137 Fırtınalı Gün...(5)

Mübarek'ten Esad'a azar

Ankara'da işin ciddiyetini öğrenen Mısır lideri Mübarek, Şam'a gitti. Esad'ın, "O adam (Öcalan) burada değil" ısrarı Mübarek'i kızdırdı: "Sana ben de inanmıyorum." Esad hemen ardından İran Cumhurbaşkanı Hatemi'yi aradı.
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

Mübarek Şam'da Esad'ı azarladı
Mısır Devlet Başkanı Mübarek'in Başbakan Mesut Yılmaz'la söz düellosunda son söyledikleri durumu değiştirmedi. Demirel'in "Aziz Kardeşim. Sizi dinledik. Kendi aramızda durumu istişare etmeye devam edeceğiz ve ne yapacağımıza karar vereceğiz" sözüyle aslında toplantı bitmişti.
Mısır heyetinin yine de görüşmeye bir arabuluculuk havası verme girişimi oldu. Dışişleri Bakanı Amr Musa'nın önerisi ile bir 'ortak basın açıklaması' için çalışma kararı alındı. Demirel ve Mübürak, makama geçip birer kahve daha söylediler. Dışişleri Bakanları ve heyetleri ise ortak açıklama için Kırmızı Salon'da kaldılar.
Musa'nın gayet rahatlamış bir tavırla Dışişleri Bakanı İsmail Cem'e dönüp, "Evet İsmail, şimdi o nefis Türk kahvenizden ısmarlamayacak mısın?" diye sorup purosunu yakması, Türk heyetindeki kuşkuları berraklaştırdı. Mısır'ın niyeti, Şam'da olduğu gibi buradan da bir 'ortak açıklama' çıkarmak, ABD ve Arap dünyasına "Gerilim sona erdi, çatışma olmayacak, sakinleştirdik" mesajı vererek Türkiye'nin Suriye'den taleplerinin belki de sonsuza dek unutulmasına yol açmaktı. Dışişleri'nin genç diplomatlarının 'kötü polis,' Müsteşar Korkmaz Haktanır ve yardımcısı Uğur Ziyal'in 'iyi polis' rolünü üstlenmesiyle Mısırlılar böyle bir açıklama alamadı.
Mecburi istikamet Şam
Heyetler nihayet iki cumhurbaşkanının karşısına çıkıp, "Türk tarafı Suriye'nin PKK terörüne verdiği destek konusundaki tutumunu açıklamıştır, temas sürecektir" gibi bir cümlede mutabık kaldıklarını açıkladıklarında Mübarek durumun gerçekten çok ciddi olduğunu anlamıştı. Ankara'dan Kahire'ye dönmeyi planlamışken, rotasını değiştirdi. Mübarek yeniden Şam'a gidecek, Türkiye'nin taleplerini içeren dosyayı Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'a verecek ve PKK'yı topraklarından çıkarmazsa başının belada olduğunu söyleyecekti. Türkiye sıcak közden çıkardığı patatesleri Mısır'ın eline tutuşturmuş Suriye'ye gönderiyordu.
Esad zaten o sabahtan beri ABD Başkanı Bill Clinton'un ültimatomu ardından nasıl bir çıkış yolu bulacağını düşünüyordu. İş artık gizlenemez boyuttaydı. Aldığı mesajdan Türkiye'nin de haberi olduğu, zaten mesajın içinde yazılıydı. Dışişleri Bakanı Madelaine Albright ile birlikte İsrail'e giden ABD Dışişleri Sözcüsü James Rubin, ülkesinin hem Türkiye, hem de Suriye ile temas kurduğunu açıklamıştı. Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El Şara'nın o gün yaptığı "Türkiye ile Suriye arasında hiçbir sorun bulunmadığı" açıklamasının herhangi bir hükmü yoktu.
Mübarek'in tekrar Şam'a gelmek istediğini öğrenen Esad, "Buyursun, gelsin" demiş ama, işlerin sarpa sardığını anlamıştı. Türkiye yumuşama yönünde bir adım atmış olsa, Mübarek belki en fazla Dışişleri Bakanı'nı gönderirdi. Elinde nispeten işe yarar durumdaki iki kolordusunu İsrail sınırında tutmak zorunda olan Esad, Türkiye'nin saldırısına karşı koyamayacağının, SSCB'nin dağılması ardından zorlukları artan rejiminin Arap ülkelerinin kınama mesajlarıyla yıkılıp gidebileceğini görüyordu.
