137 Fırtınalı Gün...(4)

Mısır lideri Mübarek, Cumhurbaş-
kanı Demirel'i Suriye'ye karşı yumuşatmak için geldiği Ankara'da konuyu önce 'İsrail oyunu' noktasına getirdi. Demirel kızdı: "Suriye ile savaşacaksak, İsrail'le bir olup ne yapacağız?" "Araplar size karşı döner" diyen Mübarek'le Başbakan Yılmaz söz düellosuna tutuştu.
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

Mübarek'le gergin saatlerSaatler 15.15'i gösteriyordu. Toplantı Cumhurbaşkanı Demirel'in Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek'e, "Aziz kardeşim, hoş geldiniz. Esasen sizi uzun zamandır resmi ziyaret için bekliyorduk. O hakkımız baki. Buyurun, sizi dinlemeye hazırım" sözleriyle başladı. Mübarek bu sözlerin altında kalmadı. Önce Başbakan Yılmaz'a yönelik, "Bölgeyi gezdi, Mısır'a uğramadı. Buna önem veriyorduk" siteminde bulundu, sonra, "Açıklamanızı duyduğumda çok şaşırdım. 'Acaba bilmediğimiz bir şey mi oldu?' diye düşündüm" diye konuya girip uzun uzun anlattı.
Türkiye'nin Suriye'ye çıkıştığını öğrendiğinde Suudi Kralı Fahd ile birlikteydi. O da çok şaşırmıştı ve "Benim adıma da bölgenin yeni bir çatışmanın ağırlığını kaldıramayacağını söyleyin" mesajını iletmişti. Kuveyt Emiri Al Sabah da aynı fikirdeydi. Gelmeden önce de Suriye'ye giderek Hafız Esad ile görüşmüştü. Ona, "Yakınlarda bilmediğimiz bir gelişme mi oldu?' diye sormuş, "Hiçbir şey olmadı" yanıtını almıştı.
PKK'nın Türkiye ve bölge açısından arz ettiği tehlikenin farkındaydı. Mübarek "Bunları söylerken Suriye'yi savunuyormuş gibi bir intiba yaratmayı kesinlikle arzu etmiyorum" diyor ve ekliyordu: "Sadece savaşın çözüm olmadığını vurgulamak istiyorum. Dışişleri Bakanınıza da söyledim, bu aşamada silahlı çatışmayla netice alınamaz. Terör herkese büyük zarar veriyor, biz de şikâyetçiyiz. Ancak bu silahlı bir çatışma için geçerli bir gerekçe teşkil eder mi bilmiyorum."
Mübarek'in son sözleri Türk heyetini rahatsız etti. Türkiye'nin 15 yılda 30 bin yurttaşını kaybetmiş olması, nihayet bunun kökenine inmeye karar vermesi, Arap liderler tarafından hafife mi alınıyordu? Yılmaz sinirlendiği zamanlarda yaptığı gibi, durduk yerde gözlüğünü düzeltmeye, koltuğunda kıpırdanmaya başlamıştı.
Mübarek'in devamında söyledikleri sinirleri daha da gerdi; bir gün önce İran Dışişleri Bakanı'nın yaptığı gibi bir 'İsrail komplosundan' söz etmeye başlamıştı: "Arap kamuoyları, Türkiye'nin son çıkışının İsrail'in kışkırtmasıyla meydana geldiği gibi bir intibaya sahip. Araplar Türkiye'nin İsrail'in arzuları yönünde hareket ettiğine inanıyor. Buna şahsen katılmıyorum. Ancak bu kanı Arap kamuoyunda yaygın. Bu kanıyı birlikte silmemiz gerekiyor."
Türkiye'nin Suriye'den taleplerini savaşa çıkmadan sağlamaya çalışan ve ABD Başkanı'ndan bu çerçevede destek alan Mübarek, konuyu İsrail komplosu iddiasına çekmiş, Türkiye'yi adeta yeniden savunma konumuna çekmeye çalışıyordu. O anda 0 İsrail konusuna verilecek bir cevap, bütün oyun planını suya düşürebilirdi.
