Büyük kavganın tarihi

Rahşan hanım anlattı
19 Şubat 2001'deki MGK'dan sonra Rahşan Ecevit bana anlattı: "Cumhurbaşkanı Sezer'in asıl hedefi Özkan ve Mesut Yılmaz. Özkan bunu anlayınca kavga çıkardı." Rahşan hanıma gelen imzalı ihbarlar 23 Şubat'ta Radikal'de, 'Ecevit'e üç mesaj' başlığıyla çıktı ve Ankara'da kıyamet koptu.
29 Ekim resepsiyonu
Aynı yıl Sezer'in 29 Ekim davetinde emekli bir paşa, "Özkan'a, Ecevit'in neden yerini kendisine bırakmadığını sorduk" dedi. Özkan, "Ecevit'le geldim, onunla giderim" demişti ama Radikal 31 Ekim'de haberi verince DSP'deki kopuş süreci hızlandı.
Haber: MURAT YETKİN / Arşivi

ANKARA - Başbakan Ecevit'in eşi ve kendi deyimiyle partisi DSP'nin 'sahibi' Rahşan hanımla, kendisini son 11 yıldır yalnız bırakmayarak kariyerinin son baharında hükümet başkanlığına taşıyan kurmayı Hüsamettin Özkan arasındaki gerilimin taşınamaz duruma geldiği noktaya hep birlikte şahit olduk. Bu nokta Ecevit'in o kadar önem verdiği ekonomik programı, hükümetin geleceğini ve partisini de tehlikeye atmayı göze aldığı noktadır.
Rahşan hanımla Özkan arasında herkesin bildiği, ama hep yalanladığı gerilime, İsmet Berkan ile birlikte bir noktasından sonra hep uç noktalarında tanık olduk. Haber kaynaklarımıza verdiğimiz sözler gereği, olabildiğince çok kısmını Radikal okurlarına yansıtmaya çalışsak da hepsini yansıtamadık. Perde arkası gelişmeleri tam olarak aktaramadık. Bunun getirdiği ve dışarıya sezdirmemeye çalıştığımız zorlukları birlikte
göğüsledik. Ancak artık DSP'deki bu oyun bitti. Kartlar yeniden dağıtılıyor. Belki bütün öyküyü değil ama, oyunun biten kısmına ilişkin olanları paylaşmamızda sakınca kalmadı. Aktaracaklarımızın başlangıç noktasında Türkiye'yi yaşadığı en derin ekonomik krize sürükleyen 19 Şubat 2001'deki MGK ve sonrasındaki gelişmeler var. Okudukça ortaya çıkan tabloda ise bir krizin ve iç savaşın anatomisini bulacağınızı umuyoruz.
Öykü başlıyor
21 Şubat'ın akşam saatleriydi. Türkiye 19 Şubat MGK'sında yaşadığı şoku daha atlatamamıştı. Hükümet saat 13.00'te dövizi dalgalı kura bırakma kararıyla sonuçlanacak ekonomi toplantısına girmişti. Biz ise, kavganın iç yüzünü açığa çıkarmak için çabalıyorduk.
Görüştüğüm kişilerden birisi de DSP Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit idi. 14.30'da bir Köşk kaynağımla yaptığım görüşme
kısa sürünce Rahşan hanımı aradım. Ecevit üzerinden 19 Şubat yansımaları üzerine görüştük. Partiye gelirsem anlatacakları olabileceğini söyledi. Beşevler Fevzi Çakmak Caddesi'nde, Başkent Hastanesi'nin yüzelli metre kadar çaprazındaki DSP Genel Merkezi'ne
gittim.
Kapıdaki polis memuru yukarıya haber verdi. Bir dakika kadar sonra hanımefendinin beni beklediği söylendi. Rahşan hanımın ikinci kattaki çalışma odasının yanındaki bekleme odasına çıktım. Bir miktar 'Sezer'in ne kadar yanlış bir tercih olduğundan' konuştu. Sonra söz nasıl oraya geldi farkına varmadım,
Hüsamettin Özkan'ı konuşur olduk. Özkan'ın Bülent beyi nasıl etkisine aldığı, nasıl kimsenin görüşmesine izin vermediğini anlatmaya başladı. Parti teşkilatından, bakanlardan, milletvekillerinden ihbarlar yağdığını söyledi.
