'ABD'ye neden diye sormadık'

Haberi Şenkal Atasagun verdi
ABD'lilerin Türkiye'nin Öcalan'ı yakalamasını sağlama önerisini bana Şenkal Atasagun iletti. Sevindim tabii. Hemen Cumhurbaşkanı Demirel ile Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'na haber verdim. Ona söylersem başkalarına da söylerim diye Rahşan'a bile söylemedim.
Teşekkür etmedik
ABD bunu siyaseten neden yaptı, hâlâ anlamaya çalışıyorum. ABD bunu neden yapıyor diye sormadık. Apo getirilince ABD yönetimine teşekkür etmedik, çünkü güç durumda kalırlardı.
Haber: MURAT YETKİN / Arşivi

Yasadışı PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Kenya'da yakalanarak Türkiye'ye getirildiğini ve hapsedildiğini Türkiye ve dünya kamuoyu 16 Şubat 1999 sabahı, Başbakan Bülent Ecevit'in açıklamasıyla öğrendi. Öcalan'ın nasıl yakalandığına ilişkin pek çok öykü anlatıldı. Bunlardan bir kısmının doğru olmadığı artık bugün biliniyor.
Yakın zamana dek en büyük bilinmeyen, Öcalan'ın Kenya'da yakalanmasında ABD'nin rolü olup olmadığı idi. Çoğunluk tarafından tahmin edilen ancak resmi ağızlardan bir türlü ifade edilmeyen bu işbirliği ilk kez bir Amerikalı yetkili tarafından, o da üstü örtülü bir cümleyle açıklandı. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, 18 Eylül 2003 tarihinde, DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ile yaptığı görüşme sırasında, gazetecilerin sorularını yanıtlarken sözlerinin arasına şu cümleyi sıkıştırdı: "Bay Öcalan'ın Türkiye'ye verilmesine yol açan operasyonda Türkiye ile işbirliği yaptık." Cümle bu kadardı ama, aslında çok şey anlatıyordu.
İkinci açıklama, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den geldi. Demirel'in, Öcalan'ın Türkiye tarafından hep izlendiğini, ancak yakalayıp Türkiye'ye verenin Amerikalılar olduğunu açıkladığı röportajım, 16 Ağustos 2004'te Radikal'de yayımlandı. Bu, bir dönüm noktası oldu. Bu açıklamanın ardından PKK liderinin yakalanışının ardındaki sır perdesini kaldırmak kolaylaştı.
Sır perdesini kaldırmak önemliydi. Çünkü bu tutuklama, yalnızca terörizme karşı uluslararası işbirliğinin başarı getireceğine ilişkin başarılı bir örnek oluşturmakla kalıyordu. Aynı zamanda ve daha önemlisi, Öcalan'ın yakalanışı sonucu oluşan ortamın, Türkiye'nin on yıllardır ertelediği siyasi ve hukuki reformların yapılabilmesine zemin hazırladığı, gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyordu.
Burada eksik kalan Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye teslim edilmesinde ABD'den gelen işbirliği teklifine onay vererek belki de Cumhuriyet tarihinin en riskli kararlarından birine imza atan (1974 Kıbrıs'ı da unutmayalım) Bülent Ecevit'in anlatımıydı.
Ecevit bu konudaki sessizliğini sonunda bozdu. Hem de, "Gazeteciler ne zaman ABD istihbaratıyla birlikte mi yaptık diye sorsalar, geçiştiriyordum. Sonra artık açıkça konuşulunca, işte ben de size anlatıyorum" diyerek anlattı.
Söyledikleri, siyaset ve güvenlik kulislerinde uzun süre konuşulacak, ileride çalışma yapacak araştırmacılara, tarihçilere kaynak oluşturacak önemde. Türk idare sisteminde işlerin bir yandan nasıl bir muğlaklıkla kararlaştırıldığını, ancak bir kez karar alındı mı da sonu görülmese de sonuna kadar gidildiğini bir kez daha gösteriyor. Arşiv karıştırmayı sevenler için, Demirel'in 16 Ağustos 2004 tarihli Radikal'deki söyleşisiyle birlikte, karşılaştırılarak okunması önerilir.
İşte Ecevit ile yasadışı PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanma süreci üzerine yaptığımız söyleşi:
Siz Amerikalıların Abdullah Öcalan'ı Türkiye'nin yakalamasını sağlamak istediklerini ilk defa ne zaman, kimden duydunuz?
MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'dan, şubat başıydı (4 Şubat).
O an ne düşündünüz?
Sevindim tabii.
Ne dediniz?
'Gerçekleşebilecek bir çözümse, değerlendirmemiz gerekir' dedim.
Bunu ilk olarak kiminle paylaştınız?
Hemen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'na haber ilettim. Başka hiç kimseye söylemedim. Yoksa bu bilgiyi kontrol etmek imkânsız olurdu. Ona söylersem, başkasına da söyleyebilirim endişesiyle Rahşan'a bile söylemedim. O akşam toplandık. Hem Demirel, hem Kıvrıkoğlu, 'Amerikan çözümünü değerlendirmek gerekir' dediler. Atasagun'a görev ve yetki verdik.
Operasyonu o mu yönetti?
Evet. Ben her gün kendisinden bilgi alıyordum. Ekibimiz Afrika'daydı. Yer değiştiriyorlardı. Bir ara iş uzar gibi oldu. Hatta bir ara 'Olmayacak' kaygısına kapıldık. Ama Şenkal bey, Amerikalı istihbaratçı meslektaşlarına güveniyordu. "Merak etmeyin, sonuç alırız" diyordu.
Neden uzadı diyorsunuz? Önceden belli bir tarih mi verilmişti? Sizce neden uzadı?
Hayır tarih verilmemişti. Aslında tabii zor bir iş. Amerikalılar neticede gayriresmi bir operasyon yürütüyorlardı. Onların da sezdirmemesi lazımdı. Dikkat ettiyseniz, son bir-iki ay öncesine dek, gazeteciler ne zaman ABD istihbaratıyla birlikte mi yaptık diye sorsalar, geçiştiriyordum. Sonra artık açıkça konuşulunca, işte ben de size anlatıyorum artık.
Peki, Atasagun size teklifi iletince, ABD yönetimi bu iyiliği bize neden yapmak istiyor diye sormadınız mı?
Sormadık. Ayrıntıya da girmedik. Bütün dikkatim, operasyonun başarılı olup olmayacağı üzerindeydi. Bir de şu önemliydi: Bu teklif acaba ABD yönetiminin tercihiyle, kararıyla mı gelmişti? Yoksa, bu hareketin ABD'nin de, Türkiye'nin de genel politikasıyla ters düşmeyeceği noktasından hareketle CIA'in tercihi mi olmuştu? Bu belirsizdi.
Bunu da sormadınız mı?
Hayır. Çünkü o ABD'nin içişlerine karışmak olurdu. Benim, başbakanlığım dönemimde istihbarat örgütlerinin işleyişiyle ilgili ilginç gözlemlerim oldu. Siz de bu konulara meraklısınız. İstihbarat örgütleri arasında, en akla gelmeyecek ülkelerin örgütleri arasında, hükümetlerarası, devletlerarası diyalogdan, işbirliğinden daha yakın, daha sıcak bir ilişki vardı. En ihtiyaç duyduğunuz bilgi, en aklınıza gelmeyecek ülkenin örgütünden, ihtiyaç duyduğunuz an geliyordu. Bu yolla sadece bilgi değil, ülkelerarası insan değişimleri de yapılıyordu. Birbirlerine yalan söylemiyorlardı. İlginç bir mesleki dayanışma ve güven ortamı kurmuşlardı. Dolayısıyla MİT'e gelen bu teklifin ne kadarı CIA inisiyastifi, ne kadarı ABD yönetiminin kararı bilmiyorduk. Güvenmek durumundaydık. Sormak da ayıp olurdu.
Yani, MİT Müsteşarı Atasagun size gelip, "Amerikalılar vermek istiyorlar, ne diyeceğiz?" diye sordu. Sizde ona olan güveninizle "Evet" dediniz, öyle mi?
Evet. Böyle oldu.
Peki, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı da bunu sorgulamadı mı?
Hayır. O ayrıntıya girilmedi. Artık yapılması gereken şey belliydi. Dediğim gibi, Şenkal beyi görevlendirdik.
Öcalan'ın yakalandığı takdirde İmralı'ya hapsedilmesi kararını da orada mı verdiniz?