'Terör hep aynı'
Demirel, soğuk bir sesle 1984'ten bu yana Türkiye'nin maruz kaldığı terör hareketi sonucu kayıplarını anlatmaya başladı. Mübarek bunu "Terör her yerde aynı diye" kesmeye çalıştı.
Demirel, Mübarek'in ikinci bir cümlesine izin vermeden dozu artırdı: "Bu kanlı terör hareketinin hedefi Ortadoğu'da bir Kürt devleti kurmak. Bunun coğrafyası, Irak'ın kuzeyi, Türkiye'nin güneydoğusu, İran'ın ve Suriye'nin bölümleridir" diye sürdürdü; "Olayın Türkiye'yi rahatsız eden, ancak bugün tepe noktasına çıkmış tarafı, Türkiye'nin dört bir yanında yapılan cenaze törenlerinde halkın gösterdiği infialdir. Her sene Türkiye'nin bine yakın askeri ve sivil vatandaşı teröre kurban girmektedir."
Mübarek, bunları ilk kez duyuyormuş gibi sordu: "Türkiye'nin sınırları içinde mi?" Demirel, "Evet. Daha iki gün önce Kayseri'de aynı durum yaşandı" dedi. Demirel daha çok uzatmadan ve konuyu Suriye'ye getirdi: "Bunlarla 15 senedir pek çok toplantı yaptık. Pek çok protokol, belge imzaladık. Ancak bu hareket durmadı. Suriye bu hareketi desteklediğini, Apo'yu sakladığını inkâr etti. Esad bana bizzat inkâr etti. Ben bunun üzerine Apo'nun Şam'daki adresini, telefon numarasını gösteren bir kâğıdı çıkarttım ve Esad'a uzattım. Kâğıdı aldı hiçbir şey söylemeden katladı, cebine koydu. İslam Konferansı Örgütü zirvesinde 'Eğer Suriye'nin yanındayız diyorsanız, nesinin yanındasınız' diye sordum. Suriye insanları öldürtüyor. Arap liderlere, cumhurbaşkanlarına, krallarına, emirlerine, 'Eğer içinizden birinin kusurlarını Arap dayanışması adı altında desteklerseniz vebal altında kalırsınız' dedik."
Beklenmeyen sertlik
Demirel, bir soluk durakladı. Mübarek bu kadar sert çıkış beklemiyordu. Demirel, darbeyi vurmanın zamanının geldiğini biliyordu:
"Efendim, Türkiye'nin İsrail ile kurduğu ilişkiler Suriye'ye karşıymış. Birincisi, Türkiye Filistin davasına son 50 senedir açık bono destek vermişti. İkincisi, Türkiye'nin İsrail ile münasebetlerinin üçüncü ülkelere karşı olmadığını kerratla söyledik." Mübarek bir anda savunma pozisyonuna kendisinin düştüğünü anladı; "Ben de bu laflara inanmıyorum ama, sokaktaki adamın hissiyatını aktardım" dedi.
Süleyman Demirel, "Çok iyi anlıyorum, devam edeyim" diye kesti: "Üçüncüsü, yanlış anlaşılmasın, Türkiye, Suriye ile askeri çatışmaya girerse İsrail'e ihtiyacı olur mu? Yani İsrail ile bir olup, Suriye'ye ne yapacağız?"
(Burada ilginç bir saptama yapmakta yarar var. Çankaya'da bu görüşmelerin yapıldığı saatte, Ankara'da bir başka mekânda daha bu konu dile getiriliyordu. Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, basına bir açıklama yaparak, "Bazı ülkeler bu gelişmenin son yıllarda Türkiye-İsrail ilişkilerinin gelişmesine bağlı olduğunu düşünüyor" diyordu. Kutan, bir önceki yıl istifa eden ve İsrail'le Türkiye arasındaki toplam iki askeri ve güvenlik işbirliği anlaşmasını imzalamış olan Refahyol hükümetinin Enerji Bakanı'ydı.)
Konuk pişman oldu
Mübarek konuyu açtığına pişman olmuştu. Diplomatik çözüm amacıyla açtığı konuşmada, konu savaşın apaçık telaffuzuna gelmişti. Demirel, "Suriye'nin yaptığı BM yasasının 51. maddesine açıkça aykırı. Diyalogdan netice alamadık. Şimdi konuşmaktan çok, somut uygulamalar lazım. Bunları bir not haline getirdik, şimdi size takdim edeceğim" dedi ve bir gün önce Dışişleri'nin hazırladığı özetten, Türkiye'nin Suriye'den taleplerini Mübarek'e okumaya başladı.
