137 Fırtınalı Gün...(7)

'Asli görevimdi'
Abdullah Öcalan'ın getirilmesi sürecini 1 Ekim 1998'deki konuşmasıyla başlatan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, "Meseleyi Anayasa gereği asli görevim saydım. Halk perişandı. Devlet yönetimi sabırsızdı" diye konuştu.
'Askere tepki vardı'
Demirel'in sözleri şöyle: "Siviller askerlerin üzerine gidiyordu. İşi ordudan alıp polise, daha da vahimi, paramiliter güçlere havale etme eğilimi başlamıştı. Asker içinde farklı görüşler vardı."
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

'İş paramiliter güçlere kalıyordu'
TBMM'nin 1 Ekim 1998'deki açılışında yaptığı konuşmayla PKK'ya karşı mücadelede yeni bir sayfa açan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, süreci kendi bakışı ve yorumuyla Radikal'e anlattı. Demirel, Radikal'in Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in sorularına yanıtları şöyle.
Öcalan'ın yakalanması sürecinde 15 Eylül 1998'de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in Hatay, Reyhanlı'da yaptığı konuşmanın bir ilk işaret olma özelliği var. Ancak Türkiye'nin asıl ulusal ve uluslararası düzeyde ses getiren, Suriye'nin Öcalan'ı sınır dışı etmesiyle sonuçlanan çıkışını 1 Ekim 1998 TBMM açılışında siz yaptınız. Neydi sizi 1 Ekim konuşmasını yapmaya iten sebepler? Bu inisiyatifi nasıl aldınız?
Türkiye bunalmıştı. Her gün asker, polis şehit veriliyor, dokuz yaşındaki çocuktan, 90 yaşındaki kadına kadar halk öldürülüyordu. İşin ne zamana kadar gideceği, sonu görülmüyordu. 1984'te başlayıp 1999'a dek süren hadise, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu sağlayan Kurtuluş Savaşı'ndan bu yana en büyük hadisesidir. Devletin yönetiminde, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak ve olmadan önce, 10 sene bu süreci yaşadım. İçini biliyorum.
Başbakan ve cumhurbaşkanı olarak hudutları gezdim. Hakkâri ve Şırnak bölgelerinde saldırıya uğrayan karakollara gittim, askerlerle, vatandaşlarla konuştum. Bu hadiseyi ve takibini Anayasa'nın 104'üncü maddesi uyarınca cumhurbaşkanının asli görevleri arasında saydım. Türkiye'nin parçalanmasına matuf bir hadiseydi. Ülkenin her köşesinde bir ihtilaf hali ortaya çıkıyordu. Mesela, Doğan Güreş Genelkurmay Başkanı idi. Kocatepe Camii'nde bir şehit cenazesindeydik. Bir adam geldi, "Paşa, paşa" diye seslendi; "Daha ne zamana kadar öldürteceksiniz bu askerleri?" sesi kulağımdan hâlâ çıkmıyor. Yukarıda Allah var; asker üzerine düşeni yapıyordu. Olağanüstü Hal vardı, istedikleri yardımı alıyorlardı, 100 bin korucu vardı, ama hadise devam ediyordu.
'Halk perişandı'
Halk susmuş, korkmuş, yerinden olmuş durumdaydı. Bir yandan terörist geliyor, yiyecek, içecek istiyor. Vermezse sonu kötü olacak. Sonra güvenlik güçleri geliyor, o da niye yiyecek, içecek verdin diye bastırıyor. Bakın, halk kendi boşaltmaya başlamıştı o köyleri. Dehşet hâkimdi. Devlet yönetimindeyse, benim başını çektiğim bir sabırsızlık vardı.
Diğer devlet kurumları açısından durum nasıldı?
Siviller askerlerin üzerine gitmeye başlamıştı. Devlet yönetiminde bu işi askerlerden alarak polise, hatta daha da vahimi paramiliter güçlere havale ederek çözme eğilimi başlamıştı. Endişe duyuluyordu.
Endişe, paramiliter güçlerin devreye girmesiyle sorunun bir iç savaşa dönüşeceği düşüncesinden mi kaynaklanıyordu?
Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı bir gün geldi, "Biz öyle demiyoruz ama" dedi, "bu gerilla hadisesidir."
'Biz hududa çekilelim'
Askerin içinde de farklı görüşler çıkmaya başlamıştı. "Biz hudut bekleme işine çekilelim, siviller çözsün" diye. Ben bu işin askerin çözeceğine, diğer güçlerin çare olmayacağına inanıyordum. Benim işbaşında olduğum hemen her MGK toplantısının birinci maddesi terör hadisesi olmuştur; bazı toplantılarda başka hiçbir şey konuşulmamıştır. Hep bu işi bir an önce bitirme azmi dile getirilmiştir. Ama öyle bir yere geldik ki, baktık bu iş böyle bitmiyor. Yeni birtakım tedbirler, çareler aranmaya başladı.
Askeri çareler mi, siyasi çareler mi?
Her şeye bakıldı. Mesela 94-95'te öğrendik ki, askeri yetkililerimiz ve sivil yetkililerimiz İspanya ve İrlanda örneklerini incelemiş. Öğrendik ki, milliyetçi, ırkçı terör diğerleri gibi kolaylıkla bitmiyor. Doğru adımları atmazsanız, gayesine ulaşana kadar devam ediyor.
İrlanda-İspanya dersi
İrlandalıların ve İspanyolların söylediklerinden biri, 'Komşulardan yardım gördüğü sürece, sonuçlandırmak zordur'. Ben Cumhurbaşkanlığına, hatta başbakanlığa gelmeden önce de takip ediyordum. Bu hadisenin küçümsenmesini, "Bir avuçtur" filan denilmesini hep eleştirdik.
Turgut (Özal) beyde değişik fikirler vardı. Bunları hiç resmen açmadı ama, "Ülkeyi federasyon yapsak, Irak'ın kuzeyini de bize bağlasak" gibi düşünceler. Biz buna şiddetle itiraz ettik. Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğünden yana olduk. 1995'te biz "Bu iş bitmeli" dediğimizde, Türkiye'nin en iyi yetişmiş askerleri, subayları Doğu'ya, Güneydoğu'ya gönderildi. 250 bin asker. Ve 100 bin korucu. 350 bin kişi. Daha ne kadar kuvvet koyabilirsiniz?
Acaba uygulanan metot mu yanlıştı?
Bu da gözden geçirildi. Tabii moralleri de bozmamak lazımdı. Arayışın nedeni 'Güvenlik güçleri yapamıyor' değildi, çare bulmaktı.
1 Ekim konuşmanızın gücü zaten doğrudan bir komşuyu, Suriye'yi hedef alıp, sonuçlarına katlanmakla tehdit etmenizden geliyordu. Bu fikir sizde nasıl ortaya çıktı, nasıl olgunlaştı?
Bu fikir bende ilk defa 1993'te başbakan olarak Şam'a gittiğimde ortaya çıktı. Hafız Esad ile 4.5 saat görüştüm. Dedim ki, "Böyle komşuluk olmaz. Bu adam benim vatandaşlarımı, askerimi, öğretmenimi, imamımı öldürüyor. Bunun talimatını buradan veriyor. Bu ne Müslümanlığa, ne komşuluğa, ne dostluğa sığar. Bu adamı buradan çıkarın, bize verin".
'Telefonunu vereyim'
"Hayır, burada değil" dedi. Bunun üzerine dosyadan kâğıdı çıkarttım. Adamın kaldığı adresler, kullandığı telefon numaraları hepsi yazılı. Kendisine verdim. Dedim ki, "Şu anda Lazkiye'de şu numarada. Şimdi ararsan orada bulursun". Kâğıdı aldı, pişkinlikle katladı, cebine koydu. Suriye'nin desteği kesilmeden bu işin kesilemeyeceği düşüncesi bende o gün ortaya çıktı. Zaman içinde de kuvvetlendi.
Askeri açıdan da zorluklar büyüktü. Sahra savaşı ile gerilla savaşı ayrı ayrı şeyler. Arazi çok dağlık. Hudutlardan geçiyorlar.
Geçip gittikleri izlerden askerlerin tamamı geçemiyor, tank, top, zırhlı geçirmek mümkün değil. Başka çareler gerekiyordu.
