Ana hedef sürdürülebilir büyüme

Türkiye'de 80'li yıllarda uygulanan model sosyal demokrat bir model değildi. Özal, 80'li yıllarda Türkiye'de, çok başarılı gözüken bir
ekonomik büyüme sürecini başlattı.
Haber: KEMAL DERVİŞ / Arşivi
YUSUF IŞIK / Arşivi

2.3.2.1. 1980 Sonrası Politikalar
Türkiye'de 80'li yıllarda uygulanan model sosyal demokrat bir model değildi. Özal, 80'li yıllarda Türkiye'de, çok başarılı gözüken bir
ekonomik büyüme sürecini başlattı. Ülke hızlı büyüdü, ihracat hızlı gelişti, fakat aynı yıllarda sosyal yapı ve sosyal denge çok bozuldu ve kamu gücü ve devlet özellikle bu açılardan çok zayıfladı. Çünkü, sosyal demokrasiden farklı
olarak, o anlayış içinde kamu gücünün, devletin ilkesel olarak çok fazla bir önemi yoktu. "Her şeyi özel sektör yapar, her şeyi piyasalar yapar" anlayışı içinde "Devlet de bazı şeyleri yapsın ama, bu o kadar da önemli değil" düşüncesi öne çıkar. Türkiye'de, Anavatan Partisi'nin getirdiği anlayış büyük ölçüde bu nitelikteydi.
Diğer taraftan da sağın daha önceki yıllardan beri benimseyip uygulamakta olduğu rantçı devlet politikası, yapısı terk edilmedi.
Ekonomik olanakların yandaşlara, belirli gruplara devletin kararları, düzenlemeleri ile dağıtılması süreci piyasanın daha etkin olduğu koşullarda yeni biçimler de alarak sürdü. Bu da, başlangıçta elde edilen getirilere rağmen rekabet temelinde işleyen etkin piyasa ekonomisi yapılarının oluşumunu ve piyasa mekanizmasının genişlemesinden, uluslararası rekabete açılmaktan sağlanan yararları kısıtladı. Siyasette sağlıklı ekonomik yapılar için, dünyada rekabet gücünün yükselmesi için gerekli kararları üretme kapasitesi iyice daraldı.
Bürokrasinin yapısı da bu sürecin gereklerine giderek daha çok uyduruldu. Bürokrasinin hantallığını azaltmak adına yapılacağı ilan edilen dönüşümler yapılmadı, tersine daha büyük bir keyfilik ortaya çıktı. Teşvik mekanizmalarının ekonomik işlevleri yerine bu mekanizmaların rant dağıtma etkisi öne çıkmaya başladı ve yer yer yolsuzluklara yol açar hale geldiklerinin ortaya çıkmasından sonra da bunlar kısıtlanmadı. Devletin gücü düzgün ve etkin işleyecek bir piyasa mekanizmasının oluşturulmasından çok bu rant mekanizmalarının çeşitli biçimlerde sürdürülmesi için kullanıldı. Büyük ölçüde belirli gruplara çoğu zaman geri dönmeyen krediler dağıtan kamu bankaları bu alanda önemli birer araç oldu.
Özelleştirmelerde ortaya çıkan büyük yetersizlikler ve usulsüzlükler önemli ölçüde sağın rantçı devlet anlayışının ürünleridir. 1990'larda genelde sağın bu yaklaşımı farklı siyasal formüller altında da olsa devam etti ve 1980'lerdeki ilk büyük çaplı banka, banker yolsuzluklarından sonra 1990'lar ve 2000'lerin başında daha büyük çöküşler yaşandı. Bütün bu süreçlerde özverili ve yetenekli bürokratların giderek etkisizleştirildiği ve ikame edildiği, liyakatın önemli ölçüde göz ardı edildiği değişikliklerle rantçı devlet gücü sürdürüldü. Sonuncusu ve en büyüğü 2001'de yaşanan ekonomik krizler bu yaklaşımlardan beslendi.