O kararların süratle verilmesi gerekiyordu. İmralı'nın boşaltılması, ekiplerin gelip hazırlık yapması gerekiyordu. Tabii Adalet Bakanlığı'nı da ilgilendiren boyutu vardı ama, kısıtlı zamana rağmen, bu işler büyük bir hız ve gizlilik içinde yapılabildi. İmralı'da bir tamirat olduğu gizlemesi yapıldı.
Amerikalıların, Öcalan'ı teslim ederken öldürülmemesi, idam edilmemesi koşulu getirdiği yolunda bilgiler hep oldu. Bunu da konuştunuz mu?
Bizim hükümetimiz döneminde zaten bu söz konusu değildi. DSP programında idam cezasının kaldırılması vardı. DSP idama zaten karşıydı. Zaten bir 18 Nisan seçimlerine dek işbaşında kalacaktık. Açıkça söylemeseler de, özel görüşmelerimizden anladığımız kadarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri de istemiyordu. Daha sonra koalisyon döneminde, ANAP da idamdan yana değildi. MHP ise istemese de, engel olmama noktasına geldi.
Öcalan, Türkiye'ye getirilip hapsedildikten sonra, ABD yönetimiyle bu konuda bir irtibatınız oldu mu? Örneğin, 'Teşekkür ederiz' dediniz mi?
Hayır. Biz etmedik. Yalnız, Şenkal bey kendi muhataplarına etti. Biz edemezdik. Çünkü o zaman bunun ABD'nin devlet politikası olduğunu resmen kabul etmiş olurduk. Bu Amerikalıları da güç durumda bırakırdı. Operasyonun yalnız güvenlik açısından değil, siyasi açıdan da gizli kalması gerekiyordu. Bu durumu ABD ne ölçüde açıklarsa, o ölçüde bilinsin dedik. Bu noktada herhangi bir devlet adamı oyun oynamaya kalkarsa, yüzüne gözüne bulaştırır.
Vatandaşın aklında bir soru var. Madem Öcalan'ın Suriye'den çıkarılması, yakalanması mümkündü de, 15 yıl neden beklendi? Neden bu kadar kan döküldü? Daha önce yapılamaz mıydı?
Yapılabilirdi belki, Türkiye'nin gücü yeterdi. Tabii bunu daha önceki hükümet başkanlarına da sormak lazım. Benim başbakanlığım döneminde uygun koşullar ortaya çıktı, adım atılabilir hale gelince de gereken adımları attık. Amerikalıların yardımıyla tabii. Başka türlü olamazdı.
Amerikalılar siyaseten bunu neden yaptı?
Bunu ben de hâlâ anlamaya çalışıyorum. Belki, ABD'nin kontrolünde olmayan ve terörist bir bölücü hareketin hem Türkiye'ye, hem de kendilerine çok fazla zarar vereceğini düşündüler. Çünkü bugün Kuzey Irak'taki tutumlarına bakılacak olursa, çelişkili görülüyor. PKK'ya ne kendileri bir şey yapıyor, ne Türkiye'nin yapmasına izin veriyorlar. Daha önce düşündüğümüz gibi PKK, bu kez Kuzey Irak'ta bizim için sorun haline geldi.
Kürtçü harekete karşı bir şey yapmazlarsa, Türk halkının o noktada bunu destek olarak kabul edeceğinden, halkın Amerika'ya ilgisini kesmesinden kaygı duymuş olabilirler. Tabii bir de o dönemki ABD Başkanı Bill Clinton çok farklıydı. Bu ikinci George Bush döneminde Amerika Ortadoğu'ya her bakımdan egemen olmak istiyor. Büyük Ortadoğu Projesi'ni ortaya atıyor. Irak'ta adım atamaz hale gelmek üzere ama, Filistin devletini fiilen yok etmek istiyor. Oysa bölgeye demokratik, laik rejimler hâkim olsun istiyorsanız. Filistin'i yok ederek bunu yapamazsınız. Daha çok terör ve kargaşa gelebilir.
Öcalan'ın yakalanışının ardından terör olaylarının azalacağını önceden kestiriyor muydunuz?
Belliydi. Durdu terör. Öcalan elimizde önemli bir unsurdu. Türkiye'deki unsurlar teröre devam etselerdi, Apo'yu da tehlikeye atacaklarını düşündüler. Türkiye'nin bölücü terörü bitirme konusunda etkili ve kararlı olduğunu herkes anladı.
Öcalan operasyon sırasında ölseydi ya da idam edilseydi sonuç ne olurdu?