İhbar mektupları
Sonra o sırada henüz gözden düşmemiş olan
DSP Genel Sekreteri İzmir Milletvekili Hayri Diri'yi yanına çağırdı. "Son gelen zarfları getirir misin?" dedi. Hayri bey elinde bir-iki büyük boy sarı zarfla geri geldi. Zarflardan bir takım mektuplar çıktı. Rahşan hanım üçünü ayırdı ve Hayri beyden fotokopilerini çekmesini istedi, sonra da bana verdi.
İhbar mektubu niteliğindeki notlardan ikisi imzalıydı. İmzalardan birisi DSP'li bir bakana, diğeri de etkin ve saygın bir bilim adamı kimliğiyle öne çıkan bir DSP milletvekiline aitti. MGK'da Sezer'in hedefinin Ecevit değil, Mesut Yılmaz ve Hüsamettin Özkan olduğunu öne sürüyorlardı.
İddialarına göre, Özkan lafın kendilerine geleceğini anlayarak ortamı gerginleştirmiş ve Başbakan'ı toplantıyı terk etmeye yönlendirmişti. İmzasız ve üçüncü not ise Merkez Bankası'nın politika değişikliğinin önceden bilinmesi sonucu hükümetten birilerinin çıkar sağladığını öne sürüyordu.
Bu notlar, Başbakan Bülent Ecevit'e 22 Şubat'taki Balkan zirvesine katılmak üzere Üsküp'e doğru yola çıktığı sırada, muhtemelen
Rahşan hanım tarafından okutturulacaktı. Böylece etrafta Hüsamettin bey olmayacaktı.
Rahşan hanımın derdi başka
Daha "Ama bu notları evde de gösterebilirsiniz" diyemeden Rahşan hanım konuşmaya devam etti, bu notların yayımlanmasını istiyordu. Türkiye dev gibi bir ekonomik krizin eşiğinden içeri adım atmış durumdayken, Başbakan'ın eşinin önceliği, koalisyonun perde arkasındaki mimarı ve koordinatörü diye bilinen Özkan'ı kamuoyunda açığa çıkarmaktı.
Yayın Yönetmenim İsmet Berkan'a, danışacağımı
söyleyerek notlarla birlikte büroya döndüm. Berkan'ı arayıp notları faksla gönderdim. Üzerinde bir gece düşünelim dedik.
Ertesi sabah Rahşan hanım aradı ve haber konusunda ne düşündüğümüzü sordu. Hemen döneceğimi söyledim ve Berkan'ı aradım. Yayımlama kararı aldık. Ertesi sabah Radikal
'Ecevit'e üç mesaj' başlığıyla çıktı. (Ankara'da müthiş iddialar, 23 Şubat 2001).
Bu haber Ankara gündemine bomba gibi düştü. Sabah büroya geldiğimde aldığım ilk telefon Hüsamettin Özkan'dan oldu. O güne dek hep yakın ve düzeyli bir haber kaynağı-gazeteci ilişkisi içinde olduğumuz Hüsamettin Özkan'ı tanıyamıyordum. Özkan'ın merak ettiği tek şey vardı: Bu haberi kim vermişti?
Kaynağımı açıklamayacağımı söyledim. Özkan bunun üzerine çok kızdı. Bunu benden hiç beklemediğini söyleyerek telefonu kapattı. Girişimler bununla da sınırlı kalmadı.
Talay'dan tehdit telefonu
Ertesi akşam cep telefonum çaldı: Kültür Bakanı İstemihan Talay arıyordu.
Onun öğrenmek istediği de aynı şeydi: Haberi kim vermişti? 'Aslında biliyorlardı ama, benden duymak istiyorlardı.' Yarın bir gün parti dengeleri değişebilirdi. Rahşan hanım yönetimde bu kadar etkili olmayabilirdi. Haber kaynağını açıklamamak için kendileriyle
ilişki koparmaya değecek miydi?"