Mübarek, Suriye defteri kapandıktan sonra, 6 Aralık'ta Ankara'ya tekrar geldiğinde, 6 Ekim akşamı Şam'da Esad'la arasında geçen konuşmayı Ankara'ya aktaracaktı. İşte diyalog:
- Türkler ciddi. Sen bu adamı (Abdullah Öcalan) burada tuttukça da bu iş tehlikeye binecek.
- Adam burada yok. Türklerin niyeti başka.
- Bak. Sana artık ben de inanmıyorum. Adam burada. Bu adamı korumak için Arap kaynaklarını kullanmaya, israf etmeye devam edersen seni başta ben lanetlerim. Bu yüzden bir savaş çıkarsa, bunun en başta sorumlusunun sen olduğunu çıkar ben ilan ederim.
Esad Hatemi'yi arıyor
Mübarek'in aktardığına göre bu diyalog sonrası Hafız Esad "Apo burada değil" ısrarını bırakmış ve "Tamam, halledeceğim" demişti. Ama Esad hâlâ bir başka çıkış yolu arıyordu. İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'yi tekrar aradı. İran'dan, hem dönem başkanlığının yürüttüğü İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) şapkasını kullanarak, hem de komşusu sıfatıyla Türkiye'yi askeri harekâttan caydırması için yardım istedi. Tahran birkaç gün önce Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi'nin ağzından bunun bir 'İsrail kışkırtması' olabileceğini söyleyerek Suriye ile dayanışma gösterisinde bulunmuştu ama,
İran'ın durumu değerlendirmesi de, takınacağı tutum da Suriye'ninkinden çok farklı olacaktı.
Evet, İran'daki PKK'lılar da Türkiye için sıkıntı kaynağıydı. Ancak bu tamamen Türkiye'yi rahatsız etme, rahat bırakmama çerçevesinde bir istikrarsızlaştırma faaliyetiydi. Yoksa Kürt ayrılıkçılığı İran'ı da Türkiye kadar rahatsız ediyordu. Tarihteki tek Kürt devleti denemesinin, üç aylık Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin 2. Dünya Savaşı sonrasında, 1946'da İran topraklarında kurulduğunu unutmuyorlardı. İran, iş kendi Kürtlerine gelince herkesten acımasızdı. İranlı Kürt ayrılıkçıların örgütü Komala'nın lideri Kasımlo'nun İran ajanlarınca takip edilip Berlin'de öldürülmesi bunun kanıtıydı. Üstelik, Türklerle tarihin yaşayan en eski sınırına 1639 Kasrı Şirin anlaşmasından bu yana sahip olan İranlılar, Türkleri ne zaman ciddi olup ne zaman blöf yaptıklarını anlayacak kadar tanıyorlardı.
Ertesi gün, 7 Ekim'de Hatemi, Demirel'i telefonla aradı. Harrazi'yi Şam'a oradan da Ankara'ya göndermek istediğini söyledi. Konuyu savaşa varmadan çözmek için neler yapılabileceğini öğrenmek istiyordu. Demirel Mübarek'e söylediklerini özetledi: Suriye, Türkiye'nin taleplerini yerine getirmeli, ya da sonuçlarına katlanmalıydı. Bıçak kemiğe dayanmıştı.
Hatemi, "Lütfen Harrazi'yi bekleyin. Onunla bir mesaj göndereceğim" dedi. Harrazi, artık İsrail söylemini bırakmış, İKÖ dönem başkanı olarak çabalarının sorunu çatışmaya meydan vermeden çözmeye yönelik olduğunu söylüyordu. Aynı gün Ankara ayaktaydı.
Sabah toplanan Bakanlar Kurulu'nda Yılmaz, Mübarek görüşmesi konusunda bilgi verdi ve geri adım atılmadığını söyledi. Yılmaz bakanlarına, işler tırmanırsa Meclis'e Anayasa'nın 92. maddesi uyarınca savaş kararı teklif etmeye hazırlıklı olmalarını söyledi. Son durum Demirel'in 9 Ekim'de Köşk'te yapacağı dar kapsamlı bir toplantıda derinlemesine ele alınacaktı.