2.3.2.2 Sosyal Demokrat Liberal Yaklaşım Farkı
Liberal sağ da rantçı devletten yakınmaktadır. Ama liberal, özellikle de ultraliberal sağın bu konudaki yaklaşımı devleti asgari düzeye indirmeye, devletin işlevlerinin büyük bir bölümünü kaldırmaya yöneliktir. Oysa çağdaş sosyal demokrasi, yukarıda belirtildiği gibi, etkin bir devletin varlığını, kamu gücünün belirli kritik işlevlerini yerine getirmesi bakımından yaşamsal görmektedir. Bu işlevlerin başlıcaları arasında piyasanın işleyişinin düzenlenmesi, sosyal refahın sağlanması ve bilim ve teknolojinin gelişmesine katkıda bulunmak da yer almaktadır. Sağın Türkiye ekonomisini ve Türkiye'deki sosyal gelişmeyi dünyadaki gelişme sürecine yeterince katılmaktan alıkoyarak kısıtlayan rantçı devlet politikaları bugün de değişik görünüm ve söylemler arkasında çeşitli ölçülerde sürdürülmektedir. Bugünkü AKP iktidarının belirli tutumları rantçı devlete yönelim konusunda işaretler oluşturmakta ve belirsizliklere yol açmaktadır.
Düzenleyici kurumlara ilişkin geri adımlar bu alandaki kuşkuları artırmaktadır. Genelde bürokratik yapılanmada bu verimsiz bileşimlerin kaygı verici izleri gözlenmektedir. Türkiye'nin, sermaye yapısı dahil,
ekonomik dönüşümünün uluslararası gelişmelerin de artan etkisiyle yeni aşamalara yöneldiği bir dönemde rantçı, keyfi kararlara olanak veren devlet yapılarının sürüp güçlenmesi daha da kritik bir faktör oluşturacaktır.
Gerçekte parti programlarının çoğu belki yüzeysel olarak birbirine benzemektedir ama temelde, biraz derinlere inildiğinde önemli farklar vardır. Çağdaş demokrasilerde, genelde partiler partili olmayan merkezdeki vatandaş için yarışmaktadır. Solda olan bir yurttaşın, büyük olasılıkla CHP'ye veya başka bir sol partiye oy vermesi beklenir. Sağda da benzer bir durum vardır. Esas yarışma merkezle ilgili olduğu için hem soldaki, hem sağdaki partiler bu merkezi yakalamaya çalışmaktadır.
Ancak temelde programlar arasındaki ciddi farklar ortadan kalkmamıştır. Sosyal demokrat bir partinin programında, sosyal devlet hedefi diğer partilere oranla çok daha ciddi, çok daha köklü biçimde vardır. Sosyal demokrat parti olarak yukarıda belirtilen sağın rantçı devlet olgusu, süreci bağlamında gerekli ayrımı ortaya koyup belirginleştirmek büyük önem taşımaktadır. Diğer taraftan bir parti programında popülist bir söylemle, herkese her şeyi vaat etmek çok kolay olduğundan programı değerlendirmek için ne ölçüde gerçekçi çözümlere dayandığına da bakmak gerekir. Bunun için de sosyal demokrat programın gerçekçiliğinin belirgin olmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
2.3.3. Ekonomik ve Sosyal Gelişme Perspektifi ve Temel Politikalar
Yüksek ve sürdürülebilir büyüme

Siyasi partiler arasındaki fark hemen yukarıda belirtilen farktır. Bu çerçevede Türkiye'de sosyal demokrasinin refah için gerekli ekonomik gelişmeyi sağlayacağını dayanaklarıyla ortaya koymak önem taşımaktadır. Diğer birçok ülkede özellikle bir süre öncesine kadar olduğu gibi, Türkiye'de de sosyal demokrasinin ekonomik büyüme sağlamak açısından yetersiz, ekonomiyi yönetmede beceriksiz olduğu yönündeki ve geçmişte belirli bir doğruluk payı da taşımış olan düşünceyi silmeye ihtiyaç bulunmaktadır. Sosyal demokrasi yalnızca bir hakça 'gelir dağılımı aracı' değildir ve aynı zamanda sağlıklı, sürdürülebilir, ülkeyi krize sokmadan gerçekleştirilen, yeterince yüksek ve düzenli bir 'büyümenin güvencesi' olmalıdır.
