137 Fırtınalı Gün...(3)

'Kimseyi aramam'
Cumhurbaşkanı Demirel, "Başbakan Yardımcısı Ecevit, Suriye'yi tehdit politikasına karşı" bilgisini alınca kızdı: "Kimseyi iknaya uğraşmam. Ne hali varsa görsün, ne istiyorsa söylesin..."
ABD Şam'a çıkıştı
Demirel, Mısır lideri Mübarek'le görüşürken, ABD Başkanı Clinton, Ankara ve Şam'a özel mesaj geçti. Clinton'ın Suriye'ye yönelttiği eleştiri çok sertti.
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

Demirel, Ecevit'e kızgın
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 6 Ekim 1998 sabahı Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in gelişine hazırlanırken, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'den bir telefon mesajı aldı. Cem, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in Suriye'nin tehdit edilmesi politikasına karşı olduğunun Cumhurbaşkanı tarafından bilinmesini istemişti. 1 Ekim'de Meclis'te açıklanan görüşlerin Mübarek'e tekrarlanmasını istemiyordu. Eğer tekrarlanırsa, 'Bunun hükümetin politikasını yansıtmayacağı' doğrultusunda açıklama yapabilirdi.
Cem, bu durumdan rahatsızlığını gizlemiyor, ama Demirel'in bu durumu Mübarek görüşmesi öncesi bilmesini istiyordu. Belki Demirel, Ecevit'i arayabilir, görüşünü alıp, ikna edebilirdi. Durum hemen Demirel'e iletildi.
Demirel küplere bindi. "Arayamam" dedi; "Kimseyi arayamam, kimseyi de iknaya uğraşamam. Bırakın ne hali varsa görsün, ne istiyorsa söylesin, ne biliyorsa yapsın."
Demirel'in ekibinden bir yetkili hemen Cem'i aradı: "Sayın Bakanım. Sayın Cumhurbaşkanı çok kızdı. 'Ne biliyorsa yapsın' diyor. Yatıştırmak size düşüyor."
Cem "Şimdi iletiyorum" dedi ve Ecevit'in yanına gitti. Ecevit'ten kamuoyu önünde başka itiraz gelmemesi, Çankaya'da Cem'in Ecevit'i iknayı başardığı şeklinde yorumlandı.
Yol boyu sessizlik
Ecevit mesajının kızgınlığını geride bırakan Demirel, Mübarek'i Esenboğa Havaalanı'nda kendisi karşıladı. Birlikte Cumhurbaşkanlığı'na tahsis edilmiş askeri helikoptere binerek Çankaya'ya uçtular. Demirel yolda konuyla ilgili ağzını açmadı. Çankaya'ya indiklerinde de doğrudan Atatürk'ün de çalışmalarını yürüttüğü Pembe Köşk'e geçtiler. Yemek masası Mavi Salon'a kurulmuştu. Yılmaz ve Dışişleri Bakanı Cem de gelmişlerdi.
Demirel, başdanışmanı Feridun Sinirlioğlu'nu da yanına almıştı. Mübarek ise Şam'a gittiği aynı heyetle, yani Dışişleri Bakanı Amr Musa ve başdanışmanı Osama Al Baz ile birlikte Ankara'ya gelmişti.
Demirel, Köşk'e girildiğinden itibaren, resmi görüşmelere geçilene dek Mübarek'le el sıkışma sırasındaki nezaket cümleleri dışında tek bir kelime konuşmadı. Onun yerine sol yanında oturan Mesut Yılmaz'la konuşuyor, sabah saatlerinde Ecevit'in yapmak istediği engellemeyi nasıl püskürttüğünü anlatıyordu. Yaygın deyimiyle 'body diplomacy-vücut diplomasisi' yapıyordu. Mübarek konuyu açmak için kıvranıyor, bazen diğer yanında
oturan Dışişleri Bakanı Cem'e dönüyordu. Cem'in ise yemekten hemen sonra başlayacak fırtına öncesi, hele ki Demirel'in yanında Mübarek'e açık vermeye niyeti yoktu.
Grup bu atmosferde yemeğe devam ederken Pembe Köşk'ten 450 metre kadar yukarıdaki Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde Suriye-PKK krizi bambaşka bir boyuta sıçrıyordu.
Demirel'in henüz haberdar olmadığı bu gelişmenin, krizin sonucunu belirleyecek nitelikte olacağı ileride anlaşılacaktı.
Clinton'dan acil mesaj
Cumhurbaşkanı resmi yemekteyken Köşk nöbeti tutmak Dışişleri Danışmanı Mehmet Ali Bayar'a düşmüştü.
Santral, telefonu "Cumhurbaşkanı'na acil mesaj var" diyerek ABD'nin Ankara Büyükelçisi Mark Parris'i bağladığında, Bayar gerçekten önemli bir şeyler olacağını tahmin etmişti. Mark Parris önemli bir konu olduğunu söyleyerek konuya doğrudan girdi:
- Misafiriniz geldi mi?
