Beki, Alevileri tanımak istiyorsa...

Haber: Yüksel Işık / Arşivi

Türkiye ’de en az tanınan inanç sistemlerinin başında Alevilik ve Bektaşilik gelmektedir. Bazıları (ki bunların çoğunluğu İslamcılık siyasetiyle meşguldürler), “Alevilik, Ali’yi sevmekse, hepimiz Aleviyiz” diyerek, problemi çözdüklerini düşünmemizi istemişlerdir. Bazıları da (ki bunların çoğunluğu İslam’ı Selefi bir tarzda yorumlamaktadırlar), kendi belledikleri dinin dışında bir form sunan Alevileri asla ve ka’ta bir inanç yahut bir yorum olarak görmedikleri gibi düşman bellemeleri işten bile değildir! Bu coğrafyada doğup büyüyen kahir çoğunluk, kendisini bu iki gruptan saydığı için Alevileri tanımak, farklılıklarını anlamak konusunda en küçük bir zahmete bile girme ihtiyacı duymazlar. Hassasiyeti yüksek olarak tanınanların Alevilik ve Bektaşilik hakkındaki bilgilerinin, Ebu Suud Efendi’nin fetvalarından öğrendikleriyle sınırlı olduğu dikkate alınırsa durumun vahameti anlaşılır.
Kendinizi şöyle bir yoklayın; kim bilir kaçınız, bir Aleviyle o da çok büyük tesadüfler sonucu tanışmışsınızdır. Bu tanışma, daha ilkokul çağınızda ise anne/babanızdan mutlaka, “ondan uzak dur” uyarısı almışsınızdır; anne babanızın sizi zapt edemediği üniversite yıllarında, yanı başınızdaki munis sınıf arkadaşınızla ısrarlı tanışma isteğiniz sonuç verip, Alevi olduğunu öğrendiğinizde, küçük dilinizi yuttuğunuzdan eminim. “O ne ya!” diye tepki de vermiş olabilirsiniz. İşyerinizde yükselmek istiyorsanız, Ramazan’da oruç tutmayan, Cuma’ya gelmeyen arkadaşlarınızdan uzak durulmasını zaten öğrenmişsiniz; ama o arkadaşlarınızın neden sizin gibi ritüellere başvurmadığını merak etmekten vebadan kaçınır gibi kaçındığınızı söylemek, pek de haksızlık sayılmaz.
Bir de, “Alevi ama çok iyi bir insan” tarzında bir “şehir efsanesi” yaygınlaşmaktadır, günümüz Türkiye’sinde. Çünkü zaten, hepimize öğretilmiştir ki, “kestikleri yenilmeyen, ana¬-bacı tanımayan” bir topluluğun “iyi insan” olması beklenemez! Hiç birimizin aklına, nedense “ya bildiklerimizin hepsi yanlışsa” ihtimali hiç gelmez. Bu mevzuda, “mum söndü” hikâyelerine girmek bile istemem.
Tanımadığımız, tanımak için çaba sarf etmediğimiz bu topluluk, yani Aleviler, seslerini duyurmak amacıyla gerçekleştirdikleri ‘büyük yürüyüş’ sırasında, bütün dünyanın dikkatinin üzerinde olduğu Suriye ile yaratılmış gerginliğe ilişkin ‘savaşa hayır’ pankartları taşımış ve sloganını dile getirmişlerdi. Radikal’in bir dönem Başbakan Erdoğan ile ‘dil birliği’ içinde çalışan yazarı Akif Beki de, bu durumu“Alevilerin Suriye Temayülü”(Radikal, 11 Ekim) başlıklı yazısıyla eleştirmiş.
Beki, “eşit haklar” talebiyle yapılan mitingde atılan “savaşa hayır” sloganını anlamadığını yazmış. Eğer acele etmemiş olsaydı, Alevilerin Hazreti Muhammed’e hakaret eden emperyalist Batıya tepki olarak, “inançlara saygı” sloganını attıklarını da fark ederdi. O zaman da, “yahu bu Alevilerin Sünniliğe temayülü mü var?” sorusu mu akla gelecekti.


Alevi dili barışın dilidir
Neler olup bittiğini analiz etmek için, “Alevilerin dili”ni anlamak lazım! Alevileri, bir kelimeyle anlatmak gerekirse, Beki’nin bildiğini tahmin ettiğim ‘diğerkamlık’ , yani “başkalarının derdini kendi derdi olarak görme” deyimine başvururdum. Çünkü Aleviler, hangi acıları çekerlerse çeksinler, ne kadar zulme uğrarlarsa uğrasınlar; “72 milleti” bir görürler. Aleviler, mesela, Murat Belge’nin sendikacılık üzerine verdiği konferansı dinlemeye giden Bilgi Üniversitesi çalışanı Ali Özcan’ın işten çıkartılmasını da kendilerine dert ediyorlardır. Bu durumu, mitingden önce öğrenmiş olsalardı, “Hepimiz Ali Özcan’ız” demekte de hiç tereddüt etmezlerdi. Çünkü Aleviler, bu ülkenin hamurunda mayası olan herkesin taleplerini kendi talepleri kabul ederler. Kendilerini ilgilendirmese bile eşit ücret talebini de, seçim barajının indirilmesini de, kadınların erkek egemenliğine karşı tepkilerini de savunurlar.
Aleviler bilirler ki “kuş uçmaz, kervan geçmez” dağlarda bir problem varsa gelip, bu ülkede yaşayan herkesi bulur. Aleviler, hayatın, tren kompartımanları gibi birbirinden kopartılarak ele alınamayacağını bilecek kadar tarihin tanığıdırlar. Mesela Aleviler, Brecht’i de yakından bilirler; hani Hitler’in çıkarmak için sudan bahanelere başvurduğu savaşı eleştirirken, “savaş istiyoruz; ilk önce vuruldu bunu yazan” dizelerinin sahibi Alman şair ve tiyatro yönetmenini.
Bundan dolayıdır ki “kırk dereden su getirip”(mesela içinde Rusların da bulunduğu yolcu uçağını Ankara ’ya inmeye zorlamak gibi!) Suriye ile savaş çıkartmak isteyen Erdoğan’a dur demek istemektedirler. Zira Suriye’de çıkacak savaşın, Esad ile Erdoğan arasında bir bilek güreşi olmaktan çıkıp, gencecik insanların(Suriyeli ya da Türkiyeli, Arap ya da Türk-Kürt, Alevi, Sünni, Süryani ya da Şii) hayatlarına mal olacak anlamsız bir savaş olacağına inanmaktadırlar. Böyle bir savaşa her zaman hayır demek, karşı çıkmak gerekir. Bu nedenledir ki Aleviler, “bahar” adı altında Ortadoğu’yu kışa çeviren küresel imparatorların senaryolarına karşı “savaşa hayır” sloganına sahip çıkmaktadırlar.
Nusayriler ve Aleviler arasında “tarihsel arka plan” aramak isteyenlerin bulacağı benzerlikler, esas olarak, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözüyle özetlenebilir. Dolayısıyla “efradını cami, ağyarını mani” bir yazı dizisi ihtiyacı varsa bu ihtiyaç, esas olarak, Alevileri anlamamızı sağlayacak olana ilişkindir.