Bu güvencenin Türkiye için ne kadar gerekli olduğunu iyice vurgulamalıyız. Daha önceki yılların ekonomi politikalarının olgunlaştırdığı olumsuz koşulların Şubat 2001'de doruğa çıkmasıyla ortaya çıkan büyük kriz her şeyden önce ve her şeyden çok, dar gelirlileri, yoksulları vurdu ve onların gelecek perspektiflerini sarstı, ülkenin sosyal dokusunu zedeledi. Krizleri önleyecek ekonomik istikrarı en çok bizim savunmamız gerektiği düşüncesini bir kez daha doğruladı. Dolayısıyla bu doğru düşünceyi açıkça benimsemeliyiz. Krizi durdurmak ve istikrarı sağlamak için alınan ve büyük ölçüde başarılı olan önlemler için de aynı durum geçerlidir. Sosyal demokratlar olarak ayırt edici özelliklerimizden biri, büyümenin sürdürülebilir şekilde gerçekleşmesini sağlayacak politikaları geliştirip savunmanın yanı sıra, yukarıda be-lirtildiği gibi, büyümenin meyvelerinin eşitlikçi bir şekilde ve aynı zamanda sosyal gelişme kapasitesini artıracak biçimde dağıtılıp kullanılmasını sağlamak, bunun için çalışmaktır.
Bu iki hedefi birden sağlayacak politikalar bütünü, bir taraftan piyasa mekanizmasının etkin olması için gerekli düzenlemeleri yapmayı; bu mekanizmanın tarafsız, objektif kıstaslara dayalı bir biçimde işleyişi için dünyada gerekliliği kanıtlanmış, örneğin düzenleyici kurumlar gibi kurumları oluşturmayı; gelişmeye yönelik rekabetin çerçeve ve koşullarını hazırlamayı; mikroekonomik alanda genelde işletmelerin kendi ayakları üzerinde duracak kapasiteye kavuşmalarını sağlamaya odaklanmayı
içermektedir. Bu şekilde kurallı ve rekabet ve verimliliği artırıcı bir yapının işleyişi ekonomilerin serbestleşmesinin hızlandığı bir dönemde büyük önem taşımaktadır. 2001 krizinden sonra uygulanan ekonomik programın yapısal dönüşümler bileşeni bu doğrultudadır.
Muhafazakâr sağın konumu
Bu çerçevede ekonomide devletin doğrudan faaliyet göstereceği veya müdahale edeceği alanlar, giderek düzenleyici ve çerçeve koşulları hazırlayıcı kritik adımlara, teknolojik gelişme gibi faktörlerin ya da kritik altyapıların oluşturulmasının gerektirdiği durumlara odaklanıp indirgenecektir. Kişi ya da firma özelinde değil, ekonominin rekabet gücünü artırmaya yönelik destekler sağlanacaktır. Bugünkü iktidarın da yapısı ve eğilimleri göz önüne alındığında bu hususun vurgulanması özel bir önem taşımaktadır. Diğer taraftan günümüzde rekabet gücünün odaklandığı ihracat kapasitesinin kalıcı şekilde artırılmasına ağırlık verilecektir. Bu politika yaklaşımı çağdaş sosyal demokrasiyi sağın yukarıda değinilen rantçı devlet yaklaşımından belirgin şekilde ayıran önemli bir fark oluşturmaktadır. Çağdaş sosyal demokrasinin devletin, bürokrasinin yapı ve kurallarına ilişkin politika tercihleri de bu farkı yansıtmaktadır. Bu farkı ortaya koyacak, yerelleşmeye de gereken önemi veren ve aynı zamanda günümüzde her düzeyde gerekli olan uluslararası ölçekte iletişim ve etkinlik sağlama kapasitesini sağlayacak bir kamu yönetimi reformuna ihtiyaç bulunmaktadır. Bu hususu daha net olarak ortaya koymamız çok yararlı olacaktır.
Diğer taraftan, çağdaş sosyal demokraside, yine yukarıda 1. Bölüm'de belirtildiği gibi, devletin sosyal gelişmeyi ve sosyal hizmetleri, eşitliği, adaleti sağlama görev ve sorumluluğu bulunmaktadır. Bu çerçevede,
aşağıda değinileceği üzere, mümkün olan her durumda insanların ve kesimlerin, sektörlerin kapasitelerini artırıcı, onların üretken istihdama katkıda bulunmasını sağlayacak politikalara öncelik verilecek, bu hedeflere odaklanılacaktır. Örneğin sosyal yardımlar konusunda, aşağıda belirtileceği üzere, bugünkü AKP iktidarının keyfi yardımlara dayalı yaklaşımından farklı olarak AB sosyal politika ilkeleri doğrultusunda gerçek ihtiyaç ve hakların tarafsız bir şekilde saptanmasına dayalı bir sistem getirilecektir. Bu doğrultuda yurttaşların ihtiyaç ve taleplerini ortaya koymaları, ifade etmeleri teşvik edilecektir. Ya da sosyal ihtiyaç niteliğindeki belirli ürünlerin çoğu kez keyfi yöntemlerle dağıtılması yerine, mümkün olan her durumda, ihtiyaç sahiplerinin bu ürünleri alabilecek istihdam ve gelir kapasitesine ulaşmaları, bu doğrultuda
eğitim ve yetiştirme olanaklarından yararlanmaları esas alınacaktır. Bu politika yaklaşımı da çağdaş sosyal demokrasiyi liberal sağdan ve politikalarından belirgin şekilde ayırmaktadır.
