Charlie Hebdo'dan sonra...

Charlie Hebdo'dan sonra...
Charlie Hebdo'dan sonra...
Charlie Hebdo saldırısı düpedüz insanlık ve uygarlığa karşı küstahça bir meydan okumadır. Bu itibarla, olayı uygarlık ve insanlığın ortak kazanımları seviyesinde ele almamız gerekmektedir.
Haber: Faruk Loğoğlu/CHP Adana Milletvekili / Arşivi

Paris’te, Charlie Hebdo’yu hedef alarak düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı gerçekleştirilen saldırıyı kınıyoruz. Ancak bu saldırının bizi karşı karşıya getirdiği tabloyu da net olarak görmemiz gerekiyor: Dayanışma mesajları, gösteriler ve işbirliği çağrıları ne yazık ki artık vicdanlarımızı rahatlatmıyor, aklımızda sıralanan sorulara tatminkâr yanıtlar oluşturmuyor, en önemlisi derde deva olmuyor.
O halde nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu anlayabilmek için biraz daha derinlere inmemiz gerekiyor. Önce bilelim ki Charlie Hebdo saldırısı düpedüz insanlık ve uygarlığa karşı küstahça bir meydan okumadır. Bu itibarla, olayı uygarlık ve insanlığın ortak kazanımları seviyesinde ele almamız gerekmektedir. Saldırıyı dini motiflerin arkasına sığınarak değerlendirmeye çalışmak, insanların din/mezhep/ırk/etnik kimlik eksenlerinde birbirleriyle karşı karşıya gelmelerine ve yaratılan düşmanca algılarla bölünerek kutuplaşmalarına yol açmaktadır. Öncelikle, insanlığı pençesine almakta olan ve salgın haline dönüşme eğilimi her geçen gün güçlenen bu hastalığın yenilmesi için ne yapılabilir, buna odaklanmamız gerekiyor. 

Durumu terörizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi gibi bildiğimiz kalıpların içine yerleştirerek açıklamaya çalışmanın ve “bunlar bir daha olmasın” çağrılarıyla geçiştirmenin artık fazla bir anlam ve etkisi olmadığı aşikârdır. Sorunun dinden kaynaklandığını ve İslam diniyle bağlantılı olduğunu ileri süren yazar Salman Rüşdi’ye mukabil başka düşünürler doğru olarak, insanlığa karşı çok büyük katliam ve suçların ideolojileri din kaynaklı olmayan Stalin, Hitler, Pol Pot zihniyetleri tarafından işlendiğine işaret etmektedirler. Bu tartışma daha kapsamlı, yeni yaklaşımlara ihtiyaç olduğu fikrini doğrulamaktadır. 

Prof. Juan Cole konuyla ilgili değişik bir teşhis yaparak, saldırının toplumsal sapkınlar ile totaliter zihniyetlerin “çelişkileri keskinleştirmek” (“sharpening the contradictions”) stratejisinin bir uygulaması olduğunu belirtmektedir. Zamanında kendilerine dikkat çekmek için komünistlerin emek ile sermaye, El-Kaide’nin de Irak’ta Sünniler ile Şiiler arasındaki çelişkileri bilinçli olarak keskinleştirecek eylemlerde bulunduklarını ve kutuplaşmayı derinleştirerek sapkın ve totaliter amaçlarına ulaşmayı hedeflediklerini hatırlatmaktadır. Cole, Paris saldırısını düzenleyenlerin eylemlerinin Marine LePen ve Fransız aşırı sağın ekmeğine yağ süreceğini bilerek hareket ettiklerinde kuşku bulunmadığının, zira amacın İslam’a yapılan bir hakareti protesto etmek değil, Marine LePen’leri ana akım haline getirerek tüm Avrupa ’yı Müslümanlara karşı ayaklandırmak olduğunun altını çizmektedir. 