Ecevit hâlâ endişeli
Başbakan Yardımcısı Ecevit endişeliydi. Demirel'in çıkışını erken bulmuştu; öncesinde MGK'da konuşulmuş, dolayısıyla hükümete de danışılmış olmasını bekliyordu. Oysa 30 Eylül MGK'sında konu açılmamış, 1 Ekim konuşması Ecevit için sürpriz olmuştu. Ecevit, benzeri görüşleri, saat 15.00'te Suriye krizi özel gündemiyle toplanacak olan TBMM Genel Kurulu öncesinde yapılan DSP Meclis Grubu'nda da dile getirdi. Gerçi Ecevit, "Savaş silahından önce siyaset silahını kullanmak gerekir" diyerek çekincesini dile getiriyor ama, "PKK terörünün kökünü kurutmak için her türlü çareye başvurmak zorundayız" sözleriyle, gerekirse savaş kararı alınabileceğine açık kapı bırakıyordu.
Yılmaz, Bakanlar Kurulu'ndaki konuşmanın benzerini Meclis Genel Kurulu'nda yaptı; hükümet gerekirse Meclis'e başvurmaya kararlıydı. Türkiye'nin, Suriye'ye savaş ilan etmesine tam bir adım kalmıştı. Meclis'in oybirliği ile kabul ettiği kararla Suriye, PKK'ya desteği kesmesi, aksi halde neticelerine katlanması konusunda en üst perdeden bir kere daha uyarılmıştı.
Harrazi 8 Ekim'de Şam'daydı ve açıklamalarının tonu artık Türkiye eleştirisi olmaktan tamamen çıkmıştı. Oysa Suriyeli muhatabı Şara'nın sözleri içinde bulunduğu sinir bozukluğunu ele veriyordu: Türkiye'nin bu kışkırtmasının zamanlamasını anlayamıyorlardı. Türkiye kendi sorunlarını komşusuna yansıtıyordu.
Ankara, bu sözlerden Şam'da moralin çökmek üzere olduğu sonucunu çıkardı. Demek ki Mübarek dosyayı vermişti. Zaten o gün Cem'i telefonla arayan Musa'nın aktardığı bilgiler de bu durumu teyit ediyordu. Suriye PKK liderliğini daha fazla taşıyamayacağı kararının eşiğindeydi. Biraz daha yüklenmek yeterli olacaktı.
O gün Dışişleri'nde de bir değerlendirme toplantısı yapıldı. Müsteşar Haktanır ve siyasi yardımcısı Faruk Loğoğlu tarafından hazırlanan bir 'felaket senaryosu' dahil, tüm ihtimaller değerlendirildi. Felaket senaryosu, Suriye'ye saldırılması halinde Türkiye'nin başına en kötü nelerin geleceği tahminlerinden oluşuyordu. Değil Yunanistan'ın, Rusya'nın bile Türkiye'ye savaş açabileceği ve ABD'nin da yardıma gelmeyeceğine varana dek uzak ihtimalleri bile hesaba katan bu senaryo çalışmalarına karşın, "gerekirse göze alınabileceği" ve başka yol kalmadığı fikri giderek berraklaşıyordu. Dışişleri, NATO ve AB ülkeleri başta olmak üzere bütün ülkelere, tamamına mektuplar göndererek, büyükelçilikler aracılığıyla yüz yüze konuşarak geniş bir diplomatik kampanya açma kararına vardı. Ertesi gün Harrazi gelecek, ardından Çankaya'daki siyaset belirleme toplantısı yapılacaktı.
Cem, Harrazi'yi tersliyor
Harrazi Ankara'ya iner inmez Dışişleri Bakanlığı'na alındı. Kısa ikram faslından sonra heyetler arası görüşmelere geçildi. Harrazi "Hem Esad'la, hem Şara ile uzun uzun görüştük" dedi, "İzlenimim, Suriye'nin kaygılarınızı yanıtlamak istediğidir. Ama onların da bazı noktaları var. Birincisi PKK'nın başının şu anda Suriye'de olmadığını ve sokulmayacağını söylüyorlar. İkincisi, PKK'ya korunak 'faciliteies' vermeyecek, lojistik ve mali destek vermeyecek."