Hızla ve tane tane okudu. Sonra "Gerginliği çıkaran biz değiliz. Gerginlik bizim insanlarımızın öldürülmesinden çıkmaktadır" diyerek, kalın mavi kapaklı dosya ile birlikte, şeffaf plastik bir dosya içindeki tek sayfalık ültimatomu Mübarek'e verdi. Mübarek durumun beklediğinden daha sert olduğunu anlamaya başlamıştı, ama hâlâ başka zemine çekmeye çalışıyordu:
"Aziz kardeşim, sizi çok iyi anlıyor ve üzüntünüzü paylaşıyorum. Çok haklısınız, sabrınız taşmıştır. Ha bugün, ha yarın çözüm bulunacak diye beklemişsiniz. Ancak fevri davranmamak, diplomasiye bir şans daha tanımak lazım. Bunu takvime de bağlayabilirsiniz. İzninizle bir öneri getirmek istiyorum. Uygun görürseniz, öncelikle siyasi düzeyde temas imkânı arayalım. Bilahare bana verdiğiniz talepleri karşı tarafla kendiniz de görüşebilirsiniz. Elbette ilk bakışta karşı tarafın bu kâğıtta yazılan taleplerinizi karşılaması zor görünüyor. İki ülke dışişleri bakanlarının bir araya gelmesi için gerekirse ben aracı olurum. Sıkıntılar açık açık yazılır bunun üzerinde konuşulur, bunun kimseye bir zararı olmaz."
Demirel'in sabrı taşmaya başlamıştı: "Suriye liderliğine her şeyi açıkça söyledim. Onlarla tekrar görüştüğümüzde hiçbir şey yapmazlarsa, o takdirde durum çok vahim olur."
Mübarek duymamış gibi devam ediyordu:
"İki dışişleri bakanı bir araya gelir. Amr Musa da aracılık eder. Siz dosyanızı ortaya koyar, karşı tarafın cevap vermesini istersiniz."
Demirel de duymamış gibi davrandı:
"Buraya kadar teşrif ettiniz. Acaba bizden aldığınız intibaları ve talepleri karşı tarafa nakledip onlardan alacağınız tepkiye göre bir mekanizmanın düzenlenmesi cihetine gidilmesi daha doğru olmaz mı?" Mübarek hâlâ Türkiye'nin taleplerini Suriye'ye doğrudan götürmek yerine, zamana yaymaya çalışıyordu: "Aziz kardeşim. Suriyelileri çok iyi tanırım. Gidip 'Bunlar Türkiye'nin talepleri dersem, 'Tamam, hemen oturup konuşalım' diyeceklerdir. Tabiatıyla Türkiye'nin her dediğine 'Evet' demeyeceklerdir. Karşılıklı oturup konuşmanızda yarar var."
Yılmaz'la söz düellosu
Konuşmanın bu noktasında Başbakan Yılmaz söz istedi ve konuya çok sert bir giriş yaptı:
"Sayın Cumhurbaşkanımız meseleyi tüm ayrıntılarıyla dile getirdi. Diplomasiye 15 yıldır şans tanınmasının faturası 30 bin ölüdür. Bunun 5 bini güvenlik mensuplarıdır. Özellikle Silahlı Kuvvetlerimizin artık diplomasiyi beklemeye tahammülü yoktur. Bu durum halktaki galeyanla birleşince, hükümetimizin diplomatik çabaları sürdürmesi fevkalade güçleşmektedir."
Mübarek şaşırmıştı. Konuşmanın başına dönmesi bunu gösteriyordu:
"Sorulması gereken soru, silahlı çatışmanın arzu edilen sonucu getirip getirmeyeceğidir. Tüm samimiyetimle söyleyeyim, Arapların hepsi Türkiye'ye cephe alır."
Yılmaz bu tehdidi duymazlıktan geldi, Mübarek'in üzerine gitti: "Bu yüzden konuşmamın başında çarpıcı bir rakam verdim. Diplomasinin bize şu ana kadar maliyeti 30 bin kayıptır."