- Geldi.
- Görüşme başladı mı?
- Hayır, yemekteler.
- O zaman, benim görüşmeden önce görmesini arzu ettiğimi söyleyerek, Sayın Cumhurbaşkanı'na bir mesaj iletebilir misiniz?
Bayar'ın olumlu yanıtı üzerine Büyükelçi Parris konuşmaya başladı:
"Sizinle konuşmakta olduğumuz şu sırada Şam'daki büyükelçimiz doğrudan Beyaz Saray'dan aldığı talimatla Suriye yönetimine bir mektup veriyor. Benzeri bir mektup da şu anda büyükelçiliğimiz tarafından sizin Dışişlerinize ulaştırılıyor. Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu iki belgenin içeriğini bu görüşme öncesinde bilmesinin yararına inanıyorum."
Uluslararası ilişkilerde bazen bir tek kişinin doğru zamanda doğru adımı atması, çok şeyi değiştirebilirdi, Bayar bunu biliyordu.
Amerikan elçisi Parris, işte o anda öyle bir girişimde bulunuyor, ABD Başkanı Bill Clinton'ın mesajı için doğru zamanın Süleyman Demirel'in Mısır lideri Mübarek'le görüşmesi öncesinde olduğuna inanıyordu. Mark Parris sıradan bir diplomat değildi. Daha önce ABD'nin Tel Aviv Büyükelçiliği Müsteşarı, Moskova Büyükelçiliği Siyasi Ataşesi, Ulusal Güvenlik Konseyi'nde Yakın Doğu ve Güney Asya Direktörü ve Clinton'ın bu konulardaki özel temsilcisi olarak çalışmış, Soğuk Savaş'ın dönüm noktalarından olan 1987 Rejkjavik görüşmelerinde zamanın SSCB Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov'un karşısına çıkan Ronald Reagan ekibinde müzakereci olarak yer almıştı. Kaderin garip cilvesi, o görüşmelerde Gorbaçov'un ekibinde yer alan parlak Rus diplomat Alexandr Lebedev de, aynı anda Rusya'nın Ankara Büyükelçisi idi...
Bayar not alıyor
Yani Parris uluslararası çapta kriz yöneticileri arasında sayılan bir diplomattı.
Parris, bir yandan mesajların kopyasını Çankaya Köşkü'ne yola çıkarırken önce Clinton'ın, Demirel'e mesajını tane tane okumaya, Bayar da not almaya başladı: "Türkiye ve Suriye arasındaki gerilimlerin artmasından had safhada endişeliyim.
ABD, Suriye'nin PKK'ya desteği hakkındaki endişelerinizi paylaşmaktadır. Size gönderdiğim bu mesajla birlikte Başkan Esad'a, Suriye'nin PKK'ya desteğini kesmek için derhal adımlar atması gerektiğini vurgulayan paralel bir mesaj gönderiyorum. Aynı zamanda, gerilimleri artırmayacak adımlar atmanız ve devam etmekte olan diplomatik girişimlere tam destek vermeniz için ısrar ediyorum. Özellikle, Cumhurbaşkanı Mübarek'in bu sorunu çözüme ulaştırmak için çabalarında işbirliği yapacağınızı umut ediyorum.
Mevcut koşullar altında Türkiye'nin askeri güce başvurması, bize göre, Türkiye'nin ne kısa vadeli amaçlarına, ne de uzun vadeli çıkarlarına hizmet edecektir. Şu ana dek gelen tepkilerden, Türkiye'nin askeri eyleme başvurmasının Arap dünyasında ve daha geniş çerçevede, yaygın olarak mahkûm edilmesine yol açacağı açıktır. ABD böyle bir adımı desteklemeyecektir.
PKK'yı Türkiye'ye ve yurttaşlarına karşı terör uygulama imkânlarından yoksun bırakma çabalarında Türkiye'ye ABD'den daha etkin destek veren bir başka ulus yoktur. Ben, Amerika'nın Türkiye'nin terörle savaşında şimdiye dek olduğu gibi destek olmaya devam edebilmesini istiyorum."
Hem destek hem tehdit
Clinton'ınki hem destek, hem de üstü kapalı tehdit ve vaatlerle dolu bir mesajdı.
ABD, Türkiye'ye askeri yola başvurması halinde yalnız kalacağını, ancak başvurmadığı takdirde, en azından kendi desteğini alacağını söylüyordu. Bu desteğin ne olacağı konusunda bir ipucu yoktu. Ama, birincisi, bu söz artık Clinton'ın kaleminden yazıya dökülmüş oluyordu ve daha önemlisi, ABD Türkiye'nin gerçekten Suriye'ye yönelik askeri eyleme geçmeyi düşündüğünü algılamıştı.
Türkiye bu işi daha önce 1974'te Kıbrıs'ta yapmıştı. Yine yapabilirdi. Başkan Clinton da bunu önlemeye çalışıyordu.
Washington'dan Şam'a
Parris, bu kez Clinton'ın Esad'a mesajını dikte ettirmeye başladı:
"Türkiye ve Suriye arasındaki gerilimlerin artmasından had safhada endişeliyim. Ülkeleriniz arasındaki bir çatışma kimsenin çıkarına değildir. Ben bölgede barışın inşası üzerinde odaklanmak istiyorum. Geçtiğimiz beş yıl içinde sizden sık sık Suriye'nin PKK ve onun liderliğine verdiği desteğe son vermek için adımlar atmanızda ısrar ettim. Bildiğiniz gibi, biz PKK'yı terörist bir örgüt sayıyoruz. Hükümetiniz PKK'ya desteğin son bulması, barınaklar sağlamaya son vermesi, Suriye ve Bekaa Vadisi'ni eğitimi için kullanmasına son vermesi ve hepsinden önemlisi PKK lideri Öcalan'ı korumayı durdurması için derhal net adımlar atmalıdır. Türk hükümeti bize Suriye'nin PKK'ya desteğinin son bulduğunu görmeye kararlı olduğunu bildirmiştir.
Şimdi size, Cumhurbaşkanı Mübarek'in bu konuya çözüm bulmak için çabalarında işbirliği yapmanız için ısrar ediyorum.
Bu duruma diplomatik bir çözüm bulunabilir ve bulunmalıdır. ABD bu konuda elinden geleni yapmaya, ama ancak siz PKK'ya karşı harekete geçtiğiniz takdirde, hazırdır.
Sizinle birlikte Cumhurbaşkanı Demirel'e de Türkiye'nin diplomatik çözümü desteklemesinde ısrar eden bir mesaj gönderiyorum."
ABD Başkanı'nın Suriye Başkanı'na mesajı yenir yutulur cinsten değildi. Bu arada Ankara ilk kez resmen Clinton'ın son beş yılda defalarca Esad'ı PKK'ya desteğine son vermesi konusunda uyardığı anlaşılıyordu. Clinton'ın Madelaine Albright'tan önceki Dışişleri Bakanı Warren Christopher Suriye'ye yaptığı 30'a yakın ziyaret nedeniyle (Bu arada Christopher Türkiye'ye, İstanbul'da bir mali kuruluşta çalışan oğlunu ziyaret dışında hiç gelmemişti.) ülkesinde çok eleştiri almıştı. Clinton da Esad'labir kez Şam'da bir kez de Cenevre'de görüşmüştü. Ama bu temasların çoğunda PKK'nın Türkiye'nin talepleri doğrultusunda gündeme geldiği anlaşılıyordu. Anlaşılan bir başka şey de, Washington'ın Şam'a, "Türkler kararlı, PKK'ya desteğe son verdiğini gösterirsen, onları durdurmak için elimizden geleni yaparız. Yoksa bizden yardım bekleme" dediğiydi.
Dosyalar Köşk'te
Ancak her iki mesajdan da Amerikalıların, Türklerin PKK nedeniyle Suriye'yle savaşmayı göze aldığını anlamış olması çıkarılabiliyordu. İki mektup da sunuma hazır hale gelmişti. Mehmet Ali Bayar iki mektuba ilişkin notları 'Çok Gizli' damgasıyla mühürledi. Ayrı ayrı Cumhurbaşkanlığı amblemli dosyaya koydu ve derhal Pembe Köşk'e gitti.
Yemek henüz bitmemişti, tatlılar sunuluyordu. Mehmet Ali Bayar dosyayı Feridun Sinirlioğlu'na verdi. Sinirlioğlu şöyle bir göz attı, kalktı, Cumhurbaşkanı Demirel'in yanına gitti, "Beyaz Saray'dan" dedi, "Esad'a da var". Demirel dosyaları aldı, elinin altına koydu.
Mübarek meraklandı. Bu belki Amerika'dan beklediği destek, belki de işi daha da çıkmaza sokacak bir başka gelişmeydi.
Demirel henüz dosyaya bile bakmamış, kahveleri bekliyordu.
İkinci perde başlıyor
Kahveler sunulurken, Demirel dosyaları açtı, hızla okudu. Belli belirsiz gülümsedi, sağ üst dudağı, kritik durumlarda yıllar içinde gelişen bir tikle seğirdi.
Dosyaları kapattı, masaya koydu, üzerine elini hafifçe vurdu; "Tamam" dedi.
Sonra yüzünde geniş bir gülümsemeyle konuğu Mübarek'e döndü: "My brother, shall we talk now?", (Kardeşim, şimdi konuşalım mı?) Demirel için oyunun ilk perdesi başarıyla sonuçlanmış, Amerikalılar Türkiye'nin niyetini anlamışlar ve ağırlıklarını Türkiye'den yana kullanmışlardı. Mübarek'in burada oluşu da kısmen bunun işaretiydi. Şimdi sıra Arapları da Türkiye'nin niyetinin bu defa ciddi olduğuna ikna etmeye gelmişti.
İkinci perde için Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ndeki Kırmızı Salon hazırlanmış, heyetleri bekliyordu...