D'Allema'nın romantik 'Türkler ile Kürtler arasında çözüm bulan arabulucu' hayaline son verdi. Yılmaz, "Benimle konuşacağı varsa Ankara'ya gelsin" diyordu. D'Allema maç programını iptal etti.
Ankara çılgına döndü
20 Kasım, Suriye'nin Apo'yu sınır dışı ettiği 9 Ekim kadar önemli bir tarihti: Roma İstinaf Mahkemesi, İnterpol'ün kırmızı bültenle aradığı Öcalan'ın tutuklama kararını kaldırdı. Ancak Almanya'nın tutuklama kararını kaldırmaması nedeniyle, 'Roma'da mecburi ikamete tabi tutulmasına' karar verildi. İtalyan Adalet Bakanı Diliberto, Almanya'nın iade talebinde bulunmaması halinde Öcalan'ın 30 gün sonra serbest kalacağını açıkladı. Sürekli yerini bildirmesi kaydıyla bırakılan Öcalan, Roma'nın kuzeyinde Braccionna gölü kıyısındaki İnfernetto semtinde bir villaya yerleşti. Ankara bu karar üzerine çılgına döndü.
Yılmaz, Başbakanlık'ta olağanüstü bir toplantı çağrısı yaptı. Toplantıya Başbakan Yardımcısı Ecevit, Denizkurdu ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun katıldı. Yılmaz, "İtalya işin ciddiyetini kavrayamadı. Terörle barışmaya çalışırken Türkiye'nin ezeli düşmanlığını kazanma tehklikesiyle karşı karşıya. Biz her kanaldan uyarıyoruz" dedi. Bu sözler, o koşullarda Türk kamuoyunun genel tepkisini yansıtan ifadeler olarak algılandı. Gerçekse çok farklıydı. Bu sözler Türkiye'nin yeni ve tamamen farklı bir sürecin eşiğine geldiğinin ifadesiydi. Atasagun, Yılmaz'a ilk dinleyişte kulağa çılgın gelen bir plandan söz etti. İtalya vermiyorsa, Türkiye Öcalan'ı İtalya'dan zor kullanarak alabilirdi.
Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı ile temas kurularak durum değerlendirildi. Bu Suriye'de bombalı araçla eylem yapıp başaramamaya benzemeyecekti. İtalya, Türkiye'nin girmek istediği AB'nin güçlü bir üyesiydi. Türkiye'nin NATO müttefikiydi. Türk timleri İtalya'ya girip Apo'yu kaçırabilseler durum bir ölçüde kontrol altına alınabilirdi. Ama çatışma çıkması ve İtalyanların ölmesi ya da yaralanması durumunda, bunun savaş ilanından farkı kalmazdı. Bu durumda ABD'nin devreye gireceği tahmin ediliyordu. Türkiye çok zor duruma düşebilirdi ama, özellikle de Apo şartlı tahliye edilmiş ve 30 gün sonra Avrupa'da tamamen serbest kalacaktı. Sorun bir varolma sorununa dönüşmüştü. Şu formül bulundu:
Atasagun, ABD Büyükelçiliği'ndeki Amerikan gizli servisi CIA görevlisini Yenimahalle'ye davet etti. Türkiye'nin planı anlatıldıkça Amerikalının gözleri büyüyordu. ABD'den istenen, İtalyanlarla temas kurarak Türk timinin önüne çıkmamasını sağlayıp sağlayamayacağıydı. Plan aslında Amerika'ya açıklandığı andan itibaren gizliliğini yitiriyordu Ama bu yolla ABD ve dolayısıyla İtalya'ya "Bugün olmasa yarın, Türkiye'nin Öcalan nedeniyle İtalya'da ya da gideceği herhangi bir ülkede, yapabileceği ne varsa yapabileceği mesajının verilmesiydi. Türkiye ciddi idi.
Cumhurbaşkanı Demirel okuduğunuz araştırma sırasında durumu şöyle özetledi: "Çaresizdik. Sağa sola saldıracaktık. Mutlaka bir şey yapacaktık."
YARIN: ABD işi ciddiye alıyor