Yandaşlarınca şehit ilan edilirdi. Haksız yere şehit olurdu. Terör durmazdı. Dış ilişkilerimizi de olumsuz etkilerdi. İdamı önlememiz
o nedenle yaşamsaldı.
Sizce Öcalan'ın yakalanması, Türkiye'deki reform sürecini nasıl etkiledi?
Reform sürecini kolaylaştırdı. Terörü etkisiz hale getirmemizle birlikte, başında bulunduğumuz hükümetin genel tutumu gereği siyasi ve sosyal önlemlere ağırlık verildi. Yeterince hızlı davranamadık ama, bu fırsatı değerlendirmeye çalıştık. Sayın Devlet Bahçeli, kendi partisinden çok tepki alsa da, dolaylı destek verdi; 'Sakıncalı buluyoruz, ama engellemeyiz' havasına girdi. Bu bir MHP Genel Başkanı için kolay değildi ama, yapıcı oldu.
Öcalan'ın yakalanmasının 18 Nisan 1999 seçimlerinden birinci parti çıkmanızda rolü oldu mu sizce?
Seçim sürecinde hiç 'Biz yaptık' demedim. Devlet yaptı dedim. Bu da kamuoyu gözünde daha olumlu izlenime yol açtı. Tek faktör o olmasa da, Öcalan'ın yakalanmasının DSP'nin başarısına mutlaka etkisi oldu. Gerçi biz geçmişte de bu tür seçim zaferleri yaşadık. 12 Eylül öncesi CHP ile yüzde 41'e dek çıktık. 12 Eylül olmasaydı, seçimden biz galip çıkacaktık.
Amerikalılara hep doğruyu söyledim, kandırmadım
Sizce ABD'nin, Abdullah Öcalan'ı Türkiye'ye teslim edişinde hükümetin başında sizin bulunmanızın bir etkisi oldu mu?
Bunu ben de tam olarak anlayabilmiş değilim ama, olabilir. ABD ile ilişkilerimiz hem kolay, hem zor olmuştur. ABD güçlü bir ülke, müttefikimiz. Bizden zaman zaman talepleri olur. Bizim de bu taleplere ulusal çıkarlarımıza uygun olduğu sürece karşılık verdiğimiz olmuştur. Ben Amerikalılarla ilişkilerde hep Türkiye'nin çıkarları açısından doğruları söyledim, hiç kandırmadım. Amerikalılarla, bazı Avrupa ülkelerinden daha rahat ve güvenilir ilişki kurabildim.
Bunda sanırım en büyük etki Kıbrıs harekâtı olmuştur.
Biraz açar mısınız?
1973'te MSP ile koalisyon kurunca, hükümet programına koyduğumuz maddelerden biri, haşhaş ekim yasağının kaldırılacağı olmuştu. Çok tepki geldi. Yalnız ABD'den değil... Örneğin o koyu milliyetçi MHP lideri Alpaslan Türkeş zehir zemberek bir tepki verdi. Süleyman Demirel, "İnşallah yapabilirsiniz" diye örtülü, dolaylı bir tepki verdi. Yine milliyetçi kesimden işadamı ve sonra siyasetçi Murat Bayrak, ABD'ye "Hemen bu adamı defedin" demeye kadar götürdü işi.
Biz geri adım atmadık. Çünkü kararımız bilimsel bir temele dayanıyordu. Amerikan ve Batı gençliğinin uyuşturucu sorunu ile karşı karşıya olduğunu biliyor ve anlayışla karşılıyorduk. Ama bize haşhaş yasağı isteyen ABD, Güneydoğu Asya'da tam tersini yapıyordu. Türkiye'den adeta yeni işbaşına gelen ABD Başkanı Richard Nixon'a böylelikle hediye vermesi isteniyordu. Biz ise çalışmamızı Birleşmiş Milletler uzmanlarıyla yürütmüştük. Onlar bizi anlıyordu, ama ABD anlamıyordu.