Tarımda ise, her türlü ürüne sübvansiyon ödenmesi politikasına geri dönülmeyecek, tarımın rekabet gücünü ve kapasitesini artıracak, böylece bu kesimde çalışanların gelirlerini kalıcı şekilde yükseltecek ve tarımda modernleşmeyi teşvik edecek destekler sağlanacaktır.
Kooperatifçilik böyle bir ortamda çok daha etkili bir biçimde hayata geçirilebilecek, üreticiye çok daha fazla katkı sağlayabilecektir. Türkiye'nin önünde çok büyük sorunlar, görevler durmaktadır. Bunların çözümü için en uygun politikalar olan sosyal demokrat politikaları somut hale getirmeye ihtiyaç bulunmaktadır.
Bütüncül bir çerçevede yer almaları gereken çağdaş sosyal demokrat politikaların somutlaştırılmaları bakımından öncelik taşıyan alanlar arasında, sosyal politikaların yanı sıra, tarım ve hayvancılık, ana sektörler itibarıyla sanayi politikaları, bankacılığın ve finansın günümüz deki konum ve işleyişi, etkin ve eşitlikçi vergi politikaları gibi alanlar yer almaktadır. Bu ve diğer kritik alanlarda eleştirinin ötesine geçip kendi içinde tutarlı somut dönüşüm çerçeveleri ve politikalar, uygulanabilir projeler ortaya konması yönünde beklenti bulunmaktadır.
2.3.4. Bilgi Ekonomisi
Yukarıda ortaya konan çerçevede Türkiye'nin bilgi ekonomisine dönüşümünün sağlanması temel bir gelişme perspektifidir. Böyle bir perspektif her düzeyde verimlilik artışına dayalı bir büyümenin yanı sıra, aynı zamanda Türkiye'nin sosyal alandaki kapasitelerinin dünyadakilerle rekabet edecek düzeylere varması demektir. Bu süreçte fırsat eşitliğini ve kadın erkek arasındaki eşitliği savunmak ve sağlamak da en kritik sosyal demokrat görevlerden biridir, çünkü bugün dünyadaki en büyük ve tehlikeli eşitsizlik alanlarından biri bilgi ve bilgi üretme kapasitesi alanındaki eşitsizlik olarak belirmektedir. Bu bağlamda giderek büyüyen sayısal uçurumu daraltıp sınırlayacak politikalara olan ihtiyaç da hızla artmaktadır. Büyük kitleler için eşitsiz ve verimsiz bir gelecek perspektifini önleyecek esas güç olan sosyal demokrasinin bu alanlardaki yaklaşımı, bilgi ekonomisine geçişin unsurlarını salt sözde değil somut olarak ortaya koymak zorundadır. Dünyada son 20 yılda ortaya çıkan gelişmeler ve rekabet unsurlarının yapısı bunun istihdam artışı için de zorunlu hale geldiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bilgi ekonomisine geçiş çerçevesinde biyoteknoloji-genetik ve nanoteknoloji
gibi önümüzdeki yaklaşık 20 yıllık dönemde BİT ile birlikte dünyada hem ekonomik hem de sosyal ve etik açıdan olağanüstü etkili olacakları kesinleşmiş sektörlerin Türkiye'de nasıl geliştirilecekleri ve denetleneceklerini ortaya koymak gerekmektedir. Bu ve diğer sektörlere ilişkin Ar-Ge faaliyetlerinde artış sağlama gereği, kamunun doğrudan üretime girmeden, araştırma alanında yeni işlevler üstlenmesini zorunlu kılmaktadır. Ekonomik ve sosyal alanlarda dünyada en başarılı ülkelerin hedefleri olarak şimdiden benimsemiş oldukları fikri mülkiyet odaklı yönelimin Türkiye'de de benimsenmesine ihtiyaç bulunmaktadır.
Bu politikaları kavrayıp üretmek ve bu politikalarla bağlantılı kapsamlı değişimi göğüsleyip yönlendirmek bakımından niteliği gereği en elverişli konumda bulunan akım sosyal demokrasidir. Bu potansiyelin hayata geçirilmesi ihtiyacı CHP'ye önemli sorumluluklar getirmektedir. Bu çerçevede, fırsat eşitliğinin ve gelişmenin, bugün uç gibi gözüken ama gerçekte birkaç yıldan itibaren hayata geçecek olan son derece kritik yeni alanlara yaygınlaştırılmasının hedeflenmesi, çok ileri ve öngörülü bir toplumsal dayanışma ve eşitlikçilik anlayışı yansıtacaktır. Bu yaklaşımlarla Türkiye'de sosyal demokrasinin hem sürdürülebilir yüksek büyümeyi hem de sosyal gelişmeyi ve en ileri ve etkili dayanışma ve eşitlikçiliği hedeflediğini ve bunu sağlayacak politikaları uygulayacağını ortaya koymak mümkün ve gereklidir.
2.3.5. Modernleşme
Yine yukarıda belirtildiği gibi bütün bunları hedeflerken Türkiye'nin özgül koşullarını da ele almak önemlidir. Bunların başında tarımın göreli büyüklüğü, önemi ve buna bağlı sorunlar gelmektedir. Diğer Avrupa ülkelerinde genelde yüzde 5'in altında olan tarımda çalışanların toplam istihdam içindeki payı Türkiye'de yüzde 35 düzeyindedir. Tarımın modernleştirilmesi hedefi, bu çerçevedeki ekonomik ihtiyaçların ve bitki biyoteknolojisi alanındaki çarpıcı ama ihtiyatı elden bırakmadan ele alınması gereken teknolojik ihtiyaçların yanı sıra, tarımsal nüfusun sosyal gelişmesiyle ilgili ihtiyaçların karşılanmasını da en kritik konular arasına katmaktadır. Türkiye'de ekonomik, sosyal alanlardaki bir dizi geri yapıyı dönüştürmek, modernleştirmek, dünya düzeyine, rekabet edebilir konuma getirmek diğer Avrupa ülkelerine göre daha geniş kapsamlı bir sorundur.
Gerçekte modernleşme, gelişmiş yapılar dahil, dünyadaki bütün yapı ve süreçler için geçerli ve gerekli bir ihtiyaç ve süreç oluşturmaktadır. Örneğin Almanya'da SPD son seçimlere "modern bir Almanya için" belgisiyle girmiştir. Sosyal demokrasi bu bakımdan ilerlemeye en elverişli dünya görüşüdür ve dolayısıyla sosyal demokrat politika ve uygulamaların bu özelliği yansıtması büyük önem taşımaktadır.
Türkiye modernleşme açısından dünya çapında önem taşıyan bir deneyime sahiptir. CHP, Atatürk'ün başlattığı bu atılımın, sürecin, siyasi olarak en büyük mirasçısıdır. Modernleşme olgusu aynı zamanda Atatürkçü ve çağdaş sosyal demokrat boyutların güçlü bir biçimde bir araya getirilmesiyle tamamlanacak sentezin en güçlü yönlerinden biridir. Bu potansiyeli iyi kullanmalıyız. 1920'lerde Türkiye'nin Atatürk'ün öncülüğünde başlattığı olağanüstü atılımın bugünkü karşılığı, belirtilen sentezi sonuçlandırarak evrensel alanda güçlü bir biçimde yer almaktır. Bunun öncülüğü Türkiye'deki
çağdaş sosyal demokrat harekete, CHP'ye düşmektedir. Özgürlükçülük için olduğu gibi, Türkiye'de modernleşmenin öncülüğünü de çağdaş sosyal demokrasi hareketinden, CHP'den başka bir gücün yapması ya da yapıyor olarak algılanması söz konusu olmamalıdır.
