Az gittik uz gittik!..

Az gittik uz gittik!..
Az gittik uz gittik!..
Başbakan'ın özellikle Suriye'de aldığı tutumla Kürtler de şimdilik bir başka derin kırılmanın tohumlarını ekme sonucunu doğruyor
Haber: SEDAT YURTDAŞ* / Arşivi

Ak Parti ilk seçiminde, sanırım Kürtlerin sadece geleneksel dini eğilimleri güçlü kesimlerinin oylarını alabilmişti. Ancak hükümet olmakla birlikte, tam da iktidar olamadığı o dönemde, Kürtlerin henüz sistematik faili meçhullerden, köy yakma ve boşaltmalardan, kötü muamele, işkence ve kaybolmalardan, açık ve yaygın baskılardan kurtulmuş olmanın getirdiği, nisbi özgürlük ve eşit yurttaş olabilme inanç ve süreci ile destek yelpazesini giderek genişletti.
Başbakanın o günkü gerilime rağmen, 12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da söylediği “Büyük devlet, kendisiyle yüzleşip hata ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahiptir.” şeklinde sözler de, bir tür milat oldu.
Bu miladın üstüne yapılan işler bağlamında, TRT Şeş’in açılması. “Yaşayan diller” adı altında, bazı üniversitelerde Kürtçe bölümlerin açılması. Sık ve kızgınlıkla dile getirildiği üzere, cezaevlerinde Kürtçe konuşma yasağının kaldırılması. Kürtçe isimlerin iade edilmesine dair tartışmalar. TBMM’de eşit sayıda üyeyle oluşturulan Yeni Anayasa Komisyonu, çalışmaları. Dördüncüsü yolda olan yargı paketleri, vs.
“Ergenekon”la başlayan “Balyoz”la devam eden vesayet rejiminin kaldırılmasına yönelik operasyonlar, bu çerçevede yapılan tutuklamalar, kazılardan çıkan silahlar, gün ışığına çıkan ilişkiler, bir anlamda devletin kodlarının değiştirilmeye başlandığı dönemdir. Ancak tam da bu dönem, devlet denilen aygıtın, hiç de acele etmeksizin –açılan gül misali- AKP’nin ve Başbakanın kodlarını ağır ağır değişime uğrattığı dönem oldu.
Böylece geleneksel güvenlik reflekslerini öne çıkaran politik tercih, KCK adı altında ucu bucağı olmayan, başta seçilmişleri, yanı sıra siyasal faaliyet gösteren herkesi, STK yönetici ve üyelerini, her meslekten ve dahi gazeteci, akademisyen ve avukatları özellikle hedef alan, kapsama alanı sınırsız, bir operasyonel sürecin tayin edici zemini oldu. Diğer yanda sürekli olarak ileri teknoloji ve ağır bombardımanlar eşliğinde yapılan askeri operasyonlarla yaşları giden düşen genç militanların sistematik öldürülmesi/etkisizleştirilmesi oldu.
Bu değişimin yarattığı etkiyi, daha 12 Haziran 2011 genel seçimlerine giderken görmeye başladık. AKP’de Kürt politikasının oluşumuna önemli katkıda bunamaları ihtimali olan pek çok ismin –Mir Dengir Fırat, Abdurrrahman Kurt, İhsan Arslan, Haşim Haşimi’nin) elendiğini, yerlerine, bırakın konu ile daha ilgili olanlarını, -Mehmet Metiner adının tercihi konu dışı sebeplerle kanımca kaynaklamadı- daha önce bilinmedik duyulmadık kimselerin aday gösterildiğine tanık olduk. Belki de tek istisnası, Diyarbakır Ticaret Odası Başkalığından gelen, -oldukça öznel sebepleri olan- Galip Ensarioğlu oldu, diye düşünüyorum.
Hedef 2023 belgesinin gerisinde ise, İktidarın KCK operasyonlarına fikir babalığı yapan Başbakan danışmanlarının, Kürt sorununun zaten çözülmüş olduğu şeklindeki yargıları vardı.
Böylece AKP’nin artan oy oranı ve özellikle son seçimle yakaladığı başarı, Başbakanın şahsında, kendine aşırı ve abartılı bir güven patlamasına yol açtı. Bu ruh haliyle, düşündüklerinin söylediklerinin adeta mutlak doğru olduğu yanılsamasına kapıldı. Yanılsama, maalesef bugün de sürüyor. Buna Cumhurbaşkanı olma hedef ve planları da eklenince, bir yanda milliyetçi oylara daha çok hitap eden, diğer taraftan “süngüsü kırılan” ancak Kürt sorununda politika önermekten de çekinmeyen askerin tasvip ettiği tarz ve hatta yürümeye devam edildi.
Haliyle politika… Uygulandığında, kağıt üstünde durduğu gibi durmuyor. Büyük kırılmalar da böylece ortaya çıktı. Eskiden kalan hatta kimi unutulmuş söz, tutum ve davranışlarla birleşerek yeniden tanımlanır hale geldi.