Talay, Rahşan hanımın parti yönetiminden tasfiye edilip, muhtemelen de kendi genel başkanlığında yeni bir DSP kurulabileceği imasıyla, beni haber kaynaklarımı kesmekle tehdit ediyordu. Kaynağımı açıklamayacağımı tekrarladım. Bu bana krizin ilk döneminde, çok değerli bir buçuk ay boyunca Başbakan Yardımcısı ve Başbakanlık kaynaklarına doğrudan ve zamanında ulaşamamama mal oldu.
Özkan'la daha sonra Berkan'ın da gayretleriyle barıştık. Berkan'ın Ankara'ya geldiği bir gün randevu alarak Başbakanlık'taki makam odasına gittik. Müsteşar Ahmet Şağar da odadaydı. Özkan orada, "Kardeşim Başbakan'ın eşi sana al, yaz demiş, sen de mecbur kalmışsın yazmışsın"
diyerek benden teyit bekledi. Ben yine kaynağımı açıklamayacağımı söyledim.
9 Nisan 2002'de Berkan'la yine Ankara'da bir nabız alma turu için Özkan'ın odasındaydık. Şağar, Talay ve Fikret Ünlü de vardı. Özkan yine konuyu açtı ve "Senin o haberini Rahşan hanım aldı bütün teşkilata dağıttı, aleyhime kanıt olarak kullanıyor" dedi. Berkan savunucu bir şeyler söyledi ama, Özkan üsteliyordu. "Bakın" dedim, "Bir fikrim var. Ben buraya bir dahaki gelişimde size boks eldiveni hediye getireyim. Bir boks maçı yapalım, siz benden hıncınızı alın ve bu konuyu bir daha açmayın." Güldük. Özkan bir daha konuyu açmadı.
Çankaya'da sürpriz mesaj
Ancak bu olaydan önce merkezinde Özkan ve Ecevit'in bulunduğu bir başka büyük kriz geçirmiştik. Bu kez sahne Çankaya Köşkü'ndeki 29 Ekim 2001 Cumhuriyet Bayramı davetiydi. Hükümet kendi içinde yeni İhale Yasası konusunda anlaşamıyor, diğer yandan milletvekili maaşlarının artırılması konusunda Sezer'le yeni bir krizin içine giriyordu. Ecevit'in sağlığı o günlerde de eleştiri konusu olmuştu. Ecevit'in neden görevini yumuşak geçiş içinde yeni birisine devretmediği soruları soruluyordu.
29 Ekim davetleri Ankara'daki en üst düzey yöneticileri buluşturan olaylardır. Bu davetler hem yönetici ve siyasetçiler, hem de gazeteciler için bulunmaz ortamlardır. Orada kim kime ne mesaj vermek istiyorsa verir, kim kimden ne mesaj almak istiyorsa alır. Derin kulistir.
Davetin bir aşamasında Türkiye'deki 15 aktif orgeneralden ikisi ile sohbete başladık. Sohbetin konusu önce ekonomik durumdu. Sosyal patlama ihitimali, vatandaşın kötü durumda olduğu filan konuşulduktan sonra, sıra yönetimin ne kötü durumda olduğuna ve hükümetin kötü yönetildiğine geldi. Benim ne düşündüğümü sordular. Ben de, "Gazeteci benim, siz söyleyeceksiniz, ben yansıtacağım"
dedim. "Tabii her zamanki gibi ismimiz yok" dedi bir general. "Olur" dedim. Bu noktada orgenerallerden birisi, "Bir dakika o zaman" diyerek yandaki konuşma grubuna gitti.
"Komutanım bunu siz de dinleseniz" diyerek bir orgenerali daha getirdi. Onu bir dört yıldız daha izledi. Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu yirmi metre kadar ilerimizde gazeteciler tarafından kuşatılmış durumdayken, ben de aralarında kuvvet komutanlarının da bulunduğu dört yıldızlı dört generalin arasındaydım.
Askerlerden 'çekil' mesajı
Mesajlar art arda gelmeye başladı: 'Ekonomi de, siyaset de giderek tıkanma noktasına geliyordu. Hükümet kendi içindeki anlaşmazlıkları bırakıp çözümlere yoğunlaşamıyordu. Askerin müdahale etme söylentileri askeri rahatsız ediyordu. Çözümü Başbakan Ecevit bulacaktı. Ecevit neden kendinden sonra DSP'yi devralacak bir isme işaret edip yönetimin de, ülkenin de önünü açmıyordu?
Bu sohbet yirmi dakika kadar sürdü. Oradan ayrıldım. Az önceki orgenerallerden birisi, emekli bir başka orgeneral ve ailesiyle sohbet ediyordu. Emekli orgeneralin çocuklarıyla ahbaplığımız vardı ve iş ilişkisi dışında da tanışıyordum. "Az önce ne konuştuğunuzu biliyorum" dedi. Görevdeki orgeneralin yüzüne baktım, gülümsedi, 'evet' anlamında başını hareket ettirdi. Emekli orgeneral anlatmaya başladı: Birkaç hafta önce bir başka emekli orgeneralle birlikte bütün bunları Bodrum'da bir araya geldikleri Özkan'la konuştuklarını, ayrıca bu konuyu daha sonra İstanbul'da bir grup işadamına da açtıklarını söyledi: Neden Ecevit yerine Hüsamettin Özkan'ı bırakmıyordu? Neden bunu gidip Ecevit'e aktarmıyordu?
Özkan'ın bu öneriye ne yanıt verdiğini sordum. Emekli orgenerale göre Özkan "Ben bunu duymamış olayım. Ecevit'le geldim, Ecevit'le giderim, bunu da ona söyleyemem" demişti. Askerler bu durumun yazılmasını istiyordu. Kendimi Köşk'ün dışına, taze havaya attım. Biraz kafamı topladım ve sabah erkenden Berkan'ı arayıp söylenenleri ve atmosferi anlattım.
Bunu Özkan'la ve Ecevit'le konuşarak kullanma
kararı aldık. En azından anlatılanların doğrudan Özkan'ı ilgilendiren yönü vardı ve teyidi alınmalıydı. 'Çok önemli' ibaresiyle Özkan'a bir not bıraktım ve yarım saat sonra odasındaydım. "Nereden duydun?" dedi. Söylemeyeceğimi ve bunu bildiğini söyledim.
"Söyleyenler emekli mi, aktif mi?" diye sordu. Hem aktif, hem de emeklilerin olduğunu
söyledim. "Ecevit'le geldim, onunla giderim" dediğimi de söylediler mi dedi. "Söylediler" dedim. Bunu Ecevit'e aktarıp aktarmadığını sordum. "Nasıl aktarayım? Babam gibi gördüğüm birine 'senin yerine beni istiyorlar' nasıl diyeyim?" dedi. O sırada, Özkan'ın odasının mütemmim cüzü Şağar geldi. Özkan, "Murat'a söylemiş askerler, sen de anlat" dedi. Meğer Şağar'ın 15 günde bir katıldığı Başbakanlık Takip Kurulu toplantılarında bir korgeneral, bir başka vesileyle de bir başka korgeneral Şağar'a da aynı mesajı vermiş.
Ben bu haberi kullanmak zorunda olduğumu, ancak Ecevit'in de durumu bilmeye hakkı olduğunu düşündüğümü söyledim. Özkan, "Ben sana randevu alayım, git anlat" dedi.
"Olmaz, siz de gelmezseniz yapmam" dedim. Böylece birlikte Ecevit'in odasına girdik.
Ecevit toplantı masasının başında, Özkan solunda, ben de sağında olmak üzere oturduk. Özkan "Murat askerlerden bir haber almış, sizden görüş istiyor" dedi. "Yazmamak üzere"
diye ekledi. Anlattım. Ecevit giderek artan bir endişeyle dinledi. "Bunu söyleyenlerin rütbesi ne düzeyde, kor ya da ikinci başkan düzeyinde mi?" diye sordu. Ben "Kuvvet komutanı düzeyinde, orgeneral" dedim.
"Nereden çıkıyor bu?" diye sordu.