1 Temmuz 1974'te biz 'Yasağı kaldırıyoruz' diye kararname yayımladık. Birkaç gün sonra da (15 Temmuz) Rumlar Kıbrıs'ta darbe yaptı. Biz zor bir durumda kaldık. Bir yandan haşhaş nedeniyle ABD ile uğraşıyoruz, bir yandan Yunanistan'daki 'Albaylar Cuntası'nın yaptırdığı Kıbrıs'taki darbenin yol açtığı sorunlarla. Kanımca, bütün dünyadan dışlanmış durumdaki 'Albaylar Cuntası', bizim haşhaş yasağını kaldırmamız nedeniyle ABD'nin tepkisini çekmemizi fırsat bilerek bu darbeyi yaptırdı. Ama benim hesabım da, Yunanistan'daki cuntanın durumuna dikkat çekerek garantör İngiltere'nin ve ABD'nin dikkatini çekmekti. Bir yandan da çıkarma hazırlıklarına başlamıştık.
19 Temmuz akşamı ABD Dışişleri Bakanvekili Joseph Sisco geldi. Bizim bir harekât yapacağımızı tahmin ediyorlar, ama yeterince bastırırlarsa vazgeçirebileceklerini düşünüyorlardı. Daha önce Londra'dayken de gazeteciler bu konuda çok sıkıştırmışlardı. Onlara çıkarma yapacağımızı söyleyemezdim. Ama yalan da söyleyemezdim. Çünkü bir devlet adamının bir kez yalan söylemesi durumunda artık onun sözüne güvenilemeyeceğine inanıyorum. Dolayısıyla hem gerçeği söylerken, hem çıkarmayı gizlemekte zorlandım ama, idare ettim.
Aynı şekilde Sisco'yu da idare ettim. Fakat ben bu arada bir başka tedbir de almıştım.
Sabah evden çıkarken Kıbrıs'la ilgili haber bekleyen gazetecilerin yanına gittim. "Arkadaşlar sizden bir ricam var. Lütfen bugün bana hiçbir soru sormayın" dedim. Bloknotlarına bunu yazmak için davrandıklarında, "Lütfen bu ricamı da yazmayın" dedim. Hiçbir şey söylemediler. Kıbrıs Barış Harekâtı başlayana kadar da hiçbir şey sormadılar. Bir eski Türk gazetecisi olarak onların böyle davranacaklarına güveniyordum.
İçeride Sisco ile konuşmamız uzadı, 20 Temmuz sabaha karşı saat 05.30-06.00'ya geliyordu. Benim gözüm saatteydi. Artık o vakitte harekâtın başlamış olacağını biliyordum.
O sırada Sisco bana yine harekâta kalkışmamamız gerektiğini söylüyordu.
"Bundan 10 yıl önce, ki Johnson mektubu olayını kast ediyordum, bize baskı yaptınız. Kıbrıs'a müdahalemizi engellediniz. Sonuç ortada. Biz artık sizi dinlemeyeceğiz" dedim.
Şaşırdı. "Harekât mı yapacaksınız?" dedi.
"Evet" dedim.
"Ne zaman?" diye sordu.
Saatime baktım, "Şu sıralarda başladı" dedim.
Daha da şaşırdı. Böyle büyük bir olayı bizim gizli tutabilmemiz sayesinde öğrenememişler, harekât başlamıştı. "Siz o zaman uçakları da engellemeye başlarsınız" dedi. Ona da "Evet" dedim.
Kalktı, "Dışarıda gazeteciler soru sorabilir, ne diyeyim?" diye sordu.
"Hiçbir şey demeyin, ben onların sormamasını sağlarım" dedim.
"Bunu yaparsanız, sizi Beyaz Saray'a sözcü aldırtırım" diye şaka yaptı.
Ama dışarı çıktığında, daha önce konuştuğumuz gibi gazeteci arkadaşlar soru sormadı. O şaşkınlıkla yabancı gazeteciler de sormadı. Sisco da aradan yürüdü geçti.
Bir süre sonra Sisco ve heyeti yeniden geldi. Görüşmeler sonunda bir yardımcısı kulağıma eğildi "Tebrik ederim, iyi bir mücadele verdiniz" dedi.
Bunları şunun için anlatıyorum: ABD ile ilişkilerde, ABD'ye veya dünyaya sorun yaratmazsanız, tutarlı ve dürüst davranırsanız sağlıklı ilişkiler kurabilirsiniz.
Nitekim Kıbrıs ve haşhaş sorunlarında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile de, Sisco ile de Amerikan yönetimiyle de karşılıklı güvene dayalı ilişkiler kurabildik. Amerikalılar bu özelliklerimi Kıbrıs zamanından bu yana biliyorlardı. Bana güvenebileceklerine güveniyorlardı, bunun da etkisi olmuştur diye düşünüyorum.