2011 seçimlerinde Yüksek Seçim Kurulu’nun vetosu, belki ilk kırılmaların başında gelir. Kırılmaya yaygın kitlesel gösterili cevabın, ardından atılan geri adımla hukuksuzluk düzeltilse de, Hükümet ve YSK’nın bir tür rövanşı olarak Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülüp yerine Oya Eronat’ın alelacele atanmasıyla, bir başka büyük kırılmaya neden olundu. Temsil iradesinin reddi ile aleni haksız devri!
Buna, izlenen güvenlik politikasının kaçınılmaz bir sonucu olarak, Kürtlere hala derin acı veren, kanayan bir yara gibi orta yerde duran Roboske katliamını ve geçen zaman bakılırsa Ankara dehlizlerinde kaybolmasını eklersek, Kürt sorunun çözümüne olan inancın Başbakan ve AKP şahsında nasıl eridiğini açıkça görürüz.
Yine Başbakanın, geçmişte Hakkari’de mealen söylediği “ya sev ya terk et”, “kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacak” şeklinde direktif/sözleriyle birlikte, ceza ve tutukevlerine bu kez çocukların ve kadınların artan oranlarda doldurulması ve Özel yetkili mahkemelerin hukuk dışılıklarla dolu yargılama süreçleri, mahkumiyetler yağdırmaları, toplumu tam bir hukuk işkencesine soktu. Dolayısıyla hiçbir vaat ya da yasal değişikliklerle sınırlı cezaevi boşalmaları ile seçmeli yirmi dersten biri olan Kurmanci ve Zazakî’nin yaraya merhem olma güç ve kabiliyeti de kalmadı.?!
Diğer taraftan Arap baharı ile birlikte başlayan ve hiç şüphesiz Kürtleri de önemli oranda sarıp sarmalayan değişim rüzgarı karşısında, yine Başbakan’ın özellikle Suriye’de aldığı tutumla Kürtler de şimdilik bir başka derin kırılmanın tohumlarını ekme sonucunu doğruyor.
Özgür olmak, kendi kendini yönetmek, anadili ile eğitim görmek dünyadaki bütün halklar için, Bosna-Hersek ve Kosova’da olduğu gibi, bir hak olarak kabul edilirken Kürtlere gelince bunu reddetmek ya da terörize etmeye çalışmak herhalde sıcak kabul görmeyecektir. Parlamento’da grupları olduğu halde, yüz belediyeyi yönettikleri halde, büyük mobilize toplumsal bir güce sahip olunduğu halde, Kürtlerin yasal temsilcilerini “stres topu” gibi sürekli hırpalamak, ama aynı zamanda Kürt sorunu çözmek için Irak Kürdistan Bölge Başkanı Mezut Barzani üzerinden Kürt politikası geliştirmek de inandırıcı olmayacaktır.
AKP’nin 4. Olağan Büyük Kongresinde ortaya koyduğu 1071 hedefi ve konuşması, zaten daha çok milliyetçi ve dini referanslara gönderme yapan, Avrupa Birliği hedefinden biraz daha uzaklaşan, özgüven patlamasının neredeyse kendine tapınmaya dönüştüğü Kürt sorununun ise aş-iş-güvenlik üçlüsüyle sınırlandırıldığı bir politikayı esas aldığı söylenebilir. Bu anlamda hem bir yenilik, hem de kalıcı çözüm fikri yok.
Böylece, Oslo sürecinin seçim döneminin selameti amacıyla faydacı bir niyetle sürdürüldüğü, samimi ve kararlı olunmadığı da anlaşıldı. Bugün yeniden Oslo’dan ya da İmralı/Öcalan görüşmelerinden söz edildiğinde, inandırıcılığının en alt düzeyde olmasının sebeplerinden biri de budur.
Tüm bunlara, son günlerde Başbakan’ın süresiz-dönüşümsüz açlık grevine yönelik söz ve tutumu da eklenince, çözüme, barışa dair umudun iyice tükenmesine aradaki makasın hızla açılmasına neden olundu.
Başbakan “Açlık grevi yok. Tamamen şov!” derken hemen ardından, Adalet Bakanı 683 açlık grevcisi olduğunu söylemesi ve bu sözlerin konuyla ilgili bütün STK’lar ve CHP heyetince doğrulanması en hafif deyimiyle başbakanın açık tekzibidir. Yalanlanmasıdır.
Kaldı ki, dilerim bir yol bulunur, ama, eğer yarın öbür gün ölümler çıkarsa, bunu vebali yanında siyasi faturası da şüphesiz Başbakanın ve Hükümetin olacaktır.
Olası müdahalenin, bir tür “hayata dönüş operasyonunun” yaratacağı ağır sonuçları bir kez de biz buradan işaret etmiş olalım.
Kırılmalar, travmalar, çözüm üretmek bir yana, her gün biraz daha politik psikolojik ortamın zehirlenmesi, esasında çözümü konusunda zaman içinde alınmış önemli mesafelere rağmen, çözümün iyice bir uzaklaşması ve her zamankinden çok daha büyük şiddet üretme potansiyeli yaratmış olmasını görmek gerekir. Bir adım ileri iki adım geri ya da az gittik uz gittik…
Yine henüz zaman ve şans var. Ancak yarın geç olabilir.


(*Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi)