137 Fırtınalı Gün...(8)

Büyük gizlilik
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: "Bir gün MİT Müsteşarı Atasagun aradı. 'ABD Apo'yu bize teslim etmek istiyor' dedi. Gizliliğin bozulmaması için bunu sadece Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu ve Başbakan Ecevit'e söyledim."
'Biz hep izliyorduk'
Abdullah Öcalan'ın Türkiye tarafından her an izlendiğini belirten Demirel, "Ancak Öcalan'ı yakalayan da ona başından beri yardım eden Yunanlıların kolunu büken de Amerikalılar olmuştur" diye konuştu.
Haber: Murat YETKİN / Arşivi

'Apo'yu ABD verdi'
O konuşmanızdan sonra yoğun bir diplomatik trafik oldu. ABD ile olduğu anlaşılıyor. Sonra Mısır'dan, İran'dan yüksek heyetler geldi. Orada neler konuşuldu?
Bunların en önemlisi 6 Ekim'de, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Ankara ziyaretidir. Öncesinden bana telefon etti, "Yanınıza gelmek istiyorum" dedi; "Buyurun gelin" dedik. Geldi. "Bu nedir, ne anlama geliyor?" diye sordu. Buraya gelmeden önce Şam'a uğramıştı, biliyorduk.
Kendisine "This is serious-Bu ciddidir" dedik. "Türkiye öfkeli" dedik. "Ben Esad ile konuştum, 'Yok' diyor" dedi. Şam'daki görüşmemi anlattım. Adam hâlâ orada oturuyor, hâlâ adam öldürülüyor. "Kusura bakmayın" dedik; "Hiçbir şey değişmezse, ne gerekiyorsa, onu yapacağız."
"Bir bakalım ne yapabiliriz" dedi. Kendisini yolcu etmek için birlikte helikoptere bindik Çankaya'dan, gidiyoruz. Pursaklar üzerindeydik. "Ben yarın Dışişleri Bakanı Amr Musa'yı Şam'a göndermeyi planlıyordum" dedi; "Ama şimdi düşünüyorum da, belki benim gitmem daha iyi olacak". "Çok iyi edersin" dedim. Fark ettim ki, hadisenin gerçekten ciddi olduğunu anladı. Mübarek ile, Mısır ile hep iyi bir diyaloğumuz oldu. Bu diyaloglar çok önemlidir, faydalıdır. Esenboğa'ya gittik, orada Şam ile temasa geçti. "Buyursun, gelsin" demişler. Uçuş planını orada değiştirdi. Şam'a gidip, oradan Kahire'ye döndü. İki gün sonra Amr Musa'yı yeniden Ankara'ya gönderdi.
Bir de İran heyeti gelmişti, onlar ne istedi?
Dışişleri Bakanı Harrazi geldi. Hem Dışişleri ile görüştü, hem de bana geldi. Onlar da aynı şe-yi soruyordu: "Neler oluyor, biz bir şeyler yapabilir miyiz?" O da Şam'a gitmiş, oradan geliyordu.
"Elinizden geliyorsa yapın" dedik. O da kalktı Şam'a gitti. 3-5 gün sonra Suriye'den çıkardılar.
Sonra Rusya'ya gitti.
Moskova'ya gitti. Biliyorduk. Ruslara dedik ki, "Bu size yakışmaz". Ruslar bize söz verdi, Moskova'dan çıkacak ve bir daha gelmeyecek diye. Ben yanımdakilere dedim ki, "Ruslar bir sözü iki defa söylemez. Dediklerini yapacaklardır". Bu iş bir on gün sürdü, oradan çıkardılar. İtalya'ya gitti.
Yakalanması nasıl oldu? Amerikalılar nasıl bir rol oynadı?
Bir gün MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun geldi. Başbakan'la da konuşmuşlar. Dedi ki, "Amerikalılar Apo'yu bize teslim etmek istiyor".