Cem, bakanlık uzmanlarıyla toplantı sonrasında kurşun kalemle aldığı notlarına bakarak Harrazi'nin sözünü kesti: "Doğrulama 'verification' mekanizmasına hazırlar mı? Verilen sözlerin yerine getirildiğini görmezsek, sözlerin bir anlamı olmaz." Bu sorunun anlamı, 'Suriye'de denetim yapacağız, bunu yaptıracaklar mı?' idi.
Harrazi, "Ona da hazırlar" dedi ve ekledi, "En iyisi bir araya gelip konuşmak, bunları kâğıda dökmek, sonra da gerçekleşmesini görmek."
Türk diplomatlar İran heyetinde şu eğilimi algılamaya başladı: Kendisini Arap dünyasının lideri yerine koyan Mısır, arabuluculuğu başaramamış, Suriye'nin esas arzusu olan işi zamana yayarak unutturma hedefine ulaşamamış, bir de Türkiye'ye karşı Suriye'nin elindeki tek dış politika silahını, PKK'yı almayı amaçlayan taleplerini iletmek zorunda kalmıştı. Oysa İran bu tür bir arabuluculuğu İKÖ dönem başkanı sıfatıyla sağlayabilirdi. Bu kuşku, Harrazi, Cem'e "İsterseniz Şara ile konuşmanızı sağlayabilirim" dediğinde açığa çıktı. Cem, Harrazi'nin sözünü kesti: "Bizim Şara ile görüşmek için arabulucuya ihtiyacımız yok. Telefon etsem, görüşürüm. O da arasa görüşürüz. Bir aracıya ihtiyacımız yok. Ama görüşüp görüşmeme konusunun başka koşulları var. Eksik olan aracı değil."
Cem, üç gün önce Yılmaz'ın Mübarek'e yaptığı, "Görüşmek için önce PKK'ya yardıma son versin" çıkışını Harrazi'ye tekrarlıyordu.
Bunun üzerine Türk diplomatlar ikinci tur görüşmede 'verification', doğrulama kelimesi yerine, durumun daha da net anlaşılması için 'monitoring', izleme kelimesi kullanmaya başladı. İran heyetinin, Ankara'nın artık Şam'ın sözlerine gözleriyle görmedikçe itibar etmeyeceğini iyice anlamalarını istiyorlardı. Diplomat ve askerlerden oluşan bir heyet Suriye'ye gitmeli, görmek istediklerini orada görmeliydi. Cem, "Bir mesele de Lübnan" dedi; "Suriye bize bir şey der, kendi ülkesinde gerekeni yapar, Lübnan'da kontrolü altındaki bölgede desteği sürdürebilir. Biz bunu bütün olarak görmekteyiz".
'Tek meselemiz var'
Harrazi, yine Suriye ile oturup tüm meseleleri konuşma konusunu açınca, Cem daha net konuşmaya başladı: "Bizim bir tane meselemiz var; o da terör meselesi. Suriye bu politikasına devam ettiği sürece konuşmanın yeri yok. Her şey düzelirse, o zaman bakarız."
İranlı bakan istediklerini alamamıştı. Dışişleri'nin önünde bir medya ordusu bekliyordu. Harrazi hiç değilse uzlaşma adımı atıldığı yönünde bir ortak açıklama istedi. Üç gün önce Mübarek görüşmesinden ağızları yanan Haktanır ve Ziyal itiraz etti. Cem, "Aman" dedi, "Hiç bir beklenti yaratmayın. Böyle bir şey yaparsanız aksini söylemek zorunda kalabiliriz. Basit bir açıklama yapalım". Harrazi durumu tarttı. Cem, kameralar önünde ilk sözü kendisine verecekti. Kendisinin Suriye ile diyalog ve arabulmadan söz etmesi, sonra da Cem'in bunu herkesin önünde yalanlaması fiyasko olurdu. Bakanlığın önünde sıradan bir açıklama yaptılar, terörizme karşı mücadeleden söz ettiler.

YARIN: 'Herkese yalan söylüyor'