Bu sentezin ve atılımın daha önce gerçekleşip tamamlanmış olmaması ve Türkiye'de sosyal demokrasi hareketinin Avrupa'dakine benzer bir dönüşümü daha geç ve kısmen başlatmış olması, solun kendi eksikliklerinin yanı sıra, 12 Eylül'den sonra siyasal faaliyet ortamının ve bileşenlerinin uzun süre kısıtlanmış olmasıyla da bağlantılıdır. Bugün ortaya konacak yeni çabalar bu gecikmenin arda kalan bölümünü gidermek için de uygun bir fırsat yaratacaktır. Yerelleşme gibi alanlarda etkin politikalar üretme çabalarının önemli ölçüde kesintiye uğramış olması gibi eksikliklerin de bu çerçevede aşılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
2.3.6. Kadın ve Eşitlik
Evrensel çağdaş sosyal demokrasi çerçevesinde ortaya konduğu üzere, gelişmenin öncelikli boyutlarından biri kadın haklarıdır; toplumda, hayatın her alanında kadın-erkek eşitliğinin, özellikle de kadınlar için fırsat eşitliğinin sağlanmasıdır. CHP olarak öncelikli, ayırt edici hedeflerimizden biri kuşku yok ki budur. Ama bunu yalnızca soyut bir ilke olarak ilan etmemiz hiç de yeterli olmaz. Hedefimizi kadınların her düzeyde parti yaşamına, yönetime aktif olarak katılmalarına olanak sağlayarak ortaya koymak zorundayız. Bu, başta kadın-erkek eşitsizliği yani cinsiyet ayrımcılığı olmak üzere ayrımcılıktan zarar gören tüm toplumsal kategorilere nasıl yaklaşılmasını istediğimizin açıkça ortaya konması açısından önem taşımaktadır.
Eşitlikte en etkili ve en ileri adım
Örneğin, Avrupa İstihdam Stratejisi'nin ana ve ilkesel politikalarını oluşturan dört temel direğinden biri -diğer üç temel direğin de vazgeçilmez bir unsuru, 'kadın-erkek fırsat eşitliği politikalarını güçlendirmek'tir. Bu güçlendirme kapsamında vurgulanan ilk husus kadın-erkek fırsat eşitliğine ilişkin önlemlerin 'ana akım' haline getirilmesi, yani ilgili bütün politika alanlarında bu konuya ilişkin önlemler oluşturmaktır. Türkiye'de sosyal demokrat partiler de dahil olmak üzere kadın-erkek fırsat eşitliğine ilişkin politikalara henüz bu şekilde ana akım olarak yer verilmiş değildir.
Genellikle program ve bildirgelerde kadına yönelik politikalara/vaatlere ayrılmış, dolayısıyla ayrı bir bölüm bulunmakta, ancak bu bölümde yer alan politikaların/vaatlerin diğer alanlardaki politikalarla ilişkileri kurulmamakta, bunların kaynak dağıtım süreçleri üzerindeki etkileri dikkate alınmamakta, hatta genellikle yalnızca yasa değişiklikleriyle yetinen bir yaklaşım benimsenmektedir. Bu, aslında, genelde sosyal gelişmeyi ekonomik gelişmenin, özellikle de büyümenin ardından kendiliğinden geliverecek bir iyileşme olarak gören eski yaklaşımın bir uzantısıdır. Çağdaş sosyal demokrasi doğrultusundaki çalışmalar kapsamında, fırsat eşitliğini 'ana akım' haline getirme politikasına yer verilmesi ve bunun gereklerinin yerine getirilmesi çok önemli, ayırt edici bir özellik oluşturacaktır.



Maliye politikası için bir öneri
Sağlıklı ve yeterince yüksek bir büyüme doğrultusunda somut bir sosyal demokrat politika önerisi olarak maliye politikası alanında Türkiye için bugünden etkili olabilecek bir öneri bulunmaktadır. Buna göre kamu harcamalarında cari harcamaları üretken kamu harcamalarından ayırmak yararlı olacaktır.
Gerçekte kamu yatırımları, şu anda Türkiye'de olduğu gibi, olağanüstü düşük düzeylere indiği zaman devlet orta vadeli kamu dengesini düzeltmemekte, tersine bozmuş olmaktadır. Vazgeçilmez ve ileride ekonomide önemli verimlilik artışları sağlayabilecek kamu yatırımları faiz dışı fazlanın hesaplanmasında harcama kaleminden çıkarılmalıdır.
Brezilya'da Lula iktidarında çok sınırlı ölçüde de olsa hayata geçirilebilmiş olan ama özünde bugüne kadar ilgili uluslar arası finans kuruluşunca benimsenmeyen fakat giderek daha çok ilgi çeken bu önerinin gerçekte yalnız Türkiye çerçevesinde değil sosyal demokrasinin dünya çapında bir önerisi olarak benimsenip savunulması yararlı olacaktır.
------------------------------
Yarın: Yeni sosyoloji, varoşlar ve sosyal demokrasi