Başbakan Bülent Ecevit ve Genelkurmay Başkanı'nı çağırdım. Zaten bu süreçte gizliliğe çok önem verdik. Daha önce olan birtakım hadiselerin, bilgilerin gizli kalmamasından meydana geldiğinden yola çıkarak, her şey üç kişi arasında kaldı. MİT Müsteşarı bilgiyi verip çıkardı. Üçümüz gayet iyi çalıştık. "Beyler, haber bu" dedim; "Bunu gizli tutalım". Çünkü bize nasıl verecekler, nerede teslim edecekler, bu konuda henüz haber yoktu. MİT Müsteşarı'na "Ne oldu?" diye sorum. "Efendim bir Afrika ülkesi olacak. Batı Afrika'da Senegal'den bahsediliyor ya da Doğu Afrika'da Kenya'dan" dedi. Birkaç gün sonra da "Kenya'da" diye haber geldi. Hazırlıklara başladılar.
Yine üçlü toplantıda "Gelince nerede tutacağız" diye konuştuk. Sonra güvenlik açısından en iyisinin İmralı olduğuna karar verdik. Hadise şudur. Biz bunu izliyorduk, hep izledik. Ama yakalamadık. Bunu Amerikalılar bize teslim etti. Yunanlıların kolunu büken de Amerikalılar. Zaten Kenya'da Yunan Büyükelçiliği'nde işin patlaması bir nevi deşifredir, itiraftır. "Şikar baştan alınır" diye bir laf vardır. Kuşu vuracaksanız, başından vuracaksınız. Başı koparılmalıydı, koparıldı.
ABD, Öcalan'ın yakalanmasına yardımcı olmak ve söylediğiniz gibi teslim etme kararını nasıl aldı sizce? Ne etkili oldu?
Amerika'ya çok bastırdık. Bizim bir şey çıkaracağımızdan emin oldular. Başka çare kalmamıştı, bir yerlere bir şeyler yapmak zorundaydık. Ve yapacaktık. Suriye olmazsa Yunanistan, o olmazsa İtalya, ama mutlaka olacaktı. Bunu anladılar.
Öcalan İtalya'dayken Amerikalılara "Biz operasyon yapacağız, siz İtalyanları tutun" haberi gönderildiğine dair bir bilgi var bende. Doğru mu bu?
İtalya operasyonu için MİT teklif getirdi. Başbakan, biz biliyorduk. Bu konularda 95'ten sonra merkezi karar olmadı. Ama haberimiz vardı.
Amerikalılar Türkiye'nin dediğiniz gibi 'bir şeyler yapacağını' anladıktan sonra, bölge ülkeleri arasında, NATO müttefikleri arasında sıcak çatışma çıkmasın diye devreye girmiş olabilirler mi?
Bizim o dönem Amerikalılarla münasebetlerimiz çok iyi durumdaydı. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı çok önemliydi. Amerika olması için çok destek veriyordu. Bu proje tam yoluna giriyordu. Ama 1 Ekim öncesinde bıçak kemiğe dayanmıştı. Çaresizlik içinde kıvranıyorduk. Yöntem değiştirmek mecburiyetindeydik. Bunu yapmak da, bir nevi sağa sola saldırmak demekti. Böyle bir belayla bir devlet kolay kolay karşılaşmaz. 'Mesele çözülsün ama, komşularla sıkıntı çıkmasın' noktasını aşmıştık. Çünkü sıkıntı zaten çıkmış gözüküyordu. Bir yerde devletin morali çökecekti. Bunu yapamazdık. Daha fazla bekleyemezdik. Bunu yaparsak, sonra daha kötü olacaktı.
Apo'nun yakalandığını size kim duyurdu?
MİT Müsteşarı aradı. "Devraldık" dedi. "Harika, Allah kolaylık versin" dedim.
BİTTİ



Devlet zirvesinde gergin toplantı
Gizli devlet zirvesinde konuşmasını sürdüren Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, "Suriye'nin Apo'yu bize teslim edeceğini sanmıyorum" dedi; "Yani bunu istese bile, bunun kendi terörist ölçülerine göre bir prestij kaybına yol açacağını düşünebilir. Ama diyelim ki baskılarımız karşısında Apo'yu Suriye'den ve Lübnan'dan çıkardı. O zaman nereye gidecek? Bir Batı ülkesinin ona sığınma hakkı vermesinden kaygı duyuyorum. O zaman 'Bakın işte bu terör örgütü bize geldi, artık Türkiye erişemez, siz de bunların siyasi isteklerine boyun eğin' diyeceklerdir. Ayrıca, özellikle Washington anlaşmasından sonra feodal aşiretlerin yardımıyla yığınak yapmaya başladıkları Kuzey Irak, Türkiye için Suriye'den daha büyük bir tehlike haline gelebilir. Yine de bir askeri harekâta bütün sakıncalarına rağmen mecbur olabiliriz. Bu durumda olabildiğince süratli ve sonuç alıcı
bir harekât ne olabilir? Bütün bu olasılıkları Genelkurmayımızın, Dışişlerimizle birlikte belirlemesi gerekir diye düşünüyorum."