"Hüsamettin beyin de bu durumdan haberi varmış, generaller ona da söylemişler" dedim. Ecevit ani bir hareketle Özkan'a döndü
ve hayret içinde "Öyle mi?" dedi. Özkan, "Öyle efendim, size arz edemedim" dedi. Hayatımın en sıkıntılı anlarından biriydi.
Ecevit, "Peki ne istiyorlar, yani yerimi neden bırakmam gerekiyormuş, başkası daha mı iyi yapacakmış?" diye sordu. Yanıtlayamadım.
Konuşma bitti ve çıktım.
Ecevit'in yanında konuşulanları saklı tutarak, 31 Ekim'de Radikal'de yayımlanan
'Ecevit gitsin, Özkan gelsin, Genelkurmay'ın da sıcak baktığı yenilik isteği' haberini yazdım. Özkan'ın "Ecevit'le geldim, onunla giderim" dediğini de ekleyerek.
Ertesi sabah Özkan yine telefondaydı. Bunu nasıl yapardım? Başbakan'a ne diyecekti?
Haber ikinci defa, Rahşan hanımın elini güçlendiren bir malzemeye dönüşmüştü.
Amaçlanan hiç o olmamasına karşın, sanki Özkan'ın askerlerle Ecevit'e karşı görüşmeler
yaptığı yorumlarına yol açmıştı.
Ecevit bana da kırıldı
Bu haberden sonra Rahşan hanımın Özkan ve ekibine karşı tutumu daha da sertleşti. Ve sanıyorum Ecevit'in kendisinin de bakışı etkilendi. Ancak haber doğruydu ve yapacak bir şey yoktu. 21 yıldır tanıdığım, gazeteciliğe askeri rejim koşullarında yanında başladığım Ecevit bana da kırılmıştı.
Uzunca bir süre telefon başvurularımı yanıtsız bıraktı. Sonra durumu bir kere daha anlattım ve haberimin gerçek olduğuna ikna oldu. O dönem, Berkan da, ben de ciddi sıkıntı çektik.
Ne var ki, Ecevit'in tavrında giderek belirginleşen soğukluk Özkan'ı etkilemedi. O yine Ecevit iç odadan telefon ettiğinde makam masasından ayağa kalkarak önünü ilikliyor, yine çağırdığı zaman küçük bir çocuk gibi Ecevit'in yanına koşarak gidiyordu.
Bu tablo 4 Mayıs'ta Ecevit'in hastaneye kaldırılmasından itibaren hızla değişti. Özkan, Ecevit'le görüşemiyordu. Hastane ziyareti Rahşan hanım engeline çarpıyor, Oran'daki eve gitmesi ise söz konusu olmuyordu. Günlerce telefonla görüşemedikleri
bile oluyordu. Oysa Özkan Ecevit'le devlet işleri arasındaki tek köprüydü. Ecevit'in hastalanmasından sonra, tıpkı Bahçeli, ya da Yılmaz gibi, Özkan da Ecevit'i yalnızca 21 Mayıs ve 1 Temmuz'daki liderler zirvesinde görebilmişti. 27 Haziran'da Berkan'la yine Özkan'ın odasındaydık. Özkan eski Özkan değil gibiydi. "Sayın Ecevit'in 11 yıldır yanındayım" diyordu. "Bayrampaşa'da benden önce Necdet Özkan, sonra ben, Ecevit'i 91'de, 95'te, 99'da taşıdık. Koalisyon benim üzerimden kuruldu. İşte arkadaşlar şahit."
Odada bulunan Mustafa Yılmaz, Recep Önal ve
tabii ki Şağar'ı şahit gösteriyordu.
"Bugün bir işaret olsa, yine aynısını yaparım." Ama ulaşmak giderek zorlaşıyordu. Özkan'ın ağzından 'Bu adamcağız' gibi bir sözün çıktığını Berkan da ben de fark etmiştik.
Görüşmeden çıktık; İsmet "Gönül bağı kopmuş" dedi. Fırtına öncesi sessizliği İsmet Berkan'la bir hafta önceden hissetmiştik.