Kara Kuvvetleri Komutanı Ateş'in 15 Eylül konuşması, önceden üzerinde konuşup anlaştığınız bir çıkış mıydı?
Hayır, o spontaneydi. Ama bu konu hep gündemdeydi. Asker zaten hazırlık yapıyordu.
Daha sonra 9 Ekim toplantısında Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu size hitaben "Bu konuda rapor sunacaktık" diyor. Bu onların hazırlıklarının ekim sonrasına yönelik olduğunu göstermiyor mu?
Askerler rapor hazırlıyordu. Sabırsızlık da artıyordu. Bir şeyler yapılması bekleniyordu.
Sizin 1 Ekim konuşmanız ile Ateş'in 15 Eylül konuşması arasında bir neden-sonuç ilişkisi var mı? 1 Ekim çıkışınız, bu genel hazırlığa devletin en yetkili katından, sivil önderlik vermek olarak yorumlanabilir mi?
Hayır, onunla bağlantılı değil. Ben o noktada artık zamanın geldiğini fark ettim. Meclis konuşması bunun için müsait zemin olacaktı. Ekibime Meclis konuşmasını ona göre hazırlamasını söyledim. O cümleleri de sonradan kendim ekledim. Basın, gayet iyi bir şekilde hemen o cümleyi, "Sonuçlarına katlanır" cümlesini, konuşmanın bütünü içinden çekip çıkardı. Toplum hazırdı çünkü. 1 Ekim konuşmasıyla toplumdaki moral yıkıntısını ortadan kaldırmayı amaçladık. Kaldırdık da.
YARIN: En gizli operasyon



Şahinler ve güvercinler tartışıyor

Ecevit, zirvede Dışişleri'ne yüklenen Demirel ve Yılmaz'ı eleştirdi: Konu MGK'da bile görüşülmeden askeri harekâta gireceğimiz izlenimi verdik, Suriye geri adım atmazsa harekâtı yapacak mıyız? Bu çıkış sonuç getirmez...

Çankaya'daki olağanüstü zirdeve Dışişleri Bakanı İsmail Cem savunmaya geçti: "Efendim bunu diplomatik açıdan herkese anlatıyoruz. Çünkü ilk defa Türkiye'nin hakikaten Suriye'de ciddi bir harekete geçebileceği konusunda düşünce belirmiş vaziyette dünyayı yönetenlerde, hükümetlerde. Anlatma işini en iyi şekilde yapıyoruz, yapacağız. Ancak izninizle bir noktaya değinmek istiyorum. Bunu yaparken 'Arapları etkileyeceğiz, Araplar yanımızda yer alacak' gibi bir beklenti içinde değiliz. Meselenin BM Güvenlik Konseyi'ne gitmesi halinde Çin'in ve Rusya'nın şimdiden belli tutumlarında bir değişiklik olmayacaktır. Belki Fransa üzerinde (ki Suriye'ye çok yakın ama, bizim üzerinde özel olarak çalıştığımız bir ülkedir) bir etkimiz olabilecektir. Arap dünyasında, belki Ürdün'de bir şey olabilir, ama onun dışında bir ülkenin çatışma durumunda Türkiye'yi destekleyeceğini beklememiz kolay değildir."
Demirel, cevabını hâlâ alamadığını belli edecek şekilde tekrarlıyordu: "Ne yapalım? Bundan sonra ne yapalım?" Cem'i onaylamaz gözlerle dinlemekte olan Başbakan Mesut Yılmaz söz aldı ve köşeli çıkışlarda bulunmaya başladı: "Sayın Bakan'ın dediği gibi (bakışlarını Cem'den, Demirel'e çevirdi) bunu dünyaya anlatmak için 15 yıldır ilk defa elimizde uygun bir durum var. Rutin diplomatik yollarla yetinilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Daha yoğun diplomasi yapmalıyız. NATO Konseyi'ni toplantıya çağırmalıyız. Dışişleri bu görüşü tam paylaşmıyor."
Mesut Yılmaz hükümetteki görüş ayrılıklarını Cumhurbaşkanı ve askerlerin önünde ortaya seriyordu.
Tıpkı Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ile yapılan toplantıda olduğı gibi, Yılmaz, Demirel'in açıkça söylemek istemediklerini en açık biçimde söylüyordu. Devam etti:
"Dışişleri, NATO Konseyi'ne gitmenin riskleri olduğunu söylüyor. Risk dedikleri, Kürt meselesinin Yunanistan tarafından gündeme getirilmesi. Bence, bizim bunu en kolay karşılayacağımız yer NATO platformu. Dolayısıyla o konuda daha cesur olmalıyız. BM ile hiçbir netice alamayız. Netice alınacak platform NATO'dur. Diplomatik faaliyet dışında, daha önce kararlaştırdığımız askeri faaliyetler uygun şekilde yürüyor, onları her halükârda devam ettirmemiz lazım. Çünkü bize verilen mesajların aldatıcı olma ihtimalini hesaba katmak zorundayız. Suriye yumuşasa da, hem diplomatik, hem askeri baskıyı devam ettirmemiz lazım."
Ecevit: Suriye direnir
O zamana dek sessizliğini bozmayan Başbakan Yardımcısı Ecevit söz aldı ve Dışişleri'ne yüklenen Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a sert eleştiriler yöneltti. Ecevit endişesini ve gerginliğini gizlemiyordu:
"Efendim şimdiye dek olanlardan çok iyi bir konjonktür yakalanmış olduğu doğru. Bunun nedeni, Türkiye'nin ilk defa Suriye sorununu çözmek için bir savaşı, askeri harekâtı göze aldığı izlenimini vermiş olması. Peki Suriye'yi caydıramayacak olursak ki caydıramama olasılığı hayli yüksek, o
zaman ne yapacağız? Bir askeri harekata hazırlıklı ve kararlı olduğumuz izlenimi verdik ama, gerçekten yapacak mıyız? Yapmazsak ülke inandırıcılığını yitirir mi, yitirmez mi?"
1974 Kıbrıs harekâtının başbakanı Ecevit'in bu sözleri salondakilerin çoğunu şaşırttı. Bir kısmı ise kalındaki endişelerin bir lider tarafından dile getirilmesinden dolayı rahatlamış görünüyordu.
Ecevit sürdürdü: "Aslında 30 Eylül günü MGK vardı. (Konuşmasını Demirel'e bakarak sürdürmeye başladı.) Bu MGK'nın yetki ve görev alanına giren bir konu olduğu halde, maalesef 30 Eylül günü bu konu MGK'da görüşülmedi, bildiride yer verilmedi. (Ecevit sesinin tonunu da keskinleştirmeye başladı.) Ama ondan hemen sonra resmi ağızlardan Türkiye'nin bir savaşı göze alabileceği izlenimi uyandıran demeçler çıktı. (Ecevit artık doğrudan Demirel'in 1 Ekim konuşmasını ve Yılmaz'ın "Az bile söyledi" açıklamasını hedef alıyordu.) Basın her konuyu biraz abartır ama, ben burada basının fazla sorumluluğu olduğu kanısında değilim."
Salonda yüksek gerilim
Salonda gerilim artmaya başlamıştı. Devletin en yetkili isimleri bürokratların önünde birbirlerini kıyasıya eleştiriyordu. Konu, PKK nedeniyle Suriye'ye açılacak savaştı. Ecevit giderek daha karamsar bir tablo çiziyordu: "Şunu da belirtmek isterim. Yunanlılarda bir Türk fobisi vardır. Suriye'ye karşı bir askeri harekâta girmemiz Yunanlılarda 'Bende de PKK üsleri var, yarın Türkiye bana da saldırır' düşüncesine yol açabilir. Biz Suriye'de bir askeri harekâta angaje iken, Ege'de birtakım olumsuz oldubittiler yaratabilir. O zaman sayın Şükrü Elekdağ'ın bir süre önce gündeme getirdiği 'ikibuçuk savaş' olgusuyla karşı karşıya kalabiliriz."Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan Mesut Yılmaz, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in sözlerinden rahatsız olmuşlardı. Ama daha büyük rahatsızlık, Ecevit, Türkiye'nin bu çıkışının sonuç getireceğine inamadığını söylediğinde yaşandı.

YARIN: Sezgin-Yılmaz tartışması