Bazı bürokratlar birbirine baktı. Evet, ANAP, DSP, DTP koalisyonu 28 Şubat sürecinin ardından olağandışı koşullarda kurulmuştu, ama Başbakan ile yardımcısı arasında iletişim bu kadar kopuk olabilir miydi? Başbakan Yılmaz, koalisyon ortağı Ecevit'i gelişmelerin bu denli dışında, habersiz bırakmış olabilir miydi?
Yılmaz'ın diğer yardımcısı, DTP lideri ve Savunma Bakanı İsmet Sezgin söz aldı:
"Sayın Cumhurbaşkanım" dedi; "Suriye'yi iyi tanımak lazım. Sadece PKK'yı değil 15 kadar terör örgütünü de memleketlerinde ya da kontrol altında tuttukları ülkelerde barındırıyorlar. Şimdi biz Suriye'ye herhangi bir talepte bulunduğumuz anda bu talebi reddedecektir. Bir ikilem içerisindedir. Ve o reddetmediği takdirde bugüne dek söylediklerinin yalan olduğu ortaya çıkacak. Sayın Esad, kurt bir politikacıdır, çok iyi müzakerecidir, bundan kurtulmak ister. Bunun için her şeyden önce niyetimizin ciddi olduğunu, niyetimizin bekçi dövmek değil, üzüm yemek olduğunu ve kararlılığımızı hissetmesi gerekiyor. Şimdi Suriye 'Evet, Apo'yu vereceğiz, teröre son vereceğiz' demez. Yani bunu söylemezler. Ama bunu yaparlar, Apo'yu başka bir ülkeye göndermek için gayret gösterirler."
Savunma Bakanı Sezgin bu analizinden sonra desteğini Yılmaz'dan yana kullandı: "Biz Avrupa'nın, Amerika'nın, NATO'nun desteğini almak zorundayız. Başbakan konuyu NATO'ya götürmemizi istiyor. NATO'da herhangi bir güçlüğümüzün olmayacağını düşünüyorum.."
Dışişleri Bakanı Cem, Yılmaz'ın açıkça kendisini hedef almasının ardından, Sezgin'in sözleriyle yalnız kaldığını hissetti. Dışişleri bürokrasisiyle toplantıda bu durum hesap edilmemişti. Dışişleri'ndeki oyun planına bağlı kalmak için müdahale etmesi gerektiğini hissetti: "NATO çok hassas bir konu. Yani burada refüze edilmek var. Bunun için evvela konunun araştırılması lazım. Biz araştırıp ihtiyatla götürdük. NATO Konseyi'nden talepte bulunmayacağız, anlatıp bilgi vereceğiz."
Yılmaz, Cem'in açıklamasına sert tepki verdi, kendisi de dışişleri bakanlığı yapmıştı, Cem'in sözünü kesti: "Gündeme alınmaması söz konusu değil. Mecburdur gündeme almaya. Biz bir aksiyon istemeyeceğiz. Bu meselede bir konsey toplantısı isteyeceğiz. Var mı bunda bir şey?"
Cem altta kalmak istemiyordu: "Hayır efendim. İstedik, yapılacak. Sadece bilgi vereceğiz, talepte bulunmayacağız." Yılmaz üsteledi: "Hayır, bir üyeleri ve genel sekreteri bilgilendirmek var, bir de konsey toplantısı talep etmek var. Biz şimdi konsey toplantısı talep edelim diyoruz."
Sezgin devreye girdi: "Konsey toplantısı talep ederiz, bunu anlatırız. Biz uzlaşmak istiyoruz. Muhatabımızı köşeye sıkıştırmanın anlamı yok. Biz gücümüz ve kararlılığımızla bunu anlatırız. Bunu en iyi anlatabileceğimiz yer de NATO'dur." Yılmaz Dışişleri'ni sıkıştırmayı sürdürüyordu: "Anlaşma var. Roma'daki 1991 anlaşması."
YARIN: İçi kof dev olmayalım