Durum böyleyse, tepkimiz ne olmalıdır? Yine Cole’a göre bu manipülasyona verilebilecek doğru yanıt, Ayetullah Ali Sistani’in on yıl önce Iraklı Şiilere telkin ettiği gibi, az sayıdaki bazılarının eylemleri için ait olduklarını söyledikleri grubun tümünü suçlama eğilimine karşı direnmek ve kimlik siyasetinden uzak durmak! Zira aşırılık aşırılıktan beslenmektedir. Bunu başarmanın başlangıç noktası belki de Hintli düşünür Jiddu Krishnamurti’nun yıllarca önce (1969) yaptığı bir gözlem olmalıdır: “Şiddet sadece birini öldürmek değildir. Şiddet, sert bir kelime kullanmamız, başka bir insanı uzaklaştırmak için yaptığımız bir hareket, korku nedeniyle biat etmemizdir. Dolayısıyla, şiddet yalnızca Tanrı adına, toplum veya ülke adına örgütlenmiş katliam değildir. Şiddet çok daha ince, daha derindir. Ve biz şiddetin derinliklerini sorguluyoruz. Kendinizi… herhangi bir şey olarak tanımlıyorsanız siz şiddet uyguluyorsunuz. Böyle yapmanın niçin şiddet olduğunu görüyor musunuz? Çünkü bunu yapınca kendinizi insanlığın geri kalan kısmından ayırmış oluyorsunuz. Kendinizi inanç, milliyet, geleneğe göre ayırmanız şiddet üretiyor. Dolayısıyla şiddeti anlayacak insan herhangi… bir sisteme ait olmayan bir insandır. Bu insan insanlığı tümüyle anlamaya çalışan kişidir.” Bu sözleri din, inanç, milliyetçilik karşıtlığı olarak anlarsak yanlış olur. Aksine bu sözleri şiddeti ve “çelişkileri keskinleştirmek” stratejisini anlamaya yardımcı olarak bir araç, zihinsel bir gözlük olarak görürsek doğru yapmış oluruz.

Paris’teki saldırı doğal olarak tüm dünyayı ayağa kaldırmıştır. Ancak unutmayalım ki şiddetin günümüz itibariyle kronik hale geldiği Suriye, Irak, Filistin, Yemen, Libya, Nijerya gibi coğrafyalarda her gün yüzlerce insan katliamların kurbanı olmaktadır. Başka ülkelerde de medya çalışanları teröristler tarafından katledilmektedir. Diğer bir deyişle, şiddet küresel bir olgudur. İnsan canı her yerde kıymetlidir. Dolayısıyla teröre tepki de istisnasız ve eşit olmalıdır.

Aynı doğrultuda, düşünce ve ifade özgürlüğü bakımından da tutumumuzun evrensel olması gerekir. Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıyı ifade özgürlüğüne yapılan bir saldırı olarak tanımlıyoruz. Ancak Büyükelçi Tuluy Tanç’ın işaret ettiği gibi, Ermeni soykırım iddialarının gerçek olmadığını söylemeyi yasaklayan aynı Fransa değil midir? Bu ürkütücü bir çelişki değil midir? 

Yine unutmayalım ki Paris’teki gösteriye katılan siyasilerin çoğu terörle mücadele sınavında geçerli not alamamış kişilerdir. Bazılarının insanlığa karşı suç işledikleri iddiasıyla haklarında açılmış davalar vardır. Ayrıca, benzeri gösteriler daha önce de yapılmıştır. Bu gösterilerdeki dayanışma hissi, ruhu o meydanlarda, o saatler içine sıkışıp geride kalmakta ve işler yine eskisine dönmektedir.

Öte yandan, Paris’teki yürüyüşe katılan bazı politikacılar kendi ülkelerinde bırakın Charlie Hebdo dergisinin basılmasına izin vermeyi, kendilerini eleştirenleri baskı ve zor kullanarak etkisizleştirmeye çalışmaktadırlar. Fikir ve ifade özgürlüğünü savunur gözükürken, dini motiflerin arkasına sığınarak Charlie Hebdo’ya yönelik saldırıyı dolaylı olarak meşrulaştıran bu politikacıların gelecekteki saldırıların sorumluları olacaklarını unutmamalıyız. 

Sonuçta, tüm insanlık olarak şiddet, terör ve savunduğumuz değerler konularında ne yazık ki birlikte ve süreklilik halinde hareket edemiyoruz. Nasıl ki Avrupa Birliğine katılmak için Kopenhag kriterlerine uyma koşulu aranıyorsa, terör/şiddet konusunda da evrensel bazı ölçütler konulması gerekiyor. Birleşmiş Milletler ve birçok uluslararası kuruluşlar bünyesinde bu doğrultuda alınmış kararlar, yapılmış sözleşmeler vardır. Bunlar değerlidir ancak çok açık ki yeterli değildir, ihtiyaca yanıt verememektedir. Yeni bir atılım şarttır. Evrensel yapısı itibariyle bu işlevin adresi BM’dir. Bu çatı altında bir ihtisas çalışma grubu oluşturulmalı, resmi temsilcilerin yanı sıra sivil toplumun da katılacağı bu grup terör ve şiddete karşı yeni bir çerçeve geliştirmekle görevlendirilmelidir. Konu eğitim , psikolojik, toplumsal ve felsefi boyutları ön plana çıkartılarak ve kimlik siyasetlerinin tuzağına düşmeden ele alınmalıdır. 

Özgürlüğün ve insan onurunun güvencesi insanın kendisidir. Kimse kimsenin teminatı değildir, olamaz. Şiddeti yenmek ise bireylerin özgürleşmesine ve otonomilerinin olgunlaşmasına bağlıdır.