Bu noktada iş artık Mübarek ile Yılmaz arasında bir söz düellosuna dönüştü:
- Arap kamuoyunun kuşkularının giderilmesi gerekmektedir. Bu yüzden,
'Türkiye, Suriye'ye son bir fırsat verdi' denebilmelidir.
- Diplomasiye son bir şans vereceksek, aynı zamanda askeri tedbirlerimizi de sürdürmemiz gerekir. Zira diplomasimizi askeri tedbirlerle destekleyemezsek, yine netice alınamayacaktır.
- Türkiye Suriye'ye son bir şans vermelidir. Silaha başvurmanız Suriye'ye koz verecektir. Mazlum rolünü oynayacaktır. Samimiyetle, diplomasiye son bir şans verilmesini öneriyorum.
- Suriye'yi çok iyi tanıdığınızı söylediniz. Ucu açık, nereye gideceği belli olmayan bir süreç fevkalade mahzurlu olacaktır. Bu sürecin bir takvime bağlanmasında Mısır'ın bir rolü olabilir.
- Öncelikle diyalog başlamalıdır. Gelişmelere göre ne yapılabileceğine karar verilebilir.
- Diyaloğun tek bir zemini olabilir. O da Sayın Cumhurbaşkanımızın size verdiği dosyadaki haklı taleplerimizdir.



Bülent Ecevit'ten açıklama
Sayın Murat Yetkin'in Radikal gazetesinde yayımlanan '137 Fırtınalı Gün' dizisinin bugünkü (dünkü) bölümünde zamanın Cumhurbaşkanı sayın Süleyman Demirel'in Suriye konusundaki politikasıyla ilgili ilginç bilgiler verilmektedir.
O arada sayın Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan Yardımcısı olarak benden farklı bir tutum izlemeyi uygun bulduğu anlaşılmaktadır. Konuyu benimle görüşmesini tavsiye eden Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem dahil üst düzey devlet yetkililerine de yadırgadığım bir üslupla bana şöyle tepki gösterdiği: "Kimseyi arayamam, kimseyi de iknaya uğraşmam. Bırakın ne hali varsa görsün, ne istiyorsa söylesin, ne biliyorsa yapsın," dediği belirtilmektedir. Aramızdaki sorun ne idi?
Cumhurbaşkanı sayın Demirel, Abdullah Öcalan'ın Suriye'den kovulmasını, aksi halde bu ülkeye karşı derhal bir askeri harekât yapılmasını istiyordu. Benim düşüncem ise şöyleydi: Türkiye, Abdullah Öcalan konusunda her zaman yanıbaşındaki Suriye'yi baskı altında tutabilirdi. Ancak Abdullah Öcalan, Suriye'deki karargâhını Avrupa ülkelerine veya Rusya'ya taşımak zorunda bırakılırsa Türkiye o zaman çok daha ağır sorunlarla karşılaşırdı. Nitekim öyle oldu. Türkiye'nin baskısı altında Suriye'den kovulan Abdullah Öcalan ve çevresi başta Rusya, İtalya veya Yunanistan gibi kolay denetleyemeyeceğimiz ülkelerde, hatta tüm Batı ülkelerinde büyük bir hareket serbestliği olanağına kavuştu. Birçok Batı ülkesinde kimi bakanlarla, milletvekilleriyle ve sivil toplum örğütleriyle içli-dışlı ilişkiler kurabildi. Öyle ki müttefikimiz İtalya da Öcalan'a çevresine her türlü lüks yaşam ve iletişim olanağını sağlamıştı. Yunanistan'ın Türkiye'yi tehditleri de çok daha ağırlaşmıştı. Görülüyor ki Abdullah Öcalan ve karargâhı Suriye'den kovulmakla sorunumuz çözülemezdi. Sorunu çözebilmemizin başta gelen yolu Abdullah Öcalan'ı yakalayıp Türkiye'ye getirmek ve Türk adaletine teslim etmekti. Nitekim başında bulunduğum azınlık hükümeti bunu sağlamıştır. Bülent Ecevit

YARIN: Mübarek Esad